• 408 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sabahattin Ali ile ilgili yazılan kitaplardan biri olan Yeşil Mürekkep kitabı bana ilk sayfalarında kurgu olarak basite indirgenmiş ve ilerisine dair okuma isteğini arttırmasa da yazar sayfalar ilerledikçe kendi kurgusunu azaltıp Sabahattin Ali'yi merkeze alınca durumu düzeltmiş önemli olan o ya da bu yazarın Sabahattin Ali kitabı yazması değil zaten Sabahattin Ali yazıları ve kitapları ile anlaşılan fakat bir bütün olarak yaşamının zorluklarını görmek açısından okunabilecek kitaplardır büyük yazarların biyografik romanları.
    Sabahattin Ali memleket edebiyatını tercih ettiği vakit başının beladan kurtulmayacağını biliyordu üstüne takip ettiği ve örnek aldığı kişi Nazım Hikmet Ran'dı siyasi iktidarların merkeze hümanizmi koyma gayesi hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Bu sorunla birlikte işçi sınıfı ve siyasi odakların dışında kalan halkın sorunlarını işleyen yazarlar daima ilk hedef olacaktır Sabahattin Ali'de bundan nasibini alacak dayanayacak gücü kalmayınca gitmek istediği yurtdışı da onun sonunu getirecekti.
    Asıl sorunun siyasi görüşlerden ziyade toplumsal yokluk olduğunun farkına varmak ilk başta siyasileri memnun etmeyeceğinden yazar-çizer kadrosunu dağıtmak, özgürlüklerinden alıkoymak dönemin birinci seçeneğiydi.
    Hayatının çoğunu yoksulluk içinde ve değişik hapishanelerde geçiren Sabahattin Ali'nin şimdi en popüler yazar olmasında yaşadıklarının ne kadar önemi var onu düşünmek gerekir bir sürü kitabı ve gazeteyi yokluk ve yoksulluk içinde üreten yazarı günümüzde kaç kişi o dönemin şartlarını göz önünde bulundururak okuyor ve kaç kişi kahvesinin yanına eşlik etmesi ya da hafta sonunun getirdiği boş zamanları popüler olan bu yazarla geçirmek adına Sabahattin Ali ile sadece zaman geçiriyor bunun eleştirisini hiçbir zaman yapmayacak olan bir okur kitlesinin barındığı ülke Türkiye'dir yaşamak yerine okumak ve unutmak izlediğimiz en kolay yoldur.
  • Ancak bilinen bir gerçek vardır ki; o da Abdullah Çatlı'nın MİT ile değil Polis yetkilileri ile çalışmalar yaptığıdır. Çünkü Çatlı, daha önce MİT ile yine yurtdışında bir takım çalışmalar içinde bulunmuş ve operasyonlar bittikten sonra kaderine terk edilmiştir. Hatta bu operasyonların merkezi konumundaki Fransa'da, Fransız gizli polisi tarafından başına işler açıldığı zaman MİT kendisine sahip çıkmamıştır. Bir müddet sonra da Türkiye'de MİT içindeki grupların çatışma ve çekişmelerinden dolayı deşifre edilmiştir.
    Haluk Kırcı
    Sayfa 22 - Buhara Yayıncılık
  • ali 34 yaşında. çekmeköy’de, kendisine ait olan 5+1 villa’da oturuyor. bu evi 2009 yılında 3,5 milyon tl karşılığında satın aldı. oturduğu bu konut dışında 3 adet daha evi var. onlar ataşehir, sarıyer ve halkalı’da. ataşehir ve halkalı’da bulunan konutlar 2011 tarihinde teslim edilmiş, yeni yapılar. bu evlerin tanesini ortalama 400 bin tl gibi bir rakama satın aldı. bu 2 mülkten aylık 2500 tl kira geliri elde ediyor. sarıyer’deki ev ise boş duruyor. değerinin çok net olmasa da 350 bin tl civarında olduğu tahmin ediliyor. bu ev babasından kalma. zaman zaman eşiyle hengameden kaçmak istediğinde bu evde konaklıyor ya da şehir dışından misafirleri geldiğinde onlara jest olsun diye misafirlerine bu evi tahsis ediyor.

