Dünya nimeti için zaaf haline düşersin. Ona doğru koşma, şükür ipi elinde ya. Her meseleye cevap veren, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan bir kimse mi gördün; derhal ondan uzaklaş.
Marifetin mukabili inkâr, ilmin mukabili cehalettir.

Zorlandığıma dair en ufak emare göstermemeye gayret ediyor, sanki her gün okyanus kıyılarında sopalanıyor gibi lakayt bir tavır takınmaya çabalıyordum.
Eski bir zaaf bu. Kuyruğu dik tutma telaşı. Yenen yumruğu dahi acımadı ki tebessümüyle karşılama inadı. Ne uğursuz tebessümdür o, ne fena histir, insanı kendi cehenneminde zebaniye çevirir.
O akşam Nazım ağabey beni bir sürü insanla tanıştırdı. Dünyanın tanınmış sanatçılarına, yazarlarına genç bir Türk kızını göstermek kuşkusuz onun da hoşuna gidiyordu. Ünlü Sovyet yazarı Simonov, Şili'li şair Pablo Neruda, Küba'lı şair Nicolas Guillen, Demokratik Hukukçular Birliği'nin başkanı İngiliz Narman ve daha birçoklarına tanıttı beni. "Bizim kızlarımız işte böyledir" der gibi bir havası vardı. Otelin salonunda Neruda ve Guillen ile birlikte yemek yedik. Neruda ve Guillen ile arası çok iyiydi Nazım ağabeyin. Durmadan birbirlerine takılıyorlar, şakalar yapıyor, çocuklar gibi gülüyorlardı. Nazım ağabey, asık suratlı Pablo Neruda'yı bile güldürüyordu. Bir ara bana döndü, "Bak, kızım" dedi. "Büyük sanatçıların hepsinin bir zaafı vardır. Kimi içer, kimi palavra atar, kimi kadınlara düşkündür. Hiçbirine tam normal adamdır diyemeyiz. Neruda ile Guillen de bunların arasındadır." Nazım ağabey sanatçı olmak ve zaaf arasındaki ilişki hakkında ufak bir konferans ve rip de Neruda ile Guillen'in zaaflarından bahsettikçe onlar da gülüyorlar ve tabii bunlar, benim önümde anlatıldığı için biraz da bozuluyorlardı.
“Fakat ne tatlı, ne hoş, ne ruhanî bir ıstırap, Yarabbi! Bu korkunç rüyaya tekrar dönmek ihtimali olduğunu bilseydim, hemen gözlerimi kapayacaktım. Hakikaten, acının, korkunun, zulüm görmenin, dayak yemenin, gagalanmanın, didiklenmenin pek başka bir lezzeti var! Mazlumun duyduğu bir lezzet ki, zalim, bunu tahayyül bile edemez!”