Stefan Zweig’in Merhamet adlı romanını bitirdikten sonra, içimde uzun süre kalacak bir boşlukla kapattım kitabı. Başlarda, kalınlığı biraz gözümü korkutmuştu. Özellikle ilk 100 sayfa, yoğun betimlemeler ve yavaş ilerleyen olaylar nedeniyle biraz sabır istedi benden. Ama ne zaman ki ortalara geldim, her şey bir tiyatro sahnesi gibi gözümde canlanmaya başladı.
Karakterlerin duyguları içime işleye işleye ilerledi. Okurken kendimi sahnenin tam ortasında, olayların içinde hissettim. Hatta bazı anlarda boğazım düğümlendi, gözlerim doldu. Sayfalar su gibi akmaya başladı. 300. sayfadan sonra zaman adeta kayboldu, 10 dakika içinde koca bir bölüm bitmiş gibiydi.
Zweig yine yaptı yapacağını… Her romanında hissettirdiği derinlik bu kitapta da fazlasıyla vardı. Ama Merhamet, sadece bir duygu değil; bazen bir yük, bazen de iyi niyetle yapılan en büyük hata olabiliyor. Bu kitap bunu çok net gösterdi bana.
Zweig’in kaleminden dökülen her satır gibi, bu roman da yüreğime dokundu. Hüzün bıraktı, düşündürdü, susturdu…
İyi ki okudum.
Keyifli ve derin okumalar dilerim.
—
Stefan ZweigMerhamet
Uzun zamandır bir kitap beni bu kadar sarsmamıştı.
Franz Kafka'nın ‘Babaya Mektup’ adlı eserini okurken, sadece bir mektubu değil, iç hesaplaşmayı, bastırılmış duyguları ve söylenemeyen tüm cümleleri okudum.
Kitabın dili sade ama etkisi derin. Sayfalar ilerledikçe kelimeler gözümün önünden değil, kalbimden geçti.
İtiraf etmeliyim, bir yerden sonra gözyaşlarım kontrolü ele aldı. Kafka’nın hissettirdikleri öyle güçlüydü ki, anlatılan ne kadar kişisel görünse de, sanki insanın kendi iç sesi gibiydi. Anlatmak istediklerini öyle içten ve katmanlı işlemiş ki, kitap 300 sayfa da olsaydı yine soluksuz okurdum. Çünkü bazı kitaplar uzunluğu değil, derinliğiyle okuru içine çeker.
Bazen yalnızlık, bazen anlaşılmama korkusu, bazen de sevgiyle çatışan öfke öyle güzel harmanlanmış ki, insan okurken hem üzülüyor hem de kendini sorguluyor.
Bu kitap, sadece Kafka’yı değil, kendimizi de daha iyi anlamamıza sebep oluyor.
Yalnız hissettiğinde, belki de sadece biri gibi düşündüğünü fark edersin.
İyi okumalar…
Franz KafkaBabaya Mektup
Eşref Saat’i okuduktan sonra elimde bir kitap değil, sanki hayat tecrübesiyle dolu bir büyüğümün sesi vardı. Kitap bittiğinde ise o sesi kaybetmiş gibi hissettim. Her cümlesi o kadar yerli yerindeydi ki neredeyse her satırın altını çizmemek elde değildi.
Şevket Rado’nun sade ama etkili dili, hem düşündürdü hem de içimde sessizce onayladığım birçok duyguyu, düşünceyi kelimelere döktü. Okudukça sadece bir yazarın değil, görmüş geçirmiş bir insanın tecrübeleriyle karşılaştığımı fark ettim.
Keşke sayfa sayısı biraz daha fazla olsaydı diye içimden geçirmedim desem yalan olur. Çünkü bu tür samimi, yol gösterici kitaplara gerçekten çok ihtiyacımız var. Özellikle gençlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Hatta sadece gençler değil; her yaşa, her seviyeye hitap eden, her okulda okutulması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
Eşref Saat, sadece kitaplıkta bir yer kaplamaz; akılda ve yürekte de bir iz bırakır.
