Mektuplar Üzerine Birkaç Not
Necatigil'in mektuplar külliyatının altıncı kitabı olan Hani Seninle Susar, Yürür ve Susardık'ta yakın dostu Tahir Alangu'yla karşılıklı mektupları yer alıyor. 1933-1953 yılları arasında yazılmış mektupların bulunduğu kitapta, Kabataş Lisesi'nin ortaokul bölümünde filizlenen bir gençlik arkadaşlığının, edebiyat odaklı bir dostluğa dönüşmesinin izi sürülebiliyor: Çocukluk hevesleri, ilkgençlik aşkları, maddi sıkıntılar, hayaller, hayal kırıklıkları, öfkeler, isyanlar, okudukları kitaplar, merakla peşine düştükleri yazarlar, ilk şiirler, ilk yazılar, ilk çeviriler ve yıllar içinde Alangu'nun uzmanlık alanı olan masallar... Mektuplaşmaya öğrencilik yıllarında, ayrı düştükleri yaz aylarında başlayan iki arkadaş, 20 yıl boyunca mektup yazmayı sürdürüyor. 1943-1955 arasında askerlik, tayin vb nedenlerle Anadolu'nun farklı kentlerinde görev yapan Alangu'nun İstanbul'a dönmesiyle mektuplaşmalar sona eriyor. Mektuplarda karşımıza çıkan,"Yakınım Tahir, oysa seni pek o kadar da sevmiyorum. Ama bununla beraber yakınım Tahir" ya da "Mektupların on para etmez ama şiirlerinden bir şeyler anlamak kabil. Bana mektup yerine onlardan birkaç tane gönder, bana bir ay yeter" vb ifadeler, aralarındaki yakınlığın somut örnekleri... Alangu ile Necatigil'in 40 yıllık dostluğuna dair ilginç ipuçları içeren bu mektuplar, iki edebiyatçının geçmişte birbirleri hakkındaki yorumlarını ve görüşlerini dile getirdikleri yazıları da açıklar nitelikte:
Kafes, gerçekte korku ve acı içinde yaşanılan bir hapishanedir. II. Süleyman (1687-1691), IV. Mehmed döneminde 40 yıl kafes hayatından sonra kendisini tahta çıkarmaya götüren ağaya şöyle konuşmuştur: "Kırk yıldır bir karanlık yerde mahbûs ve hayattan me'yûs iken yeniden dünyaya gelip gözüm açtım." Süleyman kendisini Kafes'ten çıkarıp tahta götürmek için gelen darussaâde ağasına inanmadı: "İzâlemiz emir olundu ise söyle, iki rek'at namaz kılayım, andan emri yerine getir; sabâvetimizden beri 40 yıldır hapis çekeriz; her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir" dedi ve ağlamaya başladı. "Bunca zamandan beri zelîl ve sefîl, üzerinde bir şey yok, ancak arkasında atlas entari ve ayağında tomak" bulunuyordu. Ağa kendi kürklerinden birini giydirdi, koltuğuna girip tahta oturtmak için 'Arz-Odası'na götürürken hâlâ inanmıyordu; karanlık Arslanhâne'den geçerken "Beni bunda mı öldürürsüz?" diye sızlandı. Ağa, "Behey efendim, niçün böyle buyrursuz, hâşâ ki izâle emrolunmuş ola, tahta oturmağa gidersiz" diye inandırmaya çalıştı, 'Arz-Odası kapısında Bâbussaâde ağası iç-oğlanlarıyla kendisini karşılamak için hazır durmuşlardı. İşte, XVII. yüzyılda mutlak otorite sahibi padişahın düştüğü durum budur.
Sayfa 49 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
‘İnsanlar sevginin öldüğünü söyler ama aslında ölmez. Onu şimdi seviyorsan buradan on yıl sonra da 40 yıl sonra da seversin. Belki farklı ve rengi solmuş bir aşkla. Ama o artık senin bir parcandır. Sen de onun.’
Sayfa 406 - Pegasus Yayınları·Kitabı okudu
Türk ve Japon reformcuların felsefelerindeki farklılık, belki başka hiçbir hususta olmadığı kadar bariz ve karakteristik biçimde yazı meselesinde ortaya çıkar. Basitliği ile öne çıkan ve sadece 28 harften teşekkül eden Arap alfabesi dünyanın en mükemmel ve en yaygın alfabeleri arasında olmasına karşın Türkiye'de bu alfabe kullanımdan kaldırılmıştır. Diğer yandan Japonya, kendi içindeki Romalıların Latin alfabesini kabulü cihetindeki taleplerini reddetmiştir. Japonya reformalardan sonra dahi 46 işaret ve 880 ideogramı barındıran girift yazısını muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Bugün Japonya'da okuryazar olmayan yoktur. Türkiye'de ise Latin alfabesinin kabulünden 40 yıl sonra bile nüfusun yarısından fazlasının okuryazarlığı yoktur. Böyle bir netice, körlerin dahi görebileceği cinstendir.
Alıntı
Biz, tohumlarımızın düşüp çimlendiği yere ömrümüz boyunca bağlı kalırız. Her bitkinin yetiştiği yerde, kökleri erişebildikleri son sınıra kadar her yıl topraktan besin tuzlarını alır ve zamanla toprağı fakirleştirir, kısırlaştırırlar. Bak, benim çevremde benden türeme hiç alıç fidanı var mı? Fakat şu aşağıda 30-40 metre kadar ileride, Dikmen'e doğru, kayaların dibindeki çukurda gördüğün fidanlar hep benim tohumlarımdan türemedir. Onlar benim çocuğum. Bu altımdaki çekirdekleri yaramaz sığırcıklar yemişlerimi gagalarken vakitsiz düşürmüşlerdir ve onların hiçbirinden alıç fidanı yetişmeyecektir. Onun için tohumlarımızın bizden uzaklaşmalarını, besini bol yerlere düşmelerini isteriz.
“Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum," söylemi değerini yitirecek.”
Koridor Yayıncılık·Kitabı okudu