Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her daim ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın âşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarınım dibine düşüyorlardı.
Yılların acısını çıkarırcasına, çocukluk yıllarının anısına kahkahaları hiç susmayacaktı yuva dedikleri evlerinde. O kadar güleceklerdi ki komşular şikayete gelecek, eş dost onları deli zannedecekti. Deliydi onlar. Hangi akıl sahibi insan bu denli sevdalanırdı? Hangi mantık Ali'nin şuan yapacağı şeyi desteklerdi?
Çılgın bir rüya olduğunu söyledim - ama gerçekleştirmek istediğim rüya, bu. Yaşamla edebiyat birleşmiş; aşk, dinamo; sen, o bukalemun ruhunla bana binlerce aşk veren, her türlü firtınada demir atmamı, bulunduğumuz yere yuva dememi sağlayan sen.