    ali’nin gebze organize sanayii’nde otomotiv yedek parçaları üreten bir fabrikası var. fabrikanın bulunduğu arsa ali’ye daha doğrusu ali’nin mesubu olduğu aileye ait. arsanın değeri yaklaşık 7,5 milyon tl. fabrikanın değeri bilinmiyor ancak fabrikanın yıllık cirosu 150 milyon tl. fabrika mercedes, gm, volvo gibi birçok otomobil üreticisin tedarikçisi. ortalama %6 net karla dönen fabrika tüm kesintiler ve maliyetler düştükten sonra yılda 9 milyon tl kar ediyor. 9 milyon tl günde 27 bin tl’lik bir maaşa tekabül eder.
    burada 1200 kişi çalışıyor. 20-30 kişilik usta başı / şef kadrosu hariç geriye kalan yaklaşık 1000 kişi asgari ücretle çalışıyor. (701,14 tl) ali 1000 kişiya ayda 1.000 tl vermek yerine asgari ücret verip yılda yaklaşık 3,6 milyon tl daha fazla kazanıyor.
    1 kişi 1 yılda 3,6 milyon lira daha fazla kazanıp yaşam standartını bu rakam doğrultusunda yükseltirken geride kalan sermayesiz 1000 kişi 3,6 milyon tl’den feragat ediyor.
    ali her yıl ortalama kazandığı 3,6 milyon tl’nin bir kısmı ile eşiyle yurtdışı tatilene çıkıyor. yaklaşık 3 hafta kaldıkları amerika’da, günlüğü iki kişi için 1.200 tl olan, newyork’un en güzel caddelerin’den 5th avenue’ye bakan bir suit’te kalıyor. ali sermaye sahibi. ve sadece güzel vakit geçirmek için bir gecelik konaklamaya 1.200 tl veriyor. 
    daha net bir ifadeyle ali 30 günlük ayın 1 günü için 1.200 tl bedel ödüyor. ali bir işçisinin yaşam standartını arttırcak günlük 33 tl harcamada bulunmaktan kaçınıyor ama bu 33 tl’ nin yaklaşık 40 katı bir parayı sadece bir gece için verebiliyor. ali bu otelde kalabiliyor, çünkü çalışan işçiler yılın 365 günü 10 tl ((1000-700)/30) daha az alım gücü karşılığında saatlerini, fiziklerini, ruhlarını ve zaman zaman onurlarını, ali’nin zenginleşmesi için pazarlıyorlar.
    işçiler her 1 saatlerini yaklaşık 3,8 tl’ye ali’ye satıyorlar. ali işçilerin saatlerine 1,5 tl daha vererek 5,3 tl olmasını kabul etmiyor ve bunun karşılığında yılda 3,6 milyon daha fazla kazanıyor. ali newyork’u çok seviyor ve amerika’ye ne zaman gitse newyork knicks maçlarını kaçırmıyor. ali sermaye sahibi. işçiler ise değil.
    3 haftalık amerika tatili yaklaşık 45 bin tl’ye mal oluyor. ali’nin eşiyle geçirdiği 3 haftalık (21 gün) keyifli tatil, fabrikasında sabah 9 akşam 5 çalışan, günün 2 saatini yolda geçiren, 8 saati uyuyan ve sevdiği adamı / kadını toplamda 4-6 saat arası görebilen 5 adet işçinin yıllık (365 gün) maaşından daha fazla tutuyor. 
    5 işçinin 365 gün’lük maaşları toplamı 42,060 tl. ali’nin 3 haftalık tatili ise 45 bin tl. 5 kişi bütün bir sene çalışarak bu parayı kazanıyorlar. bu parayla her gün işe geliyor ve işten eve dönüyorlar. bakkal’dan ekmek, süt, yumurta alıyorlar. ayda 1 gün kasap’tan et alıyorlar. çocuklarını okula gönderiyor, hastalandıklarında hastane’ye götürüyorlar. elektrik, su, doğalgaz faturası ödüyorlar. daha az yakıt maliyeti karşılığında soğuk bir evde oturuyorlar. kıyafet alıyor, çocuklarına harçlık veriyorlar. ortalama 4 kişilik bir aile reisinin evine bu asgari ücret karşılığında günlük 23 tl giriyor. her bir birey için günde ortalama 8 tl harcayabilirler yani.
    ali zamanında atalarının yapmış olduğu akıllı hamleler sebebiyle son derece güçlü, oturaklı, onurlu ve mutlu. ali yılda 9 milyon tl, günde 24 bin tl kazanıyor ve çok mutlu. ali’nin fabrikasında çalışan hasan abi ise 45 yaşında. ruhunu, bedenini, zaman zaman ise onurunu saati 3,8 tl’den ali’ye satıyor. akşam eve geldiğinde kendini ali kadar güçlü, başarılı ve onurlu hissetmiyor. eşini günde sadece 4-6 saat arası görüyor.
    ali atalarının yapmış olduğu akıllı hamleler sebebiyle bundan tam 34 yıl önce dünyaya bir sermaye sahibi olarak geldi. anaokulundan liseye kadar 4-5 kişilik sınıflardan oluşan butik özel okullarda, liseyi robert kolejinde, üniversiteyi amerika’da okudu. yüksek lisans’ını ingiletere’de yaptı ve türkiye’ye dönerek kurulu olan işin başına geçti ve mutlu bir evlilik yaptı. bütün bu eğitimi almadan da işin başına geçebilir ve mutlu bir evlilik yapabilirdi.
    sermaye bütün seçenekleri aynı yola çıkartır.
    bu yıl kazandığı 9 milyonun bir kısmını işine yatırarak kapasiteyi arttırmayı ve yaklaşık 300 yeni köle daha çalıştırmayı planlıyor. ali sermaye sahibi.
    bundan 45 yıl önce dünyaya gelen hasan abi ise sermaye sahibi değil. hiçbir zaman da ol-a-madı. çünkü bile bile lades olmak istemedi. sermaye sahibi olabilmek adına atabileceği tek bir kurşunu yoktu. eğer olsaydı da o kurşunun kafasının arkasından çıkacağını iyi bilecek kadar akıllıydı. 
    hasan abi’nin 24 yaşında bir oğlu var. bu sene boğaziçi’nden mezun oldu. mercedes firmasıyla satış pozisyonu için görüşmeler yapıyor. yaklaşık 4000 tl net maaşla işe başlayacağını öngörüyor. hasan abinin oğlu erdem saati 21 tl’den ruhunu, bedenini ve zaman zaman onurunu mercedes firmasına satacak. günün 10 saatini işte, 8 saatini uykuyla, 2 saatini trafikte geçirecek. eşini günde 2 ila 4 saat arasında görebilecek. eşi mercedes satış müdürüne ünvanı ve apoletinden ötürü gurur dolu gözlerle bakacak erdem’e. mortgage ile ev alacak her ay 2500 tl ödeyecekler. kalan 1500 tl ile erdem maaş zammı ya da pozisyon alana kadar kıt kanaat geçinecekler.
    erdem sistemin ona verdiği apolet sebebiyle mutlu ve susacak.
    hasan abi susmak zordundaydı ve sustu.
    ali ise daha ucuz iş gücü için kendine bangladeşte yer bakıyor ve haftaya newyork knicks maçını izlemek üzere newyork’a uçacak.
  • "Sınırın bir adım berisi uğruna ölünebilecek vatan,
    Bir adım ilerisi yurtdışı.
    Bir adım beri kardeş,
    Bir adım ileri ütopya. "

