"Patasana" Ahmet Ümit'in 2000 yılında yayımlanan polisiye romanı. Gaziantep yakınlarında bir bölgede yapılan kazı, 2700 yıl önce yazılmış tabletler.
Günümüz olarak geçen kazı ekibinin yaşadıkları ve 2700 yıl önce Hititler döneminde yaşayan saray yazmanı Patasana'nın tabletlere yazdığı hayatını konu edinen bir roman, peki ortak olan ney; tek kelime ile kötülük.
İyilik ve kötülük, hayat dediğimiz bu süreçte var olan iki şey ve bu ikisininde bulunduğun tek varlık insan. İyi doğar kötü mü oluruz, yoksa zaten doğuştan kötü müyüz, peki kötü olduğumuzun farkında mıyız?
Çocuklar ölüyor, ağaçlar yok oluyor, hayvanlar işkence görüyor tek cümlede farkına vardınız mı, ne kadar kötü olduğumuzun. İlk tablette; ben zalimler çağında yaşayan... diye başlıyor Patasana o çağ hiç bitmiyor Patasana. İşte Ahmet Ümit 'te insanın ne kadar kötü olduğunu bize anlatıyor.
Kitapta sadece kötülük yok elbette aşk var, tutku var, kardeşçe yaşam var, kıskançlık var, kin var.
Ahmet Ümit, Fırat'ı öyle güzel betimlemiş ki tadı damağımda kaldı. Çocukluğumdan kalma, Fırat benim için hep korkuydu, acıydı, ölümdü biz öyle bilirdik ama Mitannuva öyle demiyordu; Gündüzleri sevgilinin gözlerine yansıyan ışıktır, geceleriyse sevgilinin çözülmüş siyah saçları"
Kısacası ne ararsan birazcık var, bulunduğum yörede geçmesi sebebiyle de sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı Patasana.
Teşekkürler..
Mahfi Hoca yine sade ve anlaşılır bir dille her kesimin anlayacağı bir eser ortaya koymuş. Yıllardır bu ülkeye; ülke ekonomisi deyince akla sadece parasal düzenlemelerin gelmemesi gerektiğini, sadece para politikası veya politika faizi ile bu işin düzelemeyeceğini anlatamadılar.
Dünya ekonomisindeki yapısal değişim ve bu değişim sonucunda ülkelerin almış olduğu kararlara kısaca değinen Mahfi Hoca. Türkiye ekonomisinin şu an ki duruma nasıl geldiğini, yapısal reformların neler olması gerektiğini, neler yapılmaması gerektiğini güzel bir dille anlatmış.
Son olarak Mahfi Hoca'nın değerlendirmesi ile bitirelim, bu değerlendirmeyi sayfa sayfa çıkarıp bütün sokaklara dağıtmak gerek.
...geriye giden ülke... Türkiye'nin zaman içinde kısmen ya da tamamen kaybettiği niteliklerin en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz; hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, yürütmenin yargı denetimine tabi olması, kamu kesimi atamalarında liyakatin tercih edilmesi, eğitimde kalite, laiklik, veri güvenirliği, ekonomide istikrar.
...1) Siyasetçiler olası oy kayıplarına yol açabilecek şekilde bu yapısal reformlara girişebilirler mi?
2) Toplum(burjuva) bu şekilde yapılacak yapısal reformların ortaya çıkaracağı faturayı ödemeye hazır mı?
Teşekkürler.. Mahfi EğilmezYapısal Reformlar ve Türkiye
Joseph Murphy 1898 İrlanda doğumlu Amerikalı yazarın 1963 yılında yayınlanan kitabı:
Kitabın temelinde yazar; bilinçaltındaki düşüncenin, dış dünyaya yansıdığını ve bunu telkinlerle kontrol altına alabileceğimizden bahsediyor.
Bunu anlatırken yaşanmış hikayelerden bahsediyor ve fikirlerini bununla güçlendirdiğini düşünüyor. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan, anlattığı hikayelerin ispatlanabilir bir yanı bulunmayan tekrarlarla dolu bir kitap.
Bilinçaltının gücü, gerçekten üzerinde durulması gereken ve çalışmalar yapılması gereken bir alan. Kitaba genel olarak bakıp, yazar gibi pozitif düşünmek gerekirse. Motivasyon olabilecek ve bakış açınızı değiştirebilecek bölümleri de yok değil, dikkatimi çeken bölümleri alıntılar kısmında paylaşacağım.
Yazarın kariyerine bakınca; din bilimi ve ruh bilimi alanında ilerleyen bir din adamı görmek mümkün, bu açıdan düşününce kitabı kişisel gelişim kitabı değil de din-inanış kitabı olarak görmek daha doğru olur diye düşünüyorum.
Yazar gibi uzatmayayım tekrarlarla dolu olan bu kitabın son 40 sayfasını okusam da bir şey kaybetmezdim diye düşünüyorum.
