Bögü Kağan da muktedir bir hükümdardı. Çin'de çıkan isyanın bastırılmasında mühim bir rol oynadı. Askerleri bol "doyumluk" elde ettikleri gibi, kendisi de imparatordan değeri çok yüksek hediyeler aldı. Bögü Kağan 762-763 yıllarında söz konusu ayaklanmanın bastırılması için Çin'de bulunduğu esnada Mani dinine mensup Soğdlar ile karşılaştı. Onların telkinleri sonucunda Mani dinini kabul etti. Böylece Türkler'in mühim bir kolu ilk defa olarak Orta Asya'da yabancı bir dine girmiş, Mani dini de ilk ve son defa olarak bir devlet dini olmuştu.
Uygurlar bozkıra birçok bakımdan Çin'in değil de İran halklarının etkisinde kalmış yeni bir uygarlık katmanı getirdiler. Bu gelişmenin bir işareti de Orhon Irmağının kıyısında, Moğolların daha sonra Karakorum'u kuracakları yerde başkent Ordubalık'ın inşa edilmesiydi (Moğollar bu kente Karabalgasun derlerdi). Daha önce örnekleri görülmüş olsa bile, göçebelerin şehir kurması doğal değildi. Şehirler, bütün stratejileri hareketliliğe dayanan savaşçılar için birer engeldi. Ancak Çin'den zorla da olsa öyle büyük bir zenginlik elde edilmişti ki, Uygurların "kalıcı ve müstahkem bir başkent kurmamalarına imkan yoktu." Özellikle Sogdlar memur, mimar ve inşaatçı olarak hizmetlerini sunmak ve ticaret yapmak üzere hemen bu kentte toplandılar. Geleneksel İç Asya kültlerine inananlar, Budacılar ve Nasturi Hıristi yanları varsa da, Uygur hükümdarı ve muhtemelen bir çok Uygur İranlı peygamber Mani'nin (216-276) kurduğu senkretik (yani farklı inançları bağdaştıran) ikici bir din olan Maniciliği kabul ettiler (762). Bir devletin resmen Maniciliği kabul etmesinin tek örneğiydi bu ve yine Sogd etkisine işaret eder. Öncülü Türk devleti gibi Uygurlar da Arami yazısından türeyen Sogd yazısını benimsediler, daha sonra Moğollar ve Mançular da bu yazıyı kullandılar.
"BU KİTABIN YAZARI YUNANLILARIN EN BİLGESİ, MANTIK, FİZİK VE METAFİZİĞİ ORTAYA KOYMUŞ VE TAMAMLAMIŞ OLAN, NİKOMAKHOS OĞLU ARİSTOTELES'TİR. ONLARI ORTAYA KOYDUĞUNU SÖYLÜYORUM, ÇÜNKÜ BU BİLİMLER ÜZERİNE ONDAN ÖNCE YAZILMIŞ OLAN BÜTÜN ESERLER, KENDİLERİNDEN SÖZ EDİLMEYE DEĞMEZLER VE ONUN ESERLERİ TARAFINDAN GÖLGEDE BIRAKILMIŞLARDIR."
İbn Rüşt (Badawi, A., Histoire de la Philosophie en Islam, II, s. 762'den naklen)
İkinci olarak, imparatorluğun siyasî merkezi Irak’a taşındı. Abbâsîler, Şam merkezli Emevî yönetiminin tercih ettiği Bizans kökenli idari model yerine, birçok açıdan Sâsânî idari geleneğini koruyan Mezopotamya merkezli bir yönetim modelini benimsediler.
762 yılında, eski Sâsânî başkenti Medâin’in hemen kuzeyinde yeni bir başkent olan Bağdat inşa edildi. “Tanrı’nın armağanı” anlamına gelen bu Farsça isim, yeni rejimin kültürel yönelimini de sembolize ediyordu.
Gerçekten de Abbâsî yönetimi Sâsânî bürokratik yapısını büyük ölçüde benimsemiştir. Bakanlık kurumları, vergi toplama yöntemleri, unvanlar, saray protokolleri ve hatta şiir ile müziğin himaye edilmesi gibi kültürel uygulamalar büyük ölçüde Sâsânî geleneğini devam ettirmiştir. Bu nedenle Abbâsî Devleti, bazı tarihçilere göre “İslam kisvesi içinde yeniden ortaya çıkmış bir Sâsânî imparatorluğu” görünümü kazanmıştır.
Sözgelimi kendisine sakin bir kimsenin semâ dinlediği zaman niçin sallanmaya başladığı sorulunca, verdiği şu cevap mîsâk-rûh ve semâ ilişkisini oldukça net bir biçimde tasvîr etmektedir:
“Allah Teala ilk mîsâkta insan rûhuna ‘Elestü bi Rabbiküm’ diye hitâb ettiği zaman rûhlar: ‘Belâ’ demişlerdi. O zaman bu sözün semâsından (işitme) hasıl olan zevk ve lezzetler rûhlara sirayet etti, bu sesin tatlılığı rûhların içine doldu. Şimdi bu dünyada musiki dinleyen kimseler onu hatırlarlar da onun için harekete geçerler.”762