• Arap fetihlerinden yüzyıllar sonra bile Zerdüştçü ideolojinin ayakta kalmasını sağlayan top­lumsal ve kültürel koşulları betimlemektedir. Mansur bunun farkındaydı, bu tür ideolojilerin merkezi olduğu için Merv'e karşı özellikle tedbirliydi. Bu yüzden, her şeyi tam olarak denetimi altına almak için 759-769 arasın­ da kendi oğlu ve halefi olan el-Mehdi'yi Horasan valisi olarak Merv'e tayin etti. Mansur, gözü pek muhaliflerini ortadan kaldırmanın o kadar zor ol­madığını, ama insanların kültürlerini tamamen ortadan kaldırmanın ne mümkün, ne de gerekli olduğunu biliyordu. Bu açıdan baktığımızda Mansur'un Zerdüşt ideolojisini benimsemesi ve Bağdat'a götürmesi, pek de bil­ gece değil, sadece pragmatik ve mantıklı gibi görünmektedir.
  • Mevsimin o ilk soba yakılışı. Bir ayin. Bilmiyorum dindar bir zerdüştçü kadar büyük bir haz mı alırdım ne... o ilk alevler... o tıkırtılar. Çıtırtılar. Mest olurdum. Sanki evin yazdan bu yana duran kalbi yeniden çalıştırılıyor. Duvarlar dahi ısınır. Karanlık pencerenin camı buğulanır. Camlarda yağmur hızlanıyor. Artık iyice ısınmış küçücük odanın hala serin köşelerine çekilenilirsin. Parmağınla buğulara mevsimin o ilk şekli... Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • Nasıl olmuş da Presbiteryen olacakları tutmuş da Cemaatçi olmamışlar ? Ve Cemaatçiler niçin Baptist olmamışlar ? Baptistler niçin Quaker, Quakerlar niçin Episkopal, Episkopaller niçin Millerci, Millerciler niçin Hindu, Hindular niçin Ateist, Ateistler niçin Spiritualist, Spritualistler biçin Agnostik, Agnostikler niçin Metodist, Metodistler niçin Konfüçyusçu, Konfüyusçular niçin Üniteryen, Üniteryenler niçin Muhammeddî, Muhammedîler niçin Kurtuluş savaşçısı, Kurtuluş savaşçıları niçin Zerdüstçü, Zerdüştçüler niçin Hristiyan Bilimci, Hristiyan Bilimcileri niçin Mormon -vesaire- olmamışlar ?
  • Nietzsche'nin gençliğinde Leipzig'de bir öğrenciyken burada tuhaf bir İran tarikatı, Mazdaznan denen bir tarikat olduğu ve El Hanisch adında bir peygamberleri olduğu biçiminde ilginç bir bilgi edindim. Ama bu adamın aslında Almanya'nın kutlu Saksonya bölgesinde doğduğu ve adının da yaygın bir Sakson ismi olan Haenisch olduğu söyleniyordu; aslına bakılırsa, buradaki Doğu dilleri profesörü bana, Leipzig'de Farsça eğitimi aldığı sırada bu adamın da aynı seminerde bulunduğunu söylemişti; Kendisi kesinlikle kökeni daha eskilere dayanan bu Mazdaznan tarikatının kurucusu değil. Bunlar Zend-Avesta'dan belirli İran düşüncelerini, özellikle, aşağı yukarı mekanik bir biçimde uyguladıkları hijyen kuralları ve bunların yanı sıra yine, bilindiği gibi Zerdüşt inancının kutsal kitaplarından oluşan Zend-Avesta'dan metafizik öğretileri almışlardı. Nietzsche'nin bu tarikatın üyeleriyle tanışmış ve böylelikle Zerdüşt veya Zerdüştçü gelenekler hakkında fikir edinmiş olabileceği varsayılmıştır.

    Ben kişisel olarak buna inanmıyorum, çünkü onların temsiliyle Zerdüştlü çok fazla önemsemezdi.

    Nietzsche çok okumuş ve birçok anlamda çok şey öğrenmiş bir adamdı, dolayısıyla onun zamanında büyük bir bölümü çevrilmiş olan Zend-Avesta hattında özel çalışmalarda bulunmuş olması olası, hatta kesindir.

    Şimdi iyi bir Almanca çevirisi var, ayrıca Doğunun Kutsal Kitapları dizisinde de İngilizcesi bulunuyor. Bu, farklı dönemlerde yazılmış birtakım kitaplardan oluşur ve en eskisi olan Yasna, Gáthá'lardan, manzum vaazlardan oluşur.