Teşekkürler.
John Steinbeck : "Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir hazırlık niteliğindeydi.” cümlesi ile ifade ettiği romanını, 1952 yılında kaleme almıştır. Kitabı elinize alınca, sayfa sayısına aldanarak yazarın boş cümlelerle kurguyu uzattığını düşünecek ve bir çoğunuz da bitiremem korkusuyla başlamaya korkacaksınız. Bu düşünceleri kafanızdan silip en kısa zamanda okumanızı tavsiye ederim. 1955 yılında Elia Kazan tarafından sözde, sinemaya uyarlanan, kitapla hiçbir ilgisi olmayan filminden de uzak durmanızı tavsiye ederim.
**Buradan sonra yazacaklarım kitap içeriğinden bilgiler içerebilir. (spoi)
Genel olarak Salinas Vadisi'nde geçen, Hamilton ve Trask ailelerinin kuşakları üzerinde kurgulanan romanda "iyinin" ve "kötünün" dansına şahit oluyorsunuz. Hırs, ihanet, şiddet - aşk, sevgi, güzellik... Bütün duyguları bulabileceğiniz karakterlerle dolu bir hikaye. Bu kadar geniş kadroda başrolü bulamıyorsunuz. Herkes kendinden bir şeyler buluyor ve kendi karakterini seçiyor. Ben de unutamadığım iki karakteri belirtmek istiyorum Samuel ve Lee; oturup günlerce sohbet etsinler, ben de bir köşede sessizce dinleyeyim, o kadar sevdim.
İyi ve Kötü bütün mesele bu, yazar da Habil ve Kabil kıssasını konuya dahil ederek karakterlerini şekillendirmiş. Kitabı özetlemek istemiyorum çünkü atladığım her sayfa arkamdan ağlayacak, bahsetmediğim her karakter de bana küsecek gibi hissediyorum.
Bir kaç karakterden bahsetmeden geçmek istemiyorum ama.
Adam: "İyi"nin temsilcisi, saf demek istemiyorum ama anlatacak daha iyi bir kelime bulana kadar bunu kullanacağım. Adam kurulmuş bu düzende yaşayabilmek için çok safsın ve temizsin. Çocukluk dönemin ve askerlik yaşamın kabul edilebilir, fakat aşk öyle bir şey değil be adam (bana sorsan bende anlatamam).
Sen gerçek Cathy'i sevmedin, sendeki Cathy'e aşık
Alain de Botton tarafından, 2000 yılında kaleme alınan kitap; felsefe deyince acaba! diye düşünenler için yazılmış bir kitap diyebilirim. Sade anlaşılır bir dil kullanıp resimlerle de zenginleştirilmiş (bazen gereksiz resimler sunulmuş). Farklı filozofların yaşamından kesitler sunmuş böylelikle daha önce okumadığınız filozoflar hakkında da bilgi bulabiliyorsunuz.
Buradan sonra yazacaklarım kitap içeriğinden ayrıntılar içerir. (spoi)
Ne acıdır değil mi anlaşılmamak? Peki ne kadar canınızı yakar bu? Sokrates'in canını yaktığı kadar yakar mı, diye soracağım ama onun canını hiç yakmadı. Anlaşılmayıp üzerine iftira atılıp baldıran zehri ile ölüme yollandı, kaçabilirdi kaçmadı, kabul edebilirdi etmedi hiçbir şey felsefesinden alıkoyamadı. ''...soluk aldığım sürece herkese doğruyu anlatmaktan asla vaz geçmeyeceğim... evet baylar yüz kere ölmem gerekse bile davranışlarımı değiştirmeyeceğim...'' dedi ve son günlerini yaşamaya koyuldu.
Sokrates ile yapmıştı başlangıcı Botton, daha ilk bölümde ölüm de olsa, sizi teselli edecek felsefe diyordu.
Epikür (Epikuros) ile ''yeterince paraya sahip olmamanın tesellisi'' ni sunuyordu yazar, mutluluğu aradık. En büyük zenginliğin dostluk olduğunu bir kez de Epikuros' tan duyduk ve ne kadar sefil olduğumuz aklımıza geldi. Özgürlük dedi, düşünmek dedi; mutlu olmak için doğal ve gerekli olan şeyler bunlar dedi. Peki ne doğal ne de gerekli olmayan şey için ne demiştir: Şan şöhret - güç :).
Roma yanarken şarkılar söyleyip, gülüyordu Zalim Neron. Annesi, kardeşi derken sıra hocasına gelmişti onun da ölmesini istiyordu, Seneca bunu biliyor ve bekliyordu, kapısı çalındığında buna hazırdı. Eşi Polina buna hazır değildi, dayanamayacağını onsuz bir yaşam süremeyeceğini söyledi ve bileklerini kesmek için izin istedi, Seneca: Bu isteğini sana çok