Keyifli okumalar
Şevket RadoEşref Saat
Kadınların iç dünyasını sorgulatan ve farkındalık uyandıran bir kitap olarak *Sindrella Kompleksi*, ilk sayfalardan itibaren etkileyici bir başlangıç yapıyor. Kitabı elime aldığımda, özellikle ilk 50 sayfası oldukça akıcı geldi; anlatım dili sade ama vurucuydu. Ancak bir noktadan sonra sanki bir duraksama yaşadım, ilgi biraz dağılmış gibiydi. Yine de bu durum uzun sürmedi. Farklı bir gün tekrar okumaya başladığımda, o beklediğim merak duygusunu yeniden hissettim ve kitap beni içine çekmeyi başardı.
Kitabın en dikkat çeken yönü, sadece bireysel olarak kendimi değil, aynı zamanda içinde bulunduğum toplumu ve çevremdeki kadınları da başka bir gözle görmemi sağlamasıydı. Altını çizdiğim birçok cümle, düşündüklerime tercüman oldu. Bazıları ise farkında bile olmadığım yönlerimi ortaya çıkardı. Yazarın, kadınların bilinçaltındaki bağımlılık eğilimlerini masalsı bir figür üzerinden bu kadar net ve sarsıcı bir şekilde sunması oldukça etkileyiciydi.
Genel olarak baktığımda, *Sindrella Kompleksi*, yalnızca bir kuram kitabı değil; bir aynaya bakmak gibi. Okudukça, içimizdeki sesi duymaya başlıyoruz. Zaman zaman rahatsız edici, ama tam da bu yüzden kıymetli bir okuma deneyimi sunuyor.
Kendime ve çevreme farklı bir gözle bakmamı sağladığı için, bu kitabı her kadının en az bir kez okuması gerektiğini düşünüyorum.
Keyifli okumalar.
Colette DowlingSindrella Kompleksi
Albert Camus’nün Yabancı adlı romanını ilk kez okudum ve açıkçası üzerimde bıraktığı etki oldukça derin oldu. Yazarın sade, duru dili; anlatımı fazlaca süslemeye başvurmadan, doğrudan bir şekilde okuyucuya aktarması beni etkileyen ilk şeydi. Meursault karakteriyle birlikte yaşamı sorgulamak, duyguların alışılmış tepkilerle uyuşmadığı bir dünyaya adım atmak oldukça çarpıcıydı. Onun hayata, ölüme ve toplumsal normlara karşı duyarsız gibi görünen tavrı, aslında daha büyük bir varoluşsal sorgunun yansıması gibiydi.
Kitap boyunca Meursault’nun içinde bulunduğu durumu dışarıdan gözlemlemek, olaylara tepkisizliğini anlamlandırmaya çalışmak, insanı düşünmeye itiyor. Belki de en çok bu yönüyle etkileyici: Hayatın ne kadar anlamsız olabileceği, anlam aramanın bile anlamsız kalabildiği bir düzlemde ilerliyor.
Ancak şunu da söylemeden geçemem; kitabın sonunda bir yarım kalmışlık hissi bıraktı bende. Sanki hikâye bir yere bağlanacakken ani bir kopuş yaşanıyor. Belki de bu da romanın vermek istediği duygunun bir parçasıdır: Hayat gibi, hikâyeler de her zaman tamamlanmaz.
Genel olarak Yabancı, alışılmış düşünce kalıplarını sarsan ve okuyucusunu rahatsız edebilecek kadar gerçek bir roman. Camus’nün felsefesiyle ilk kez tanışan biri olarak, bu kitap bende uzun süre etkisini sürdürecek gibi görünüyor.
Yabancı hissettiren dünyalara, anlam arayanlara...
Keyifli okumalar.
Albert CamusYabancı