Cengiz Dağcı’nın Yurdunu Kaybeden Adam romanı, Kırım Türklerinin sürgününü anlatmanın ötesine geçerek yurdunu kaybeden insanın zihinsel ve ruhsal çözülüşünü merkeze alan derin bir aidiyet sorgusuna dönüşür; Sadık Kemal Turan savaş ve işgalle yalnızca toprağından değil, dilinden, hatıralarından ve geleceğe dair güveninden koparılır, başka coğrafyalarda yaşamını sürdürse de “yurt” duygusu kaybolduğu için gerçek anlamda yaşayamaz; Dağcı yurdu bir coğrafya değil, hafıza, kimlik ve benlik bütünlüğü olarak ele alır ve sürgünü fiziksel bir yer değiştirmeden çok insanın kendi içinden kovulması şeklinde sunar; sade ama ağır diliyle roman umudu parlatmadan, acıyı dramatize etmeden yerinden edilmişliğin kalıcı izlerini gösterir; Sadık Kemal’in iç çatışmaları bireysel bir hikâye gibi görünse de kolektif bir hafızanın sesi hâline gelir ve roman, insan köklerinden koparıldığında ne kadar güçlü olursa olsun eksileceğini açıkça ortaya koyar; Dağcı’nın serinkanlı gerçekçiliği şunu kabul ettirir: kaybedilen yurt geri gelse bile, kaybın insanda açtığı gedik kapanmaz, çünkü yurt yalnızca dönülen bir yer değil, insanın kendini bütün hissettiği varoluş alanıdır ve bu nedenle Yurdunu Kaybeden Adam okuru teselli etmekten çok yüzleştirmeyi seçen, vicdanla yazılmış bir romandır.
Yurdunu Kaybeden AdamCengiz Dağcı
Minik bir özet diyebiliriz o yüzden spoiler.
Altı Harfli Bir Tatlı bende, Şermin Yaşar’ın yine bağırmadan ama tam kalpten konuştuğu bir hikâye okuduğum hissini uyandırdı; özellikle yaşlıların aile içinde fark edilmeden silinmesi, “idare edilen” bir yere sıkıştırılması çok gerçek ve sarsıcıydı.
Selime Teyze’nin her şeyi geride bırakıp gitmesi bana bir kaçıştan çok, geç kalmış bir kendini hatırlama hali gibi geldi.
Meltem’le kurulan bağ ise annesizlik, eksiklik ve sevgi arayışının yaşla ilgisi olmadığını gösteriyor. Kitap boyunca büyük dramatik sahneler yok ama tam da bu yüzden vurucu; gündelik hayatın içinden, sessizce insanın içine işliyor.
Dili sade, akıcı ve samimi; yer yer içimi burktu, yer yer yumuşattı. Bence bu kitap, aileye, yaşlılara ve “görmeden yanından geçtiklerimize” bir kez daha bakmaya zorlayan, küçük görünen ama etkisi uzun süren bir eser.
Altı Harfli Bir TatlıŞermin Yaşar
Cengiz Aytmatov'un çok beğendiğim eserlerinden biri oldu. Tolgonay'ın ve ailesinin beynimin içinde bir yeri var artık. Hatırlayıp hüzünleneceğim ve gurur duyacağım bir karakter olarak yerini koruyacak.
Toprak Ana’yı okurken kendimi hep Tolgonay’ın yanındaymış gibi hissettim. Kayıpların, yoksulluğun ve savaşın yükünü omuzlarında taşıyan bu kadının toprağa tutunuşu, onun dünyasını anlamamı sağladı.
Aytmatov’un toprak betimlemeleri bir zemin olmaktan öte, geçmişin, acıların ve umudun ortak dili olarak konuşuyor. Tolgonay’ın sabrı, yılmadan çalışması ve yaşamı yeniden kurma çabası romanda insanın doğayla kurduğu kutsal bağı ve toplumsal dayanışmayı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Savaşın yarattığı yalnızlık ve yıkımın yanında direnişin ve şefkatin küçük ama belirgin işaretleri, eseri hem dokunaklı hem de güçlü kılıyor.