    Bunlara Zerdüşt'ün manzum vaazları adı verilir ve özeli eski bir Fars lehçesiyle yazılmıştır; çok eski, hepsinden daha eski oldukları için, bunların gerçekten Zerdüşt'ün zamanından kaynaklandığı varsayılır. Ve bunlar Nietzsche'nin Zerdüşt'ü için model oluşturacaktır.
  • Ama, diye sürdürür sözlerini, bu zor bir durumdur ve sanatçı "en derin varoluşunun 'ebedi gerçekdışılığı'ndan ve yanlışlığından" ötürü bazen yorgun düşer. Bu olduğunda da, "bir kez
    olsun gerçekten varolabilmek için kendisine en çok yasaklanmış olan şeyi yapmaya, yani gerçekliğe tutunmaya kalkabilir"
  • 148 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Müslüman insanın şahsiyeti neydi? Ne oldu?

    Gül yetiştiren, masal anlatan, dede-torun kuşak farkını naifliğiyle anlatan dedelerinin zamanına gıpta ile bakan bir gençlik vardı. Hani şu eve giriş saatinin akşam ezanı ile olan bir zaman. Sonra Şehir hayatımız oldu, şehrin gece hayatı oldu, gecenin ve gündüzün iki farklı insanı oldu, Değişim istedik. Önce rahat, refah bir hayat sonra özgür.

    Değişimi arzularken taklit bir millet olduk....

    İnsan neyi arar? İnsan hayattan neyi bekler? İnsanın sınırları var mıdır?....
    İnsanın kendini aramasında Doğu-Batı çatışmasının olduğu bir eser. İnsanlar çabuk alışıyor, her şeye....(her şey ne?) Belli sınırları olmalı milletlerin, insanların bir şeyleri körü körüne kabullenmek taklittir, düşünmeden yoksun olmaktır. Düşünce özde yenilikleri var olan düzenine katma değil var olan düzene uygun bir biçimde katmadır. İnce çizgilerin hep diğer tartafında kalmış bir millet olmak düşüncede yanlış olmaktır.

    "...kendisi gibi yaşamasını öğütlemez ama kimseyi de kendi yaşamına karıştırmaz."

    Biz beğendiğimiz bir kültürü kendi kültürümüzün önüne koyuyoruz, bunun eleştirisi olan bir eserdir. Önce oryantalist bir hayatın konuğu oluyoruz; Yavuz, Sitare, Zelda, Çarli... ile, sonra iç hesaplaşmaları olan gül yetiştiren adamın hayatına. Bahsettiğimiz ince çizgi iki hayat arasında gidip gelen bir anlatımla farklı açılardan insan ruhunun iç yaşantısına değişimine tanıklık etmenizi sağlayan bir eser.

    ---spoiler---

    Gül yetiştiren adam savaş yıllarında birçok arkadaşını kaybetmiş bunu çokta önemli olmadığını, kayıpların oluşturduğu boşluğun yerini hiçbir şeyin almadığını anlaması ile sadece evde kalarak hiç çıkmayarak kendi çapında bir eylemle bir duruş sergilemiştir. Fakat sonradan fark etemiştir ki insan eve kapanıp kalmakla değiştirmek isteği bir dünyayı değiştiremez. 50 yıl evden çıkmamış, çeşitli tohumlarla gül yetiştirmiş yaşadığı yörede gizemli bir hava sergilemiş tuhaf kaderli bir adamdır. İçindeki duygu arayışından mistik bir arayışın içinde olduğunu görüyoruz. İnsan duygularının her kapısının dini bir yan taşıdığını, ağlamaya verdiği tanımdan anlamak mümkün.


    "Ağlamak...
    ...yalnız gözyaşı dökebilen insan anlayabilir bazı şeylerin hikmetini.
    Biz, hüzün peygamberinin (svs) ümmetiyiz, ağlayabilenler ağlar, ağlayamayanlar ağlar gibi yapar."

    Savaşı anlatma tabirleri ise tepit gibi tespittir.

    "Savaşarak neyi ortadan kaldırmak istemişlerse, savaştan sonra o gelmiştir."

    Savaşın belli amaçlar gösterilerek yaşanması sonrasında kaldırılmak istenen davranışı hayatın merkezine konulması kaçınılmazdır. Gül yetiştiren adam bunu fark ettiğinde ölümün iki yüzü olduğunu düşünür. Kendisinin hareket eden bir ölüden farkı olmadığını söyler.

