Farfallina

Farfallina
@La_Petite
Libre penseur “Whose Life Is it Anyway?”
Dostoyevski’den Nietzsche’ye Varoluşun Eşiğinde: Başkaldırı
10/10
·360 syf.·
2026 42. kitabı
Başkaldıran İnsan , Albert Camus’nün düşünce evreninde yalnızca bir felsefi inceleme değil, aynı zamanda modern insanın ruhuna tutulmuş sert bir aynadır. Bu eser, varoluşun anlamsızlığı karşısında insanın nasıl bir tavır geliştirdiğini sorgularken, başkaldırıyı yalnızca bir tepki değil, bir varoluş biçimi olarak ele alır. Camus’nün temel sorusu açıktır: İnsan, anlamsız bir dünyada nasıl yaşamalıdır? Ve daha da keskin olanı; Başkaldırı, insanı özgürleştirir mi, yoksa onu yeni bir esarete mi sürükler? Camus’nün düşüncesi, Absürdizm ile başlar ama orada kalmaz. Absürdün farkına varan insan ya intiharı seçecek ya da yaşamaya devam edecektir. Camus için tek onurlu yol, yaşamayı seçmek ve buna rağmen başkaldırmaktır. Ancak bu başkaldırı, yıkıcı değil, sınır koyan bir başkaldırıdır. İşte tam da bu noktada, Camus’nün kitabı bir felsefe tarihine dönüşür. Bu kitabı okurken başkaldırının izini sürer, aynı zamanda insan düşüncesinin karanlık ve aydınlık yüzleriyle yüzleşiriz. Bu yüzleşmeyi de burada bazılarına örnek vereceğim filozofların izlerini takip ederek yaptırır bize Camus. Camus, Max Scheler in “hınç” (ressentiment) kavramını merkeze alarak başlar. Scheler’e göre hınç, güçsüzlüğün içe dönük zehiridir; biriken ama dışa vurulamayan bir öfke. Camus ise bu noktada keskin bir ayrım yapar. Hınç, edilgendir; başkaldırı ise etkin. Hınç, sahip olunmayanın acısıyla yaşar; başkaldırı ise sahip olunanın savunusudur. Bu ayrım, varoluşun temel bir gerilimini açığa çıkarır. İnsan, ya eksikliğin zehriyle kendini tüketir ya da varlığının sınırlarını savunarak dünyaya karşı çıkar. Camus’nün başkaldıranı, “daha fazlasını isteyen” değil, “olanı koruyan”dır. Bu nedenle başkaldırı, aynı zamanda bir ölçü arayışıdır. Bu ölçü meselesi, en çarpıcı biçimde Fyodor Dostoyevski nin Karamazov Kardeşler eserinde somutlaşır. İvan
Felsefe
Başkaldıran İnsanAlbert Camus · Can Yayınları · 20153,279 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Benim Adım, Kunta Kinte
10/10
·495 syf.·
2026 18. kitabı
Onu ilk kez Amerika’da“Roots” adlı dizide izlemiştim. Amerika’da klasik dizi ve filmler yayınlayan MeTV ekranında karşıma çıkan bu hikâye, hafızama kazınan sahneleriyle beni yıllar sonra romanına götürdü. Dizide –ve elbette romanda– en unutamadığım an, Kunta’nın kaçışı ve yakalandıktan sonra ismini inkâr etmeye zorlandığı sahnedir. “Senin adın Toby, tekrar et.” derler. O ise her defasında, her kırbaç darbesinde biraz daha parçalanarak ama bir o kadar da dimdik: “Benim adım Kunta Kinte.” diye cevap verir. İnsanın adının elinden alınması, yalnızca bir kelimenin değil, bir geçmişin, bir kültürün, bir varoluşun silinmesidir. Kunta’nın direnişi, tam da bu yüzden, bedeninin değil ruhunun mücadelesidir. Romanın yazarı Alex Haley, daha önce Malcolm X’in hayatını kaleme almış bir isimdir. Bu kez yönünü dışarıya değil, kendi içine; ailesinin köklerine çevirir. Yüz yıldan fazla süren bir kölelik geçmişinin izini sürer. Bu iz, onu Gambia’ya kadar götürür. Aile soy ağacının tepesinde, 1750’lerde yaşayan en büyük dedesi Kunta Kinte vardır. Genç yaşta kaçırılır, zincirlenir, gemilere bindirilir ve henüz devlet bile olmamış