    'Genç istikbal sayı 198'
  • “Teşkilât-ı Mahsusa”nın amacı Osmanlı’nın “milli çıkarları”nı (bilhassa Rum ve Ermeni azınlıklar aleyhine) içerde ve aynı zamanda devlet sınırlarının dışında, örneğin 1912’den beri “Vardar-Sırbistan” adı altında bir “yurtdışı” haline gelmiş olan Makedonya’da, Kafkaslar’da, Mısır’da, Afrika, İran ve “Rusya Orta Asyası”nda yani Türkistan’da savunmaktı.
    İttihatçıların “vurucu gücü” (Erik Jan Zürcher) olarak da adlandırılan gizli servis Enver’in mutemedi olan subay Süleyman Askerî’yi yetkilendirmiş, kısa aralıklarla Sofya’ya gönderiyordu. Askerî, 14 Nisan 1915’te Basra’da İngilizlerin hızlı ilerleyişi karşısında düştüğü çaresizlik duygularıyla intihar
    edince, Mustafa Kemal’in deyişiyle İstanbul’da Makedonya Komitesi’ne yazılıp kahramanlık taslayan herkes sırayla Sofya’nın yolunu tutmaya başlar. Mustafa Kemal Makedonya’da yeraltı faaliyetlerinde bulunmaktan yana değildir; Teşkilât-ı Mahsusa’nın çevirdiği işlerin Sırbistan ve Yunanistan’daki Müslümanların yani Türklerin durumunu düzeltmek
    yerine daha da kötüleştirdiğini düşünür.
  • ”Günler geçer derlerdi" aslında, "günler gelip de geçmez, delip de geçer."
    Hemen git derim, arkana da bakma.* -Yurtdışı yalnızsın ve kendi sorunlarına kendinden başkası yakın değil. Bense boğuluyorum en iğrenç ortamda. Ruh kurutan her şey saldırıyor. Belki genel dramım yoğun bir kesiminde. Çünkü bakıyorum hep böyle sıkılmışım, azçok. Sıkışma ve genişleme olmuş yaşamım boyunca.
  • 335 syf.
    ·16 günde·Beğendi·7/10
    Sabahın beşinde bisiklete bineceğim diye kalkıp, camdan havlayan köpek sürüsünü görünce yorganın altında kitabı bitirmeye karar verdim. Aslında sokak hayvanlarından korkan bir tip değilim ama bisikletle olunca çok kovalıyorlar :< Onlara da yazık bana da. Neyse sonuç olarak Pazar miskinliğimi bu kitap ile yaparım derken daha gün doğmadan kitabı bitirmiş oldum.

