Kırmızı Pazartesi Gabriel Garcia Marquez’in okuduğum ilk kitabı. Büyülü gerçeklik tekniğiyle yazılmış, gayet ince bir kitap. Okumadan önce sitede gördüğüm incelemeler karakter sayısı ve isimlerinin ezberlenmesinin zor olması nispetiyle gözümü korkutmadı değil. Lakin okudukça korkmamın yersiz olduğunu fark ettim zira gayet kolay okunan, karakterleri kolay ezberlenen bir kitap oldu benim için. Belki yabancı isimlere ve mebzul karakter barındıran kitaplara aşina olduğum içindir. Bu yüzden gözünüzü çok da korkutmaya gerek yok bence. İncelemenin bu kısmından sonra internetten ve farklı kaynaklardan yararlandığımı belirmekte yarar görüyorum. Ayrıca bu kısımdan sonrası bol spoiler içerir!
Büyülü gerçekçilik tekniğiyle yazıldığından bahsetmiştim; önce bunu açıklamak istiyorum. Büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastik olanın yan yana gelip ortak kurguyu oluşturduğu, düşsel bir gerçekliğin sergilendiği edebiyat anlayışını temsil eder. Bu akım, gelişimini, bahusus Latin Amerikan Edebiyatına borçludur. Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Jorge Luis Borge gibi isimler söz konusu akımın önemli temsilcilerindendir. Okurun bilinçdışını harekete geçirecek yoğunlukta imgelerin kullanıldığı büyülü gerçekçilik, bilinç ve bilinçdışını tıpkı düşte olduğu gibi harmanlar ve yine bilinçdışına düşün sunduğu geniş hareket imkânını imgeler ve semboller aracılığıyla benzer oranlarda sunar. Büyülü gerçekçi eser, bilinç ve bilinçdışı arasındaki hem çok yakın hem de çok uzak olan mesafeyi benzer şekilde okur ve yazar arasında oluşturur. Yazar eserine yorum katmadan okuruna iletmek zorundadır. Onun esere ilişkin izlenimine ve eserdeki iletiyi algılayışına müdahale edemez. Yer yer kitle psikolojisi ve bireysel psikolojinin ön plana çıktığı bu eser, herkesin işleneceğini bildiği ama engellemek için
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’dan sonra en çok ilgi gören ikinci kitabı diyebiliriz Kuyucaklı Yusuf için. Kitap, öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali’nin ilk romanı olması açısından önemlidir. Küçük yaşta yetim kalan Yusuf’un hikayesini anlattığı bu kitapta çeşitli toplumsal adaletsizlikleri de gözler önüne serer Sabahattin Ali. Peki, bu romanın aslında tamamlanmamış bir serinin ilk kitabı olduğundan haberiniz var mıydı?
&& Bu kısımdan sonrası romanın gidişatı ve sonu hakkında önemli bilgiler içerir. Kitabı henüz okumayanların bu kısmı okumaması tavsiye edilir. &&
Romanın sonuna baktığımızda yazar bize net bir son vermez, Yusuf’un Muazzez’i gömdükten sonra yeni bir hayata doğru yürüdüğünü belirtir. Bu bakımdan romanın sonu, yeni bir başlangıca göz kırpar.
‘’Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü. içindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.’’
Bir diğer konu Yusuf’un roman boyunca bir yere ait olamamanın, hayatta ne işe yaradığının sorgulamasını yapması, ama bu sorulara bir cevap bulamaması. Muazzez, kitabın nihai yazılma amacı, Yusuf’un hayatının nihai anlamı değildir. Bunu da, Muazzez’in Yusuf’un hayatındaki yeri ile ilgili şu cümleden anlıyoruz:
“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları doldurabilecek mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. (…) Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını
Kuyucaklı YusufSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 2025210,6bin okunma
Rüzgar Gibi Geçti, tuğla gibi görünümüne rağmen çok kısa bir sürede bitirdiğim, okurken çok keyif aldığım, favorilerim arasına giren nadide eserlerden biri oldu. Bir etkinlik sayesinde okuma şansına eriştiğim bu kitaba inceleme yazarken nereden başlayacağımı da tam olarak kestiremiyorum, mazur görün efendim. Aslında karakterler, kitabın akıcılığı ve olay örgüsü hakkında söylenecek çok şey var fakat ben onlara değinmeden kitapta en çok ilgimi çeken ve ziyadesiyle araştırma yapmamı gerektiren bir konuyla direkt giriş yapmak istiyorum: Amerikan İç Savaşı, namıdiğer Kuzey-Güney Savaşı. Öncelikle yazarın Güney'i savunması ve zencilerin köle olarak kalma fikrinin propagandasını bol bol yapması dikkatimden kaçmadı. Fakat konuyla ilgili okuduğum kitap ve araştırmalar farklı bir boyutu görmemi sağladı. İyisi mi 1861-65 yılları arasında yapılan Kuzey-Güney savaşının iç yüzünü gelin birlikte görelim.
Kuzey-Güney savaşı, zencileri köle yapmak isteyen kötü güneyliler ile onları özgür kılmak isteyen iyi kuzeyliler arasında olmuş gibi gösterilir. İngilizler, Amerika'daki sömürgelerinde, özellikle tütün ve pamuk tarlalarında bedava çalıştırmak için durmadan Afrika'dan bu ülkeye zenci köleler getiriyorlardı. Zenci nüfusun giderek artması, Amerikalı beyazlarda bir zenci isyanı korkusunu tetikliyordu. Bunun için, daha 1760'da bazı güney eyaletlerinde senatolar, köle ithalatını durdurmaya çalıştılar. Fakat İngilizler buna müsaade etmediler.
