İnsan bazen durup kendi zihnini seyretmeli. Gün boyunca aklından geçenleri fark etmeye çalışmalı. O zaman çok çarpıcı bir gerçekle yüzleşiyor: Zihnimizden geçenlerin önemli bir kısmı bize ait değil. Bir yerden duymuşuz, bir yerde görmüşüz, birinin öfkesine, bir başkasının korkusuna ortak olmuşuz; sonra da bunları kendi düşüncemiz zannetmişiz. İşte tam burada şu soruyu sormak gerekiyor: Biz gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa sadece zihnimizden geçenleri mi izliyoruz?
Çağımızın en büyük açmazlarından biri burada yatıyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; fakat anlamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes biliyor ama kimse derinleşmiyor. İnsanlık adeta bilgiye boğulmuş ama anlamdan yoksun kalmış durumda. Bunun sebebi ise düşündüğümüzü zannetmemiz, ama aslında düşünmememizdir.
Tam da bu noktada Bediüzzaman’ın yaptığı o derin tespiti hatırlamak gerekiyor: “Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebisedir.”
Yani zihindeki bilgi mertebeleri farklıdır ve çoğu zaman birbirine karışır. Bu cümle aslında bize şunu söylüyor: Zihne gelen her şey aynı değerde değildir; her fikir aynı süreçten geçmez; her kanaat aynı sağlamlığa sahip değildir.
Bediüzzaman, bir düşüncenin zihne düşmesinden insanın hayatını yönlendiren bir inanca dönüşmesine kadar geçen süreci yedi mertebe ile anlatır: tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad. Bu silsile, sadece bir bilgi teorisi değildir; aynı zamanda tefekkürün anatomisidir.
İlk mertebe tahayyüldür. Yani zihne ilk düşen hayal, görüntü, izlenim. İnsan bu aşamada daha çok maruz kalır, üretmez. Bugün sosyal medya, haber akışları, görüntüler ve sloganlar insanı çoğunlukla bu mertebede tutuyor. Henüz düşünce yoktur; sadece bir çağrışım, bir görüntü vardır. Bediüzzaman’ın