    Sürekli işten şikayet eden ben ve sürekli buna maruz kalan sizi daha fazla mağdur etmemek için bu kitaba başladım. Botton çoğu zaman bana yol gösterir, kitaplarından istediğimi elde edemesem bile, genel kültür olarak beni o kadar çok tatmin eder ki, kitabı ne amaçla okuduğumun bir önemi kalmaz. Mesela, Felsefenin Tesellisi beni felsefi açıdan daha çok doyuracak diye düşünürken, daha çok kişisel bağlamda tatmin olmamı sağladı.

    Bu kitabı tamamen işteki sıkıntıları çözmek için okudum. Aslında son sayfada şunu söylemeyi umuyordum: "Amaaaan, başlarım işine! Ben gidip dağlara yerleşeceğim." Yaşıma rağmen, hala bir ne yapmak istediğini bilmemezlik var üzerimde. İşimi seviyorum ama çalıştığım insanlar hoşuma gitmiyor, her ne kadar karakter olarak iş hayatına uygun bir insan olmasam da, insanlara kendi yaşamlarında ilham vermek hoşuma gidiyor, bütün gün evde çalışabilecek kadar evcimenim, ama topluma hitap etmek hoşuma gidiyor. Eminim ki bir çoğunuz ne yapmak istediğine karar vermiş ve bu yolda ilerleyen insanlarsınız. Benim ise her gün kafamdan şunlar geçiyor: "Pastane mi açsam acaba?", "Bir yayınevinde editörlüğe ya da çevirmenliğe mi başvursam?", "Çalıştığım firmanın yurtdışı ayağına mı başvursam?", "Küçük butik bir otel açsam şahane olur?", "Evde bir şeyler yapıp satmak ne kadar mantıklı?", "Eğitmen tercüman olarak Arap ülkelerine mi gitsem?" İşte bu ve bunun gibi sorular yüzünden, hala iş hayatımda doğru yerde olduğumu düşünmüyorum ve işteki sıkıntılarım bu soruların üstüne bal çalıyor.

