7/10
·197 syf.··
2026 27. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 12:10
Kitap kısacık bircok hikayeyle kadınlarla ilgili hikayeler anlatiyor; düşmüş, sevmis, garip davranisli, konuşmayan ya da acı çekmiş bircok kadin.. Kitapta yer yer guldum ve yer yer de hüzünlendim. İnsan ne kadar değişik sadece kadın değil erkekte. Herkesin binlerce aynı olduğunu sandığı hayati var ama ilginclestirmek icin cesur adımları atanları okurken kendisi icin bu adımı atmak cok zor geliyor. 166 nci sayfada çocuklarla ilgili bir yazı var. Son satir beni çarptı! Gercekten carpti ve içim kan ağladı. Ama 174 ncu sayfada kadınların boyun egmesiyle ilgili bir önerme vardi onun sonunda da peygamberimizin (s.a.v) en iyi kadın yumuşak basli kadındır ifadesini farkli şekilde anlamla anlatı içine koymaları ayrica çıldırttı. Yeryüzünde İslamiyet kadar kadına değer veren baska bir din olmadı. Çünkü bizim peygberimiz (s.a.v) hoşgörü dini derdi bizim dinimize icin. Japonya gecen sene 10 kat, özellikle yabancılardan İslamiyete bu kadar artış görülmesinin sebebi bu. Ne yapmış olursan ol tertemiz başlama hakki veriyor. Kadını pis bir varlık olarak değil birer emanet olarak Allahtan alıyor erkekler. Bu devirde kulaktan dolma kısa videolarla değil herkesin; genci, yaşlısı dinini öğrenmesi dileğiyle.
KadınlarEduardo Galeano · Sel Yayıncılık · 20242,649 okunma
Hayatımı mahvettim. Üstelik bunu yaparken aklım başımdaydı.
9/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 40. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 04 Haziran 2026 13:35
Bazı kitaplar vardır daha ilk cümlesiyle yakalar sizi, satırları okuyup bir süre bakakalırsınız, ilk cümlesi böyleyse kim bilir devamı nasıl olacak merakıyla okumaya devam edersiniz. Anna Karenina'nın etkileyici giriş cümlesi gibi: "Mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." İki Şehrin Hikâyesi 'nin tezatlıklarıyla güzel ilk satırları gibi: "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık..." Âşıklara Yer Yok da etkileyici giriş cümlesi olan kitaplar arasındaki yerini aldı. "Hayatımı mahvettim. Üstelik bunu yaparken aklım başımdaydı. Hayatımı bile bile mahvetmemin tek bir sebebi vardı: Aşıktım ve dünyanın geri kalanının gözümde zerrece değeri yoktu." s:9 Diyerek başlıyor yazar sözlerine. Bu cümleler etkileyici olduğu kadar kitabın özeti gibi. Daha ilk satırdan başladım satırların altını çizmeye, kitap boyunca da birçoğunu alıntı olarak paylaştığım nice satırı, edebi anlamda lezzet alarak okumaya ve çizmeye devam ettim. Tarık Tufan'ın kitapları içinde en beğendiğim kitabı bu oldu diyebilirim. Kitapta Orhan'ın Firdevs'e olan tutkusu anlatılır. Orhan Firdevs'i güçlü ve farklı bir kadın olarak görür. İlk görüşte çekimine kapılır ve aşık olur. Firdevs aramalarına, mesajlarına dönmez ama Orhan yine de peşini bırakmaz. Firdevs ise başka birine aşıktır ve onu da aşk yiyip tüketmektedir. Firdevs her ne kadar acı çektiren, bencil bir kadın gibi görünse de aslında o da Orhan gibidir... Kendisini sevmeyen biri için hayatını mahvetmektedir. Birini çok seven insanların yüzlerinin gülmesi mümkün mü? "Âşıklara yer yok! Âşıklar bu dünyada bir yere sığmazlar." s:205 İnsan başkalarının gözünde ne kadar güçlü olsa da en çok sevdiğine yenilmez mi? İkili ilişkileri düşündüğümüzde en çok seven, en çok kırılan olmaz mı? Aşk sizin
1000Kitap
Âşıklara Yer YokTarık Tufan · Doğan Kitap · 20234,527 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·216 syf.··
2026 25. kitabı