bir kıtaya, İngiltere’ye bağlı kolonilere köle olarak satılır. Kökler, tam da bu noktada, yalnızca bir ailenin değil Amerika’nın gerçek hikâyesine dönüşür. İlk köle gemileri kıyılara yanaştığında ortada “Amerika Birleşik Devletleri” yoktur; İngiliz kolonileri vardır. Bağımsızlık savaşına giden süreçte Afrika’dan getirilen kölelerin emeğinden, hatta bedenlerinden yararlanılır. Ancak savaşın sonunda özgürlük söylemi beyazlar için geçerlidir; siyahlar için değil. Özgürlük ideali, onların zincirlerini çözmez. Romanda aktarılan yasalar, bir dönemin sistematik vahşetini gözler önüne serer. Beyazların köleleri öldürmesi yasal haktır. Kaçarken yakalanan köle üzerinde
KöklerAlex Haley · Altın Kitaplar · 1979354 okunma
Aşk Ne Acıdır Ne Mutluluk: Aşk Bir Hatırlatıcıdır
9/10
·112 syf.·
2025 244. kitabı
Duras, aslında bu kitabı filmin senaryosu olarak kaleme alıyor; yani “filmden uyarlanmış bir roman”dan çok, edebiyatla sinemanın iç içe geçtiği bir metin okuyorsunuz. II. Dünya Savaşı sonrası travma, bireysel ve kolektif hafızayı çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Filmin yönetmeni Alain Resnais’dır. Ödüllü bir yönetmen olan Resnais, özellikle Cannes’da büyük etki yaratmıştır. Fransa’da çok saygı duyulan, entelektüel bir yönetmendir.Popüler olmaktan çok öncüdür.Hafıza, zaman, bilinç temaları onun imzasıdır denilebilir. Bu film de bir hafızanın yansımasıdır. Hiroşima Sevgilim, yüzeyde kısa süreli bir aşk hikâyesi gibi görünür;Fransız bir kadın ve Japon bir adam, Hiroşima’da birkaç gün süren bir ilişki yaşar.Ama asıl mesele bu ilişki değildir. Film ve kitap şu soruları sorar bize: “Her şeyi unutmak mümkün mü?” “Yaşanan acılar gerçekten geçmişte kalır mı?” Kadının Fransa’da, savaş sırasında yaşadığı yasak aşk (Alman bir askerle) ile Hiroşima’nın atom bombası travması üst üste bindirilir. Bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında sürekli bir yankılanma vardır.Burada aşk; Kesinlikle “Kurtarıcı” değildir. Tarafları da mutlu sona götürmez. Hatta bazen bir hafıza tetikleyicisidir. Savaşın geride bıraktığı enkaz bir kolektif hafızadır. Bu hafızayı taşıyan toplum değil, aynı zamanda bireyler de küçük hatırlatıcılarla belleklerinden yaşananları silemezler.Bu açıdan filmin senaryosu son derece olgun, zarif ve acı bir aşk anlatısıdır. Yazar senaryoda şiirsel,tekrarlarla dolu bir dil kullanmıştır. Bu üslup aynı zamanda bilinç akışı hissi verir. Bununla birlikte yazar bu eserle sinemaya, ne sadece bir aşk filmi,ne de sadece bir savaş filmi kazandırmıştır. Şöyle ki bu film,hafızanın sinemasıdır. Bu film bana aynı zamanda “Casablanca”, Günden Kalanlar (The Remains of the Day),
Film
Hiroşima SevgilimMarguerite Duras · Can Yayınları · 2011705 okunma
Bir ihtimal daha var; O da…
10/10
·317 syf.·
2025 233. kitabı
Scott’a göre tahakküm, yalnızca açık baskı değildir; aynı zamanda görünmez bir tiyatrodur. İktidar ve iktidara maruz kalanlar, “resmî metinler” ve “gizli metinler” üretir: Resmî metin;İktidarın önünde sergilenen rıza performansıdır.Gizli metin ise ;Baskıya maruz kalanların kendi aralarında kurduğu, alay, dedikodu, sabote etme gibi düşük yoğunluklu direniş pratikleridir. Scott, kitapta en zevk alarak okuduğum kuramcılara da sıklıkla atıf yapar. Kendi teziyle karşılaştırmalarla örneklendirir. Bu kuramcılardan bazılarıyla giriş