    Ben de kendi kendime dedim ki: "Nedir senin sorunun Zeynep Can? İşinle alıp veremediğin ne? İş arkadaşlarınla olan problemleri neden çözemiyorsun?" Neyse ki Botton tüm insanlarda benim yaşadığım sorunların olduğuna dikkat çekmiş. Tüm insanlar olmasa bile onun bu sorunları yaşadığını bilmek benim için kafi zira kendisi benim sahip olmak isteyebileceğim bir karaktere sahip. En azından sakinliğinden bir parça alsam olur. "Çok sinirlisin.", "Çabuk sinirleniyorsun.", "Tez canlısın, hemen olsun istiyorsun." Evet efendim, evet! Benim mıy mıy mıy çalışan insana tahammülüm yok. Memnun değilsen işinden, hizmet ettiğin insanlara surat asıyorsan, defol git be adam! O maaşa çalışacak tonlarca işsiz insan var dışarıda. Öhöm, neyse sakinim. Velhasıl kelam, Botton kitapta bu endişeyi niçin yaşadığımı anlatmış ama çok fazla çözüm yolu sunmamış, anladığım kadarıyla çözüm yolları kişinin karakterine göre farklılık gösteriyor ve direk bir göndermede bulunmak doğru olmaz diye düşünmüş.

    Şu an hala kafamda deli sorular var, ne yapacağım, böyle mi emekli olacağım ya da emekli olmak istediğim bir hayatı mı yaşayacağım, ya bohem olmak istiyorsam... gibi gibi. Tabi bu bohem olma ihtiyacı kitabı okuduktan sonra doğdu, çünkü bunla ilgili çok güzel bir bölüm var. Okuduklarımdan etkilendiğim için değil, olmak istediğim şeyin anahtar kelimesini bulduğum için sanırım aklımda böyle bir seçenek daha oluştu.

    Mesela dadaizm bu yüzyılda çıksa ve ben de Gerard de Nerval gibi ıstakozuma tasma takıp yürüyüşe çıkabilsem.

    https://i.hizliresim.com/ZXO4RZ.jpg

    Ya da Charles Philipon gibi hükümeti özgürce eleştirebilsem. -Kendisi dönemin kralını zamanla armutlaşan bir insana benzetmiştir, burada ince bir detay var Fransızca'da armut anlamına gelen "la poire" kelimesi aynı zamanda da "ahmak" demektir. Buyrunuz:

    https://i.hizliresim.com/26EARj.jpg

    Ayrıca ben karikatüristin bir başka çizimi de çok beğendim:

    https://i.hizliresim.com/RrOM46.jpg

    Hepimize bir yerlerden tanıdık gelir belki diyeceğim ama bildiğiniz üzere tüm fabrikalar kapandı, tarıma ve çiftçiye verilen değer zaten ortada diyecektim ama olmayan şey ortada da var olamaz. Sonuç olarak ithal ettiğimiz ürünleri 2500 katı fiyatlara almakla yükümlüyüz, üstelik bu kadar verimli topraklarımız varken.

    Botton'un ilginç bir yanı daha var; Faşist bir yazarı çok masum göstermek gibi. Sözü geçen kişi F.T. Marinetti . Kitabın içerisinde Fütürist yazar olarak tanıdığım ve Botton'un verdiği doğru örnekle ne kadar yaratıcı olduğunu düşündüğüm yazar aslında baya bildiğiniz bir Faşistmiş. Yani Viki amca öyle söylüyor.

    "Marinetti, geçmişi hatırlatan her şeyi, müzeler ve kütüphaneler dahil yok etmeyi savunan, devrimci bir program olan Futurist Manifestolar Kitabı 'nı hazırladı."