Çocuk romanı olarak yazılmış bir roman düşünün çocuklar okusun zihninde soru işaretleri oluşsun ve yetişkinler okusun, taşlar tüm olasılıklarla beraber yerine otursun, bir karşılık bulsun. 1977'de yayınlanmış ama her dönemde karşılık bulabilecek bir alegorik eser. Sömüren filler sultanı ve sömürülen karıncalar. Bunların arasında arabuluculuk yapan, arkasına filler sultanını alıp kendi çıkarlarına çalışan hüdhüd kuşlarının başı Ulukepez ve tabi kırmızı sakal takıp kılık değiştiren sarıca karıncalar. Sömürmek için tarih boyunca kullanılan tüm yollar kaleme alınmış, dil, medya, okul, korku, ümit kırma, şiddet... Korku ve umutsuzlukla uyuyan karıncaları uyandırmaya yeten tek bir karınca; eli nasırlılardan, yaşlı Kırmızı Sakallı Topal Karınca. Başlangıçta karınca kullarıyla etle kemik gibi olduğunu hatta başta fil atalarının da karınca olduğunu söyleyen ve hatta çok çalışırlarsa onların da fil olabileceğini söyleyen bir sultan. Yalnız karınca kadar yemesi gereken fil olabilecekleri... Bence daha fazlasına gerek yok. Çünkü kitabı herkes kendi okumalı. Kitaptaki ifadelere yer vermek istiyorum; iğva, cerbeze, tansık, kırfacana, ıhırcık karanlık... Şu cümlelere ne demeli? Hayınlık ahmak olur, ne kadar kurnaz gözükse de. S. 149 Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır. O kadar iş yığalım ki karıncalar üstüne değil düşünmek soluk bile alamasınlar... S. 166 Karınca baş kaldıran bir yaratıktı, fillere öykünmeleri onların tüm özelliklerini bitirdiklerini gösterir... S. 181 İlk Türk distopyası, aynı zamanda çocuk romanı. İlk baskısında Yaşar Kemal fillerden özür diliyor çocuklara filleri olumsuz yansıttığı için. Hiçbir hayvan bu kadar zalim olamaz ama hikaye için bir kahraman gerektir.
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal KarıncaYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202515,6bin okunma
Sanat Nedir?
Puan vermedi·377 syf.··
Beğendi
·
2022 2. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2022 00:00
Tolstoy; sanatın değerini içerik, biçim ve içtenlik koşullarıyla belirler. Bu üç koşuldan herhangi birinin eksikliğinde gerçek sanattan söz edilemeyeceğini belirtir. Böyle bir durumda sanat denilen kavram, gerçeklikten çıkıp ancak ödünçleme, yansıtma gibi adlarla tanımlanabilir. Tolstoy’a göre taklitler her zaman göz alıcı, gösterişli; gerçek sanat ise alçakgönüllü, gösterişsiz ve yalındır. (s. 166) Onun, iyi sanatı kötü sanattan ayıran “evrensellik” ölçütü ile “sanatın doğallığı” teorisi bu noktada örtüşür. Gerçek sanat sade, anlaşılır ve doğal olmalıdır. Haz ve eğlence aracı olarak görülen, anlaşılmazlık ve karmaşıklıkla dolu bir eserin halk tabakasında karşılık görmemesi Tolstoy’un sıklıkla üzerinde durduğu hususlardan bir diğeridir. “Sanat ne kadar özelleşirse o kadar anlaşılmaz olur…” (s. 109) diyerek bu konudaki tavrını net bir şekilde ortaya koyar. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi bile sırf bu sebepten, Tolstoy’un eleştirilerinden nasibini almıştır. Tolstoy’un Sanat Nedir? adlı eseri, halk ve aristokrasi arasındaki makasın bir hayli açık olması nedeniyle ortaya konulan sanat eserinin anlaşılmazlığını merkeze alarak ve harcanan emeğe, iş gücüne, gelir dağılımındaki adaletsizliğe dikkat çekerek “doğru” sanatın ortaya çıkarılabilmesi için hazırlanan bir manifesto gibidir. 19. yy. Rusya'sında kaleme alınan ve sansürsüz ilk baskısı Londra’da yapılan eserin, sanatta geri kalmış birçok toplumun sorunlarını ihtiva ettiğini düşünüyorum. Eserin, gerçek sanat eserlerinin hasıraltı edildiği; içi boş, duygusuz, hissiz birtakım pespayeliğin görsel medya aracılığıyla önümüze servis edildiği günümüz Türkiyesi için de bazı ipuçları barındırdığına inanıyorum. Tolstoy, eserini kaleme alırken sade bir üslup kullanmıştır. Yayınevi veya çevirmenin öz Türkçe (!) kaygısı
Edebiyat
Sanat Nedir?Lev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20191,590 okunma
Sürgün
7/10
·230 syf.··
2026 8. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 02 Mart 2026 23:37