Toprak AnaCengiz Aytmatov
Semerkant’ı okurken kendimi yalnızca bir romanın değil, aynı zamanda zamanın ve düşüncenin akışında sürüklenen bir yolcunun yerine koydum. Kitabın en çarpıcı yanı, bana göre, Amin Maalouf 'un tarihin katı sayfalarına sıkışmış olayları birer yaşanmışlık hissiyle yeniden kurmasıydı.
Ömer Hayyam’ı yalnızca rubailerinden tanıyordum. Ama Maalouf’un elinde Hayyam bir şairden fazlasına dönüştü: bilge, sorgulayıcı, biraz melankolik ama aynı zamanda yaşamı doyasıya kucaklamaya çalışan bir figür. Roman boyunca fark ettim ki, Hayyam’ın şarapla, aşk ile, gökyüzüyle kurduğu ilişki aslında yalnızca haz değil, bir “anlam arayışı”. Rubailerinde saklı duran kuşkuculuğu, kaderle didişen o sarkastik tavrı romanın içine serpiştirilmiş.
En çok dikkatimi çeken, kimsenin fazla üzerinde durmadığını düşündüğüm bir detay şu oldu: Hayyam’ın kurmak istediği astronomi takvimi. Maalouf bunu öyle bir şekilde anlatıyor ki, gökbilim ile kaderin yazılıp yazılmadığı arasındaki ince çizgiye dokunuyor. Bana göre Hayyam’ın gökleri ölçmesi aslında insanın kendi yazgısını ölçmeye çalışmasıydı. Yani, roman sadece bir rubai şairini değil, aynı zamanda kendi “kader matematiğini” çözmeye çalışan bir insanı resmediyor.
Romanın bir diğer katmanı da Hasan Sabbah ve Nizamülmülk üçgeni. Maalouf burada yalnızca bir tarihsel gerilim anlatmıyor; bana göre, bir idealler çatışması kuruyor. Sabbah’ın mutlak otoriteye dayanan inancı, Nizamülmülk’ün siyasetin pratik zekâsı ve Hayyam’ın bireysel özgürlükçü arayışı… Sanki üçü, insanlığın hâlâ boğuştuğu üç farklı yolun simgesi: kör inanç, akılcı devlet ve özgür ruh. Burada en çok hoşuma giden şey, yazarın bu üç figürü bir araya getirerek aslında çağları aşan bir tartışmayı görünür kılması oldu.
Ve sonra roman yüzyılları aşıp Amerika’ya uzanıyor. İlk başta bu sıçrama beni
YabanYakup Kadri Karaosmanoğlu
Bir savaş, iki dünya, tek vatan… Yakup Kadri’nin kaleminden çıkan "Yaban", bir cepheden dönüp Anadolu köylerinde yabancılaşan aydının trajedisini gözler önüne seriyor. Kimdir gerçekten ‘yaban’ olan? Köylü mü, aydın mı? Yoksa bu toprakların kaderi mi?
Ahmet Celal’in gözünden Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Anadolu’yu izlerken, onun hayal ettiği vatan ile gerçekte karşılaştığı halk arasındaki uçuruma tanık oluyoruz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sancıları, halk ile aydın arasındaki iletişimsizlik, kadercilik ve cehalet... Bu roman, sadece bir karakterin değil, bir milletin de aynası.
Yakup Kadri, kalemiyle acı bir gerçekliği yüzümüze tokat gibi çarpıyor. "Yaban"ı okurken, bazen Ahmet Celal'e hak veriyor, bazen ona öfkeleniyor, bazen de bu kopukluğun içinde kendimizi sorguluyoruz. Peki biz hangi taraftayız?
Eğer hâlâ okumadıysanız, "Yaban" tam anlamıyla sizi sarsacak bir roman. Biraz sinir bozucu (ben birazdan daha çok sinir oldum tabii), biraz hüzünlü ama kesinlikle düşündürücü…