İbrahim Canik

Gerçekten düşünüyor muyuz?
İnsan bazen durup kendi zihnini seyretmeli. Gün boyunca aklından geçenleri fark etmeye çalışmalı. O zaman çok çarpıcı bir gerçekle yüzleşiyor: Zihnimizden geçenlerin önemli bir kısmı bize ait değil. Bir yerden duymuşuz, bir yerde görmüşüz, birinin öfkesine, bir başkasının korkusuna ortak olmuşuz; sonra da bunları kendi düşüncemiz zannetmişiz. İşte tam burada şu soruyu sormak gerekiyor: Biz gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa sadece zihnimizden geçenleri mi izliyoruz? Çağımızın en büyük açmazlarından biri  burada yatıyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; fakat anlamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes biliyor ama kimse derinleşmiyor. İnsanlık adeta bilgiye boğulmuş ama anlamdan yoksun kalmış durumda. Bunun sebebi ise düşündüğümüzü zannetmemiz, ama aslında düşünmememizdir. Tam da bu noktada Bediüzzaman’ın yaptığı o derin tespiti hatırlamak gerekiyor: “Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebisedir.”   Yani zihindeki bilgi mertebeleri farklıdır ve çoğu zaman birbirine karışır. Bu cümle aslında bize şunu söylüyor: Zihne gelen her şey aynı değerde değildir; her fikir aynı süreçten geçmez; her kanaat aynı sağlamlığa sahip değildir. Bediüzzaman, bir düşüncenin zihne düşmesinden insanın hayatını yönlendiren bir inanca dönüşmesine kadar geçen süreci yedi mertebe ile anlatır: tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad. Bu silsile, sadece bir bilgi teorisi değildir; aynı zamanda tefekkürün anatomisidir. İlk mertebe tahayyüldür. Yani zihne ilk düşen hayal, görüntü, izlenim. İnsan bu aşamada daha çok maruz kalır, üretmez. Bugün sosyal medya, haber akışları, görüntüler ve sloganlar insanı çoğunlukla bu mertebede tutuyor. Henüz düşünce yoktur; sadece bir çağrışım, bir görüntü vardır. Bediüzzaman’ın
Duygu ve Düşünce
BU GÜN OLAN
Önce bir anlatı kuruluyor. Sonra deliller bu anlatıya uygun biçimde seçiliyor, yorumlanıyor veya görmezden geliniyor. Sonra kamuoyu bu anlatıyla besleniyor. En sonunda da yargı, bu süreci denetleyen değil, ona meşruiyet sağlayan makam haline geliyor. Çünkü eğer failin kim olduğu, delilin ne olduğuna karar verme gücü ve soruşturmayı yönlendirme yetkisi aynı merkezde toplanıyorsa, orada hukuk yoktur. Orada yalnızca güç vardır. Hukuk ise o gücün dili hâline gelmiştir. Ve o noktada mağduriyet sadece öldürülmekten, kaybedilmekten, tutuklanmaktan ya da mahkûm edilmekten doğmaz. Asıl mağduriyet, gerçeğe ulaşma yolunun iktidar-makam-güç eliyle kapatılmasından doğar. Bu mantıkta İktidarlar, gerçeği bulmak için değil, gerçeği yönetmek için hareket eder ve ediyor.  Bu çözülmedikçe yalnız dosyalar kapanmaz; adalet çürür, hakikat değersizleşir ve toplum, gücün gerçeğin yerini aldığı bir düzene mahkûm edilir.
