Avrupa'nın erken döneminde köylü halk Aziz Augustinus'u hiç okumamıştı. Neredeyse hiçbiri okuma yazma bilmediğinden, Tanrı'nın kelamını anlaşılır şekilde tercüme eden yerel din adamlarına belbağlamışlardı. İsa'nın tanrısallığı veya Teslis'in doğası hakkındaki karmaşık sorulara köylerde rastlanmıyordu. Buralarda insanları ilgilendiren ve rahiplerin de çokça zaman ayırdıkları mevzu seksti. Din adamları erken ortaçağın ahlak polisleriydiler ve cehennemden kurtuluşun, seksten olabildiğince uzak durmaya ve gerektiğinde seksi sınırlı ölçüde yaşamaya bağlı olduğunu öğretiyorlardı. Hıristiyan seks politikasının kaba hatları Augustinus ve Jerome gibilerince çizildi ama beş yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca asıl iş kiliselerin günah çıkarma hücrelerinde yapıldı. Papazların ve tövbekarların çoğu birbirini gayet iyi tanıyordu ama günah çıkarma hücresinin karanlığında komşuluk ilişkileri sona eriyordu. Papazlar günah çıkarma rolünü üstlendiklerinde artık eski dost veya manevi önder değil, tövbekarların kötü amellerini tartıp neticeye bağlayan yargıçlardı. Günah çıkarma ritüeli tövbekarın cinsel yaşamının her ayrıntısını rüyalar, boşalmalar, pozisyonlar, aldatmalar- anlatmasını gerekli kılıyordu. İnsanların neredeyse tüm cinsel faaliyetleri yasak olduğundan bu itiraf işlemi tüyler ürpertici olsa gerek. İtirafı dinleyen papaz, kilisenin iyi cinsel davranışı kötü olandan ayırt etmek için kullandığı "penitential "lere, yani ceza kılavuzlarına başvurarak her günaha belli bir ceza veriyordu. Bu kılavuzlar kilisenin en üst görevlileri tarafından yazılarak, yerel olarak derleniyordu ve bir bölgeden diğerine önemli ölçüde farklılık arz ediyordu. Aralarındaki farklılıklara rağmen hepsinin verdiği temel mesaj şuydu: Her türlü seks kirli ve kirleticidir ama bazı seks eylemleri diğerlerinden
Sayfa 138 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
Dini akademisyenler
Dini akademisyenlere gelince: Birçoğunun inançlarında samimi olduklarını sanmıyorum. Kur'an'ın hangi şartlarda geldiğini, tarih boyunca yönetim biçimleri "Şeriat" olan devletlerin insanlara nasıl kan kusturduklarını bunlar iyi bilirler. Peki o zaman Şeriat'a destek vermeleri, lehinde yazmaları niye? Bunlar da yöneticileri gibi gerek yazılarıyla, gerekse diğer şekillerde bu işten çıkar sağladıkları için, ona toz kondurmuyorlar. Öz olarak, hem işin içinde güya devletin menfaati alileri, hem de şahsi çıkarları söz konusu olduğundan, dine sahip çıkıyormuş gibi görünüyorlar. Şeriat'ın ne olduğunu bilen bir hocanın, kalkıp da kalemini, imkanlarını onun lehine kullanması, aklın, ilmin ve insanları sevmenin işi olamaz. Burada Dostoyevski'nin (Moskova; 1 821-1881) "Delikanlı " aldı romanı hatırıma geldi. Romanında, "Bir kültür, bir sistem içinde doğup büyüyen bir insan, kolay kolay o çerçevenin, o örf adetlerin dışına çıkamaz, yanlış bulsa da cesaret edip onu kıramaz" fikrini belirtmeye çalışıyor. İşte burada delikanlı (cesaretli) olmak gerekiyor. Yine Dostoyevski'nin, "Yeryüzünde tek bir can acı çekerken nasıl mutlu olunur ki" ve Jerring'in, "İnsanoğlu hem kendisinden, hem de tüm insanlardan sorumludur" dedikleri gibi, ben de dini akademisyenlere derim ki, ortalığı ufak tefek çıkarlar için, topluma yararı olmayan görüşlere ve onun destekçileri olan hacılara, hocalara, mollalara, sofilere terk etmeyin, buna göz yummayın; tam tersine büyük oynayın, insanların önünü açmaya katkı sunun. Böylece kendinizi insanlık tarihine yazdırmış olacaksınız.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
821
Kaderin çarkı bir tam dönüş yapmıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kazanmışlardı ama ağlıyorlardı. Hepsi ağlıyordu. Başım arkaya düştü. Gece de pencerelerde bizimle birlikte ilerledi. Yavaşça yaptığımız şey, dönüştüğümüz şeyi serbest bıraktı. Her zamanki gibi öfke kedere dönüştü. Bir saat kadar önce istediğimiz hiçbir şeyin gözümüzden akan bir damla yaş kadar anlamı yoktu. Mahmut yüzünü benimkine yaklaştırarak "Ne?" dedi. "Ne dedin?" Kederli zihnimi uyku doldurmaya başlamışken ve yaralı vücudumdan felakete uğramış ruhum tekrar ayağa kalkmaya çalışırken kanayan dudaklarımın arasından "Umarım ayı kurtulmuştur," diye mırıldandım. "Umarım ayı kurtulmuştur."