yapacak olursam; Weber’in otorite tipolojisi (karizmatik, geleneksel, yasal-ussal) Scott’ta bir “performans alanı”na dönüşür. Weber’de otorite, meşruiyet kategorisiyle açıklanırken, Scott için meşruiyet çoğu zaman bir maskedir; köylünün efendisine duyduğu saygı, çoğu zaman sahnelenmiş bir itaattir. Böylece Scott, Weber’in iktidar analizine “çift yüzlülük” kavramıyla bir antropolojik derinlik ekler. Foucault’nun iktidarı her yere sızan, mikro ilişkiler içinde üreyen bir güç olarak yorumlamasıyla Scott’ın yaklaşımı arasında bir akrabalık vardır. Ancak fark şudur:Foucault’ya göre; Direniş, iktidarın olduğu her yerde potansiyel olarak vardır ama çoğu kez söylemseldir. Scott’a göre ise;Direniş, söylem öncesi ve gündeliktir; çalı çırpı götürmek, işi yavaşlatmak, laf sokmak gibi mikro eylemler üzerinden somutlaşır. Scott, Foucault’nun soyut ve söylem merkezli analizini “toprakla temas eden” bir ampirik düzeye indirir. Kitapta ideolojik hegemonya, Gramsci’nin çerçevesi üzerinden düşünülebilir: Gramsci’ye göre; İktidar yalnızca zorla değil, aynı zamanda rıza üreterek işler. Peki rıza nasıl üretilir? Gramsci’ye göre rıza, egemen sınıfın ideolojik aygıtlarıyla üretilir. Ancak burada Scott’un bir itirazı vardır, -ki kitabın en kritik tezlerinden biri de bu
Sosyoloji
Tahakküm ve Direniş SanatlarıJames C. Scott · Ayrıntı Yayınları · 199567 okunma
Aslında Çoğumuzun Hikayesi: Parçalanmış Benlik
Puan vermedi·532 syf.·
2025 207. kitabı
Sybil, 1973’de Flora Rheta Schreiber tarafından yazılmış biyografik-belgesel nitelikli bir romandır. “Sybil Isabel Dorsett” takma adıyla anlatılan genç bir kadının çoklu kişilik bozukluğu (Dissociative Identity Disorder – DID) ile mücadelesini işler. Sybil’in gerçek adı Shirley Ardell Mason’dır. 1950’lerde psikanalist Dr. Cornelia B. Wilbur tarafından tedavi edilir. Yazar Dr. Wilbur’un davetiyle Sybil’in hikâyesini kaleme almıştır . Çoklu kişilik bozukluğu ,ancak 1980’de DSM-III’e resmi tanı olarak girdi. Yani Sybil vakası, bu bozukluğun dünya çapında tanınmasını sağlayan “öncü vakalardan” biridir. DID henüz kurumsallaşmamış bir tanıydı, dolayısıyla Sybil vakası “örnek vaka” haline geldi. Freud’un psikanaliz yorumu üzerinden bilinçdışı, bastırma, savunma mekanizmaları Sybil’in farklı kişilikleri, “parçalanmış benlik” kavramıyla uyumlu görüldü. Sybil romanı, okura yalnızca bir kadının ruhunun derinliklerine değil, aynı zamanda insan ruhunun ne kadar kırılgan, aynı zamanda ne kadar dirençli olduğunu hatırlatıyor. Roman, Sybil’in on altıya bölünmüş kişilikleriyle yüzleşmesini anlatır. Sybil’in hikâyesinde en çarpıcı noktalardan biri ise annesiyle olan ilişkisi. Şiddet, korku ve istismar, onun zihninde farklı kimliklere bölünerek hayatta kalma stratejisine dönüşür. Şizofren Anne figürü, romanda hem bireysel hem de toplumsal bir travmanın sembolü haline gelir. Sybil hem bir belgesel metin hem de edebî bir kurgu gibi okunabilir. Ruhun kırık parçalarını onarma çabası, aslında hepimizin hikâyesine dokunan evrensel bir tema. Kim olduğunuzun, nerede doğduğunuzun, hangi aidiyetlere sahip ya da sahipsiz olduğunuzun; bir evinizin, bir yuvanızın bulunup bulunmadığının aslında bir önemi yoktur. Ruhunuzu paramparça eden istismar ve şiddet, geriye onarılamaz bir hikâye
Psikoloji
SybilFlora Rheta Schreiber · E Yayınları · 2001575 okunma