"Erkeklik, her alanda kadınını desteklemek, korumak, kollamak olmalı. Onun sevgisine layık olmak. Kaçak oynamak değil. Yarım yamalak, bir var, bir yok değil. Kenarda köşede kalmak değil, mümkün olduğunca çok alanı birlikte, onun yanında deneyimleyebilecek biri olmak olmalı. Ben de bunu seçtim. Bakılan değil, bakan olmayı seçtim. O kadının öyle çok desteğe ihtiyacı vardı ki, öyle büyük cesaretle yaşamın ona verdiği tepeleri aşmaya gayret ediyordu ki o gün onun elinden tutup haydi birlikte yürüyelim diyemeseydim, yuh olsun derdim kendime. Erkeklik mutluluktan uçurup uçurup, aşkım, meşkim diye konuşup sonra iş yaşamın getirdiklerine karşı o sevgiyi korumaya, birlikte tepeleri aşabilmeye geldiğinde -ki yükseliş için her ilişki bunu talep eder, kaçınılmaz olarak- yani o ilişkinin sürdürülebilirliği için sorumluluk almaya geldiğinde, 'Pardon, ben yapamıyorum, deyip gitmek değildir. Çok şükür, ben büyük bir hatadan döndüm."
"hiç söylemedim ancak..." diyerek masanın üzerinde birleştirdiğim parmaklarımla oynamaya başladım. "adamlara karşı beni koruduğun için teşekkür ederim."
şefkatle gülümseyerek, "seni korumayacağımı mı düşünüyorsun?" dedi. "başına bir iş gelse ailenden sonra en çok üzülen ben olurum, mahira. başımıza sürekli iş açan, yaramazlıkları bitmeyen bu kıza zarar gelirse kahroluruz."
tereddüt etmeden, "sen de ailemsin," dedim. sancak abinin yeri her zaman özel olacaktı.
beklemiyormuş gibi, "ne?" dedi.
"ailemsin," dedim yeniden.
"ailenim," diyerek şefkatle gülümsedi ve göz kırptı.
duygulanmıştım. gözlerim dolmuştu. burnum akmaya başlayınca, elimin tersiyle burnumu silip gülümsedim. "biliyorum," dedim zorlukla konuşarak. "bu yüzden daha dikkatli olacağım."
"anlamana sevindim, güzelim," dedi. ayağa kalkarak elini uzattı ve gülümsedi. gözleri ay ışığında parlıyordu ve korumacı göğsü her nefes alıp verdiğinde şefkatle yükseliyordu. "şimdi en sevdiğin jelibonlu dondurmadan yemeye gidelim mi?"
uzattığı eline bakarken, kalbim göğsümden fırlayıp kanatlanacak gibiydi. daha önce elini tutmadığımdan değildi ama bedenimdeki heyecan gittikçe artıyordu.
"tutmayacak mısın güzelim?"
hafif kısık, derinden gelen sesi yutkunmama sebep oldu. elimi uzattığımda zaman kaybetmeden, elimi avcunun içine alarak bedenini kendine doğru çekti.
göğsümün göğsüne çarpmasına saniyeler kala durup başımı yukarı doğru kaldırdım. ela gözleri kirpiklerinin altından muhteşem görünüyordu.
"gerçekten mi?"
bakışlarını benimkilerden ayırmadan dudağının tek kenarı havaya kalkacak şekilde gülümsedi ve başını salladı. "gerçekten güzelim," diyerek kolunu omzuma attı ve bedenimi sıcak göğsüne yasladı. "abine mesaj atalım da gelip bize katılsın. sonra kıskançlığından ayılıp bayılmasın."
kaşlarımı yalandan çatarak,
"Birce, sen benden hoşlanıyor musun?"
Beyin donmasının ne olduğu hakkında uzun uzun düşünmüştüm ya, çok basitmiş. Öylece kalıyorsunuz. Aklınız çalışmıyor. Mantıklı bir cümle kurabilmeyi bırakın, sesinizi bile bulamıyorsunuz. Karşınızdakine öylece bakakalıyorsunuz. Aradan dakikalar, saatler belki de yıllar geçebilir. Nereden bileceksiniz ki? Donmuşsunuz!
Tam da bu vaziyetteydim. Öylece Barış'a bakıyordum. Hakkını yemeyeyim, epey sabırlıydı.
"Ben..." güzel başlangıç "Sen... Dalga mı geçiyordun." Hah. Değilmiş.
"Hayır. Yanıldım mı? Öyleyse söyleyebilirsin."
"Yanılmadın," dedim aksi bir sesle. "Şimdi ne yapacaksın?"
Gülümsedi.
"Ben de senden hoşlandığıma göre ne yapacağımıza birlikte karar verebiliriz."
Yuh be...
“Oğlum sen hiç akıllanmayacak mısın be? Manyak manyak laflar etme! Bahçeye girerken ne diyordun sen, pisi pisi diye deve mi arıyordun, sen adamı hakikaten çileden çıkarırsın! Bir de cahil cahil konuşuyorsun, olanı mı görüyorsun olacağı mı ne demek yahu? İstersen Milli Piyango sonuçlarını vereyim de kısa yoldan… Yuh! Pisi pisi diye dolanan adam kedi arar, bunu anlamak için ermiş mi olmak lazım?” Omuzlarını silkti, muzip bir ifade vardı sinirinde.