Sayfa 821·Kitabı okudu
Resûlullah (s.â.v) şöyle buyurmuştur: "Kurraları (âlimleri) idarecilere meyletmediği müddetçe bu ümmet Allah'ın desteği ve himayesi altında olur." İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, nr. 821 (Hasan-1 Basríden mürsel olarak); Deylemî, Firdevsü'l-Ah- bâr, nr. 7734.
Sayfa 157 - Semerkand Cilt 2·Kitabı okudu
Çelebi Mehmed devrine ait, 821/1418 tarihli bir belgede yer alan sil­sileden Dede Garkın'ın Vefai tarikatına bağlı Garkıniye adını taşıyan başka bir tarikat daha kurduğu anlaşılmaktadır. Bu belgede yer alan şahsiyetlerin el-Garkıni nisbesini taşımaları ve bu durumun Dede Garkın Ocağına men­sup dedelerin elinde bulunan siyadetnamelerle desteklenmesi bu isimde bir tarikatın mevcudiyetini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim, bugü­ne kadar varlığı hiç bilinmeyen bir Garkıniye tarikatının mevcut bulunduğu ve bunun Tacü'l-Arifin Seyyid Ebu'l-Vefa el-Bağdadi tarikatının bir kolu oldu­ğu ilk defa Ahmet Yaşar Ocak tarafından dile getirilmiştir. Vefai geleneğine mensup şeyhlerin çoğunlukla Dede Garkın'ın halifeleri olduğu göz önüne alındığında bu bilgiler, tarikatın Anadolu'da daha ziyade Garkıniye tarikatı vasıtasıyla yayıldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Dede Garkın Ana­dolu'nun bilhassa güneydoğusunda büyük bir nüfuz kazanmıştır. Hacı Bektaş Velıi Vilayetnamesi'nde yer alan bazı ifadelerden kendisi­nin ve dervişlerinin geyik derisinden tac giydikleri anlaşılan Dede Garkın, Türk asıllı şeyhlerin Anadolu'da tasavvufun gelişmesine yaptıkları katkıları ortaya koyan en somut örneklerden biridir. Onun bu kimliği, 13. yüzyılda Anadolu'daki hakim Türk sufizminin sadece Orta Asya kökenli olmayıp, Güneydoğu Anadolu, Suriye yahut Irak coğrafyasında gelişip olgunlaşan bir tasavvuf geleneğinin temsilcileri olabileceğini de göstermektedir. Nitekim Ahmet T. Karamustafa bu görüşü savunmakta ve gerek Dede Garkın'ın ve gerekse halifesi Baba İlyas Horasani'nin her ne kadar köken itibarıyla Hora­san bağlantılı olsalar da tasavvufi gelenek olarak bu bölgeyi temsil etmedik­lerini, daha ziyade yukarıda sözü edilen Irak ve Suriye bölgelerinde gelişen mistik yapının temsilcileri
Sayfa 69·Kitabı okudu
Enes'ten (ra) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir kimsede şu üç özellik bulunursa imanın hazzını duyar: Allah ve Resûlü'nü her şeyden cok sevmek, bir kimseyi yalnızca Allah rızası için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar ona dönmeyi ateşe atılırcasına korkunç görmek. (M165 Müslim, Iman, 67: 821 Buhari, Imân, 14)
Sayfa 362·Kitabı okudu
Din İslam