Duygu ve Düşünce
GALİBA DÜNYAYI KİBRİN BOZDUĞU MANYAKLAR YÖNETİYOR
Trump'ın 'Hazreti İsa' paylaşımı ortalığı karıştırdı: Seçmeni "Yanlışlıkla Deccal'i seçtik" dedi, apar topar sildi. ABD Başkanı Donald Trump, kendi kurduğu sosyal medya platformu Truth Social'da yayımladığı bir görselle siyasi ve dini bir tartışmanın merkezinde yer aldı. Sosyal medyada paylaşılan ve tepkiler üzerine kaldırılan görsel, Trump'ın kendi muhafazakar seçmen tabanında dahi tepkiyle karşılandı. Olayın merkezinde, yapay zeka ile üretilmiş bir fotoğraf bulunuyor. Söz konusu görselde Trump, ellerinden yayılan bir ışıkla hastane yatağındaki bir hastayı iyileştiren "Hazreti İsa" benzeri bir figür olarak tasvir ediliyordu. Ancak kamuoyunun dikkatini çeken asıl detay, hastayı iyileştiren figürün arkasında yer alan boynuzlu ve şeytani silüet oldu. Görselin şubat ayında başka bir kullanıcı tarafından paylaşılan orijinal halinde bu silüetin yerinde bir ABD askerinin bulunduğu, Trump'ın hesabından paylaşılan versiyonda ise bu figürün montajla değiştirildiği anlaşıldı. MUHAFAZAKAR MEDYADAN ELEŞTİRİLER: "KUTSALLAR İLE ALAY EDİLMEZ" Trump'a yönelik eleştiriler, genellikle kendisine destek veren muhafazakar medya temsilcilerinden de geldi. Fox News sunucusu Riley Gaines: "Bunu neden paylaştığını anlayamıyorum. Biraz tevazu ona çok iyi gelirdi. Kutsallar ile alay edilmez." Daily Wire yazarı Megan Basham: "Korkunç bir küfür. Başkan komik olmaya mı çalışıyor yoksa bir maddenin etkisinde mi bilmiyorum. Derhal Amerikan halkından ve Tanrı'dan af dilemeli." BlazeTV sunucusu Steve Deace ise duruma yönelik tepkisini yalnızca "Hayır" diyerek ifade etti. SAĞLIK POLİTİKALARI VE "ŞİFACI" ROLÜ ÇELİŞKİSİ Eleştirilerin odak noktasında yalnızca dini sembollerin kullanımı yer almadı. Trump'ın yakın zamanda, dar gelirli ve engelli ABD vatandaşlarına sağlık hizmeti sunan Medicaid
Alıntı
BÜYÜKLERİN DEĞİL ÇOCUKLARIN DİLİNE MUHTACIZ
Büyüklerin yorumları cansız ve donuktur. Hayal güçleri ise çoktan onları terk etmiştir.  Savaşın yıkımına tanık olan J.D. Salinger, kendisine birçok travma yaşatan dünyadan nefret etti ve kalbini dünyaya açmaya reddederek inzivaya çekildi. Yıllar sonra savaşın korkunç yüzünü kızına aktarırken: “Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, yanan insan etinin kokusu asla burnundan tamamen çıkmayacak.” dedi. Salinger, Müttefiklerin Avrupa’nın kurtuluşunda verdiği en acımasız savaşlara katılmıştı: 1944’te Normandiya çıkarmaları, ardından Hürtgen Ormanı ve Ardenler Muharebesi gibi.. Salinger ahlaki çöküş ve kaosun ortasında, çocukların masumiyetini bir tür kurtuluş ve teselli olarak gördü.  Çavdar Tarlasındaki Çocuklar, sadece büyümenin acısını ve ergenliğin isyanını değil, aynı zamanda hayatın savaş alanında yaralanan herkeste derinden yankı bulan bir travmanın analiziydi. Romanda Holden Caulfield, çavdar tarlasında oynarken yanlışlıkla uçurumun kenarından düşebilecek çocukları kurtararak, onları büyümenin acısından kurtarmak istediğini söyler. Ancak romanın sonunda, kız kardeşini atlıkarıncada izlerken, “Düşerlerse, bırakın düşsünler.” diye anlıyor. Bu noktada Salinger, hayatın kaçınılmaz olarak sıkıntılarla dolu olduğunu ve bu vahşi dünyada kimsenin yara almadan yaşayamayacağını kabul etmeye başlamıştır. Sovyetler Birliğinde Çözülme Dönemi’nin en önemli filmlerinden biri olan İlyich’s Gate filmi izleyenler hatırlayacaktır. Filmde genç kahraman, İkinci Dünya Savaşı sırasında ölmüş babasının görüntüsüyle karşılaşır. Hayatını nasıl yaşayacağına dair? babasından rehberlik ister. Baba hüzünle gülümser ve “Ben sadece 21 yaşındaydım. Sana nasıl tavsiye verebilirim ki?” diye yanıt verir. Saint Exupery’de savaştan dönmez ancak bu sorunun cevabını Küçük Prens’te verir: İnsan yüreği ile
Hayata Dair
ÇOCUKLARA İYİ DAVRANIN OLUR MU
Büyüklerin yorumları cansız ve donuktur. Hayal güçleri ise çoktan onları terk etmiştir. 
Duygu ve Düşünce