Refik Halid Karay , tam anlamıyla bir Osmanlı elitidir. Maliye Başveznedar’ı Mehmet Halid Bey’in oğlu olarak ayrıcalıklı bir zümreye mensup bir şahıstır. Galatasaray Lisesinde okuyup akabinde Hukuk Mektebini bitirmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif bir görüşe sahipti. Çalıştığı ve çıkardığı gazetelerde muhalif düşüncelerini ifade etmekten kaçınmamıştır. Bu sebeple de sık sık sürgüne gönderilmiştir. Kendisi aynı zaman Kurtuluş Savaşı’na da muhalifti. Kurtuluş Savaşı aleyhine yazığı yazılardan sebep hain olarak damgalanmış Beyrut’a sürgüne gönderilmiştir. Daha sonra ise affedilip yurduna geri dönmüştür. Bu sebeple sürgünü yaşayan biri olarak sürgün kavramını en iyi anlatabilecek yazarlardan biri olarak düşünüyorum kendisini. Zira kitabın ilk yarısı bu sürgün halini çok güzel anlatmış. Sürgüne giden kişinin yalnızlığı, hayata tutunma çabaları, memleket ve aile özlemleri çok güzel anlatılmış. Beyrut’ta bir başına hayata tutunmaya çalışan Hilmi Efendi için hayat cebindeki paranız azalmasıyla orantılı olarak zorlaşmaya başlamıştı. “Başka bir memlekete atılınca dımdızlak kaldım, öksüz çocuk gibi içli, beceriksiz, ürkek oldum.” Kendi gibi sürgünleri bulması ise çok zaman almadı. Ancak onların arasında da aradığını bulamadı. Zira politik olarak onlardan farklı düşündüğünü belirtiği an Hilmi Bey’i hem azarlayıp hem de ondan uzaklaştılar. Keza diğer sürgünler aleni olarak İstiklal Savaşı’nda Yunan tarafını tutmaktaydılar. Onlar gibi düşünmediğini ifade ettiği an ise “ittihatçısın sen” damgasını yemişti. Kısa süre sonra tekrar yalnız kalan Hilmi Efendi’ye kucak açan ise Anadolu’dan gelme Ermeniler olmuştu. Onu aralarına almış iş vermişlerdi. Memleket özlemini Ermeni mahallesinde gidermeye çalışıyordu. Zira konuşmaların, söylenen türkülerin tamamı Türkçe idi. Daha sonra Beyrut’a
Türk Edebiyatı
SürgünRefik Halid Karay · İnkılap Kitabevi · 2018675 okunma
BİR KAYMAKAMIN GÖZÜNDEN YAKIN GEÇMİŞİMİZ
7/10
·374 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2026 09:13
Ali Küçükaydın'ın milletvekilliği döneminde sık sık gidip Zamantı, Göksu, Seyhan vadilerinde yapılan HES hoyratlıklarını dile getirirdim. Ben ona "köy okulları köy karakolları kapatılıyor, HES'ler, yollar bahane edilerek dereler, ırmaklar kurutuluyor, su yatakları hafriyatla dolduruluyor, dağlar, köyler boşaltılıyor, etnik kaydırma yöntemiyle Türkler Anadolu'dan atılıyor" derken, o tek kelime etmiyor, sanki beni duymuyor, sadece susuyor, susuyordu. Her gidişimde sitemler ederek, bir daha onunla görüşmeme kararı alıyor, sonra çaresizce tekrar gidiyordum... Aradan yıllar, yıllar geçti. Bir gün sahaflardan Estonya doğumlu Alman Etnolog Ulla Johansen'in "50 Yıl Önce Yörüklerin Yayla Hayatı" adlı kitabını araştırırken, onun "Ulla-Yörük Obasında Bir Alman Kızı" kitabıyla tanıştım. Kitabını bir solukta okudum. Ulla, sanki bir kitap değil, bitip giden kadim bir kültürün, medeniyetin üzerine söylenmiş bir ağıt, bir çığlıktı. Kitabı ikinci kez okuduktan sonra kapsamlı ve uzun bir inceleme yazdım. Ve bu incelememi kendisine de gönderdim. Kitap ve inceleme yazım üzerine uzun bir telefon sobetimiz oldu. Fakat ben onun doğanın, çevrenin adeta imha edilmesine, Anadolu'nun gönüllü milisleri olan Yörüklerin, köylülerin zorunlu göçe tabi tutularak dağların, köylerin insansızlaştırılmasına sessiz kalan siyasetçi Ali Küçükaydın'la Yörük yazar Küçükaydın'ın aynı kişi olduğunun hala farkında değildim. Bunu, Deli Habip kitabı çıkıp kendisiyle yüz yüze görüşünce ancak fark edebilecektim. Siyasetteyken haksızlıklar, hukuksuzluklar, karşısında (çaresizce) susarken, yazarken haksızlığa, hukuksuzluğa tahammülü olmayan biri vardı karşımızda. Son Yörük Küçükaydın, "Bir Kaymakamın Serencamı" kitabında da yine bir öğretmen, kaymakam, vali, milletvekili olmanın ötesinde dürüst, namuslu, yasa ve
Bir Kaymakamın Serencamı "Dün"Ali Küçükaydın · Gufo Yayınları · 20261 okunma