Varoluşun bir amacı olabilecekse bu acı çekmektir, insan en çok kendine ağırdır ve düşünmenin laneti üzerimize olmuştur...(fakat bunu yol'a dönüştürmek eriyen zamanda mümkün değil midir?)
En güçlü olduğumuzu sandığımız,dünyalar yarattığımız, odacıklarında kaybolduğumuz zihin sarayımızı yıkan yine tam olarak hissedilen o güç değil mi? Zırhlar bürünsekte en başında elmanın kurdu içinden yaratılmıyor mu? Yani o en güvenilen tek kalemiz sonunda tuzla buz olmuyor mu?..
Kurtuluşumuz, aydınlığımız sandığımız; aklımız, düşüncelerimiz, fikirlerimiz bizim tam olarak çıkmaz sokaklara düşmemize neden olan, gps'imizi saptıran o çıkmaz yollar değil mi?
Peki hâl böyleyken bu alacakaranlıkta bir yol bulunur mu? Ya da varsa nasıl bulunur?
Düşünmek acı çekmekse, çekilen acılarla keskinleşen sirkemizin (düşüncelerimizin) küpüne zarar verme ihtimali de yok mudur? Bu zarar en güçlü gördüğümüz yerde bizi en savunmasız bırakan bir yara olmaz mı?
Hiçbir şey kesin değilken ve tüm mutlaklar muğlaklaşmışken içine süzüldüğümüz, bizi daha da derinlere çeken boşluğumuzla nasıl yüzleşiriz?
Emil Michel Cioran bizi kitabıyla hem bu karanlığa kendi çapında olabileceği en şairane şekilde çağırmış hem de dört bir yandan kuşatan cevapsız sorularla ruhumuzu daha da sancılı bir boşluğa bırakmamıza neden olmuştur. Çünkü ona göre düşünmek bir kurtuluş, bir çıkış kapısı, insanı yücelten bir sıçrama noktası değil aksine yaşanan belki de en estetik yenilgidir...
Düşmeye, dağılmaya, yenilmeye... Düşüncelerin Günbatımı
Bazı kitapları okumaz , onlara çarparız. Benim için bu sabah tam olarak böyle başladı 2 saat bir boşluğum vardı," İncecik kitap, vaktim de var, biraz bakarım", diye elime aldığım o iki saat, hayatımın en sarsıcı yolculuklarından birine dönüştü ,yerden yere vurdu .
Kadın hiçbir cümleyi sansürlemeden yazmış. Ne bir nezaket maskesi var,ne bir başkası ne der kaygısı... O kadar olduğu gibi ki okurken insanın kemikleri sızlıyor.Kendimi bulduğum kitaplardan birisi oldu . Ben de duygularını kendisi gibi pek saklayan biri değilimdir, zaten insanlar neden duygularını saklar buna bir türlü anlam verememişimdir,ama en doğrusunu onlar yapıyorlar gibi ... İnsan bazen kendisinden kaçar ya da kaçacak yer arar ama bu kitap ona yer bile bırakmamış; her cümlede bak sen de tam olarak böylesin diyor . İncecik bir kitaba nasıl böyle bir dünya sığar anlam veremedim . Kitap için bir inceleme yazmak istedim ama incelemeye bile mecalimi bırakmayan bir kitaptı... Şu an kendi iç dünyamın uçurumunda buz gibi olan kahvemi içiyorum.
Eski BahçeTezer Özlü · Yapı Kredi Yayınları · 20181,317 okunma
Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır.İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. Ya da kendi kendine kanıtlamak için.Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalım yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir.
Yasalar koymak, işleri düzeltmek, kolaylaştırmak hep yanlış ve kötü sonuçlandı. Herkes kendi yolunu arasın. Yol topluluk içinde karşılıklı sevgiye çıkar.
Bazen bazı anlarda kalmak isteriz ya da o hissi dondurmak isteriz... Zamanın akıp gitmesine, sokakların o bildik kalabalığına inat; her şeyi bir saniyeliğine sessize alma arzusudur bu. Çünkü bilirsiniz, hayat bazen önünüze öyle bir an bırakır ki, o anın içinde ne kadar kalırsanız dünya o kadar dışarıda kalır.
Ben biraz da bu yüzden bir duygu koleksiyoncusuyum. Günün sıradan koşturmacasında herkesin geçip gittiği o puslu, estetik ve biraz da melankolik anları toplayıp ruhumun bir köşesinde saklamayı severim.
Çünkü bazen bir an'a bakıp kalmak, sadece o dakikayı izlemek değildir. O, zamanın akmadığı o şeffaf odada, dünyanın tüm gürültüsünden uzakta, sadece o anın yaydığı o tuhaf ve güzel frekansı solumaktır.
Tam o kareye kilitlenmişken, hani sabah uyanır uyanmaz aklına düşen ve gün boyu dilinden düşmeyen o şarkının en sevdiğin nakaratı tam o saniyede fonda çalmaya başlar ya... İşte o an göğsünde uyanan heyecan tam olarak öyle bir şey. Sanki balkondan elini uzatsan gökyüzündeki o en uzak, en parlak yıldıza dokunabilecekmişsin gibi bir yakınlık... Ya da tam kafanı çevirdiğinde, gökyüzünü kaplayan o simsiyah, ağır bulutların bir saniyede dağılıp arkasından ansızın beliren rengarenk bir gökkuşağının odanın içine doğması gibi. Beklenmedik, telaşlı ve bir o kadar da cuk oturan bir an. O an sadece o karede, o şarkının tam o nakaratında ve o gökkuşağının altında asılı kalırsın.Şimdi eve doğru yürürken adımlıyorum bu satırları. Bir taraftan uzaktan uzağa gök gürlüyor, bir taraftan ilk iri yağmur damlaları caddenin tozuna düşmeye başlıyor. Ama içimde dondurduğum o anın sıcaklığı, dışarıdaki bu serinliğe kafa tutuyor.