    Yıllar sonra bir gün dışarı çıktığında hayatın hiçte bıraktığı gibi kalmadığını anlar. Hayat tüm detayları ile değişmiş ve insanlar bu değişime hemen alışmışlardır, yadırgama yok yadırganacak bir şey yoktur. İnsanoğlu her şeye alışabiliyor. Camide imamın sakalsız oluşu, insanalrın kılık kıyafeti, fötr şapka takmaları.... namazdan sonra sorar gül yetiştiren adam;

    Ey insanalar siz nasrani (Hristiyan) misiniz?
    Siz mecusi (Zerdüştçü) misiniz?
    Siz hangi milletsiniz?

    Diye sorular sorması dehşet verici sorulardır. Batının ahlak ve fiziki yapımıza bu kadar işlemesi, kültürümüze güzellikleri alacağımıza başka kültürlerin taklidi olmamız acınası bir durumdur.

    Başka bir hayat daha anlatır yazar. Batının tüm yaşamını ahlakını almış hayatların yansıması Sitare... Özgür ruhlu, gecelerin ve rahat hayatların insan psikolojisindeki etkilerni. İnsanlar değişmiştir, şehir değişmiştir ve ahlak yıkılmaya yüz tutmuştur. Yanlışın yaşama sindiği bir ortamda doğrunun eğrelti durduğu bir çağdaş anlayış oluşmuştur. İnsanlar birbirini tanımıyor, herkes sadece birbirini görmeye aşina. Kimin ne zaman nerede karşınıza çıkacağını kestiremiyorsunuz, bu yapmaz diye bir tabiri hiçbir şekilde kullanamıyorsunuz. Herkes kafasında yarattığı insan profilinde size bakıyor, siz o profile ayak uydurma zorunluluğu hissediyorsunuz. Psikolojinin temelinde var olan benlik duygusu sahte duyguların eşiğinde insanları uçurumlara sürüklüyor.

    "Aslında hepimiz dağılıp gideceğiz, sen de, ben de, hepimiz. Hiçbirimiz kendimize ait yerlerde gezinmiyoruz."

    Gül Yetiştiren Adam yazarın ilk ve son romanıdır. Gazetede şidilerde Yeni Şafak'ta köşe yazarlığı yapan yazar, deneme ve hikayeleri ile bilinir. Ölüm temalı kitapları, insanlara kulluk bilincini hatırlatma üzerine müslümanca yaşama dair eserler vermiştir. Yedi güzel adam dediğimiz edebiyatımızda dostluklarıyla da bambaşka bir soluk olan yazarlardan biridir.

    Adil Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Alaaddin Özdenören, Rasim Özdenören. Alaaddin Özdenören ile ikiz kardeştirler. Üretken bir sanat gurubununda birlikte üyesi olmuşlardır. Rasim Bey bu romanı 1979 yazmasına rağmen günümüz toplumunu anlatmaktadır bu da sanatın geleceğe karşı doğru tespitlerinin kanıtıdır. Ders çıkarılacak güzel bir eser. Okunmalı.

    Keyifli okumalar!
  • 113 syf.
    ·25 günde
    Okurken “kör” oldum. O zaman ben “Kör okur” um.

    Bu kitap bir incelemedir. Bu yüzden incelemeye inceleme yazacak değilim. Sadece kitaptaki bazı noktalara değineceğim.

    Hidayet, eserlerinde Şintoizm’i ve Budizm’i yüceltir ve Ömer Hayyam, Walter Benjamin ve Kafka’dan etkilenmiştir.

    Hidayet, Freud ve Otto Rank’ ten ruh çözümlemelerinde etkilenir.

    Hidayet’te kadın düşmanlığı vardır. Ama bu biraz farklı düşmanlıktır. Nasıl mı? Okumak lazım, söylemem. :)

    Hidayet’in eserlerinde yalnız, bahtsız insanlara sıkça rastlanır. Kahramanlarının göz diktikleri, sevdikleri kadınlar hep başkalarına giderler. Ayrıca ihtiyar adam ve genç kız aşkına eserlerinde sıkça rastlanır ve bir aşk üçgeni görülür.

    “Üç Damla Kan” da hem kadına karşı ölümüne bir arzu ve kıskançlık hem de kadının cinselliğinden, kösnüllüğünden korku duyguları görülür.

    “Kör Baykuş” ta amcasına sunmak için odada bir şeyler arar. O doğduğunda yapılmış, saklanmış şarabı bulur. Bu bir Zerdüştçü geleneğidir. Bu geleneğe göre, çocuk doğunca şarap yapılır ve saklanır.

    Bu geleneğe benzer şekilde bugün bazı Batı ülkelerinde kişi evlenirken doğduğu yılın şarabını sunmak geleneği vardır.

    Ne yaşamışsın be Sadık!
    Yazmaya körkütük âşık
    Ölümle hep yapışık
    Kitaplarını okuyacağım kaşık kaşık

    Medine T.