    Bense onun, Botton 'un kitabında yazdığı fütüristik yemek kitabıyla tanıdım. Alın size özellikle beylerin ve gay hanımların hoşuna gidebilecek bir tarif:

    "Çilekli Meme Tatlısı: Pembe bir tabak üzerinde, Campari'yle pembeye boyanmış ricotta'dan iki adet kadın memesi. Meme uçları şekerlenmiş çilekten olacak, ayrıca ricotta'nın altında döşenmiş olan taze çilekler de her bir ısırışta yeni yeni memeler yendiği izlemini uyandıracak." (Sayfa:327)

    İşte bu vesileyle, geçmişi yok etmek isteyen bir insanın, yemek üzerine tatlı düşüncelerini görünce onu bu haliyle tanımayı tercih ediyorsunuz. Yani en azından ben öyle yaptım.

    Alain de Botton okudukça hayatımda şöyle bir değişiklik oldu; insanları olduğu gibi kabul etmek değil, insanları olduğu kadar kabul etmek ve pozitif yönlerini almak. Onları hayatınızda oldukları kadar kabul etmeyi ve olumsuz yönlerini reddetmeyi -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- öğrendiğinizde, ne mutlu size çünkü hayatınız kolaylaşıyor. Olumsuz yönleri, kanser hücrelerine benzetiyorum, o kadar hızlı yayılıyorlar ki, ve üzücü olan taraf pozitif yanların bu kadar hızlı nüfus edememesi. O yüzden bir insanın içinde ilk ne kadar pozitiflik ararsanız, bu durum sizin o kadar yararınıza oluyor. Şu an Filippo Tommaso Marinetti benim için güzel ve fütüristik yemek tarifleri veren kaliteli bir İtalyan mesela ve onu bu kadar tanımayı tercih ediyorum. Ayrıca tarifi okurken o pembelik gözümde canlandı ve ağzıma şekerli bir tat geldi, işte bu da modernize edilmiş Proust etkisi gibi bir şey :>

    Daha detaylı öğrendiğim bir güzel şey "Vanitas resim" oldu. Sanat tarihi dersinde görmeme rağmen sonrasında araştırmak için fırsatım pek olmamıştı. Burada karşıma çıkması beni inanılmaz mutlu etti.

    " Hristiyan topraklarında on altıncı yüzyıl boyunca resim yeni bir resim türü ortaya çıktı ve sonraki iki yüzyıl boyunca etkili olmayı sürdürdü. "Vanitas resim" adı verilen bu resim türü, adıyla Vaiz'e gönderme yapıyordu (vanitas, kelime anlamı olarak "boş, beyhude" anlamına geliyordu) ve ev içi mekanlara, özellikle çalışma ve yatak odalarına asılıyordu. Bu tür tablolar genellikle bir masanın üzerine yerleştirilmiş bir nesneler bütününü resmediyor, bu nesneler belli bir zıtlık barındırıyordu. Çiçekler, madeni paralar, bir gitar ya da mandolin, satranç tahtaları, defne yapraklarından bir taç ve şarap şişleri gibi nesneler yaşamın gelip geçiciliğini ve zaferlerin dünyeviliğini ön plana çıkarıyor; öte yandan bu nesnelerin hemen yanı başında yer alan kafatası ve kum saati, ölümü hatırlatan göstergeler olarak resimdeki yerini alıyordu." (Sayfa: 262)

    Buyrunuz, Philippe de Champaigne'ın Vanitas'ı:

    https://i.hizliresim.com/8aNBR7.jpg

    Ve Simon Renard de St. André'nin:

    https://i.hizliresim.com/V93dWZ.jpg

    Sanırım André bu işin erbabı, bu konuda uzun araştırmalar yaptım ve resmin yapılış amacındaki mantığı çok beğendim. Yukarıda okuduğunuz gibi, dönemine göre baya yüklü anlamlar taşıyan bir resim türü. Tüm üst tabakayı adeta kaymak gibi sıyırıp geçiyor.

    İşte böyle, hem yalnız olmadığımı anladım, hem kültürlendim, hem köpeklerden korundum, hem çözüm yolunu arayacağım yeri anladım, hem kendimin farkına vardım. Benim için böyle bir kitap oldu Statü Endişesi.

    https://i.hizliresim.com/oX6vM9.jpg
    Umarım sizler de okuduğunuzda benim kadar keyif alırsınız. Keyifli okumalar, güzel kadınlar ve bir takım adamlar.