Kuzeyliler elbette köleliğe karşı oldukları ya da insan sevgisiyle dolu oldukları için savaşa katılmadılar. Aslında zenci düşmanlığı kuzeyde güneydekinden daha fazlaydı. Çünkü güneyde pek çok beyaz, zencilerle hayat içinde beraber oluyordu.
Halbuki güney, tarıma dayalı bir ekonomiye, kuzey ise Avrupa ile sanayiye dayanan bir ekonomiye dayanıyordu.
Öncelikle, başlamadan önce kapitalistler bi geri çekilsin çünkü bu kitap sosyalizmin kapitalizmle savaşı ve kapitalizmin toplum üzerindeki etkisi üzerinedir.
Kitap, Avis Everhard’ın kocası Ernest Everhard’ı anlattığı, “Demir Ökçe” denen oligarşinin işçi sınıfını, halkı nasıl ezdiğini, onların üzerinden zengin olup, yönetimi ele geçirip yine onlara köle muamelesinde bulunduğu bir dönemi anlatır. Kitap distopya edebiyatını öncüsü olarak anılıyor ve George Orwell’i 1984 kitabını yazma konusunda etkilemiş, ona ilham kaynağı olmuştur. Tıpkı 1984’deki Okyanusya’nın vatandaşlarını ezmesi gibi bu kitapta da Demir Ökçe halkı ezmek, onlar üstünden zenginliklerine zenginlik katma amacındadır. Kitapta azınlık zenginler dünyayı yönetecek güce sahiptir -ki günümüzle kıyasladığımızda kitapta anlatılanların bizim yaşadıklarımıza ne kadar yakın olduğunu görmek hayli korkutucu ve düşündürücü. Sanırım tam da bu yüzden bazıları için bu kitabı okumak zor olabiliyor. 1984 bilim-kurgu içeriğiyle sindirmesi kolay bir kitapken Demir Ökçe’nin içinde hiçbir bilim-kurgu ögesi olmaması, gerçek insanlardan, gerçek ülkelerden, konumlardan bahsetmesi, bu distopyanın gerçeğe ne kadar yakın olabileceğini okuyucuya gösteriyor. Jack London’ın ileri görüşlülüğüne hayran olmamak elde değil. 1907 değil de 2007 yılında yazılmış bir kitap okuyorsunuz sanki. FBI’ın kuruluşunu, 1.Dünya Savaşı’nı ve ilk sosyalist devletlerin uzun ömürlü olmayacağını, önünde sonunda kapitalizmle yönetileceğini tahmin ettiğini görebiliyoruz.
İroniye bakın ki London’ın tekelleşme ve kapitalizmle ilgili uyarıları insanlara yeterince ulaşamamış olmalı ki kitapta anlatılanların hemen hemen aynısını yaşıyoruz. Kitabın edebi bir dili ve karakterlerin derinliği olmadığı açık fakat politik bir kitap ve sosyalizm öğreticisi olarak
Demir ÖkçeJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202519,4bin okunma
Bu kitap bana en sevdiğim şarkılardan biri olan "Alışırım Gözlerimi Kapamaya" yı hatırlattı okurken. Kırmızı ışıkta beklerken aniden kör olan bir adam ve körlük salgınının bütün ülkeye yayılması, sonrasında oluşan yıkım ve uygarlığın çöküşü... Ama bu insanlar zifiri bir karanlığa değil, süt gibi bir beyazlığa gömülüyorlar. Kitabi okurken sık sık gözlerimin varlığına şükrettim, sık sık ben de gözlerimi kaybetsem ne olur acaba diye düşündüm. Ama kitap ilerledikçe anladım yazarın ne anlatmaya çalıştığını, "asıl körlüğün" başından beri bizimle olduğunu ama bizim onu göremeyecek kadar kör olduğumuzu. "Biz zaten kördük, gördüğü halde görmeyen körler..." diyor yazar. Yanıbaşımızda donan insanlar varken, sıcacık evinde oturan biz körler... "Sen her şeye gücü yeten değil misin? Neden bu sefaleti durdurmuyorsun?" Diye Tanrı'ya yakarıp, bu sefaleti bizim de durdurabileceğimizi görmeyen körler... İhtiyacımızdan fazla parayı, yemeği görmek istemeyip mallarımıza sıkı sıkı tutunan biz körler! Asıl kör biz değil miyiz, sorarım size?
"Aslında körlük, umudun bittiği bir dünyada yaşamaktı." Hâlâ umut var mı dersiniz? Asırlardır kör olan bu insanlık, bir gün açar mı gözlerini? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, umut etmeye devam etmek, tamamen körlüğe batmamak için.
"Tertemizdi sanki dünya, gözlerimi açtığım anda
Hiç düşünmeden inandım, masal tadında yarınlara
Yalanlar ortasında kaldı tüm çocukluk anılarım
Çizgi romanların dışında bir kahraman bulamadım
Toz pembe olmasaydı keşke tüm rüyalarım
Hep sorular sordum ama cevaplarını alamadım
Hep yalan söylenmiş hep yalan
Kavuşamadı hiç ayrılanlar, masallar gerçek olmadı
Aşık olduğum sokaklarda kimseler konuşmadı
Ama şehir hiç susmadı hep ağladı hep ağladı...
Son bir umut verse biri
Ve güzel olacak bir gün her şey dese
Ben