Fyodor Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" adlı romanının başkarakteri olan Raskolnikov, yoksul bir hukuk öğrencisidir. Hukukun temel görevlerinden birinin "halka zarar veren insanları yok etmesi" olduğunu savunan Raskolnikov, bu ilkeden aldığı yetki ile tefecilik yapan bir kadını öldürmeye karar verir. Ancak cinayet esnasında planlamada olmayan bir durum gerçekleşir ve cinayete şahit olan masum bir insanı da tefeci ile birlikte öldürmek zorunda kalır. İşte kitap, tam anlamıyla bu olayın üzerine başlar. Raskolnikov artık kendini sadece toplum için savaşan bir süper kahraman olarak değil, aynı zamanda masum bir insanı öldüren katil olarak da tanımlamak zorundadır.
Kitap, Raskolnikov'un iç dünyasında gerçekleştirdiği tartışmalar ve cinayetin katilini arayan polis memuru P. Petroviç'in katili arayan çalışmaları ile sürerken sahneye Sonya çıkar. Sonya, Raskolnikov'un sadece kız arkadaşı değil, vicdanı da olur. Onun işlediği günah ile yüzleşmesini sağlar. Raskolnikov vicdanının sesiyle bütün günahlarını itiraf eder ve Sibirya'ya bir hapishaneye sürgüne gönderilir. Sonya da onunla birlikte Sibirya'ya gider. Raskolnikov burada Sonya'nın da yardımıyla bütün ruhunu kötülüklerden arındırır ve adeta yeniden doğar…
Dostoyevski bu hikayesi ile okuyucuya şu mesajı verir:
"Akıl (nefs) birçok suçu normalleştirip bizi kendimizin masum olduğuna inandırabilir ancak bu çoğu zaman bir çarpıtmadır. Bize her zaman doğruyu söyleyecek olan yalnızca vicdanımızdır. Vicdan; adeta bizim içimizde yaşayan bir Tanrı'dır; Akıl (Nefs) ise bir şeytandır. O halde şeytanın hilelerine değil, Tanrı'nın gerçeklerine inanın."
"Teolojik Çözümleme"
Suç ve Ceza’nın -gerek muhtevası gerekse illeti bakımından- psikolojik çözümlemelerden vücuda geldiği düşünülür. Bizce bu, sadece bir yakıştırmadır ve acele verilmiş bir hükümdür. Üstelik sığ bir kanaatten husule gelmiş basit bir düşüncedir de. Zira eser -felsefi bir problemi kaynak alması hasebiyle (bizce)- psikolojiden çok daha din felsefesi alanına dahil edilebilir bir ideye sahiptir.
Nihayetinde eserin kurgusu, teolojik bir probleme verilmiş teolojik bir cevabın pratik hayata adapte edilmesiyle oluşmuştur. Bu yönüyle insandan, ciddi bir soruya verilmiş ciddi bir cevabı -vicdanına danışarak- tartmasını ister.
Peki bu problem nedir ve bu probleme nasıl bir cevap verilmiştir? Gelin hep beraber en başından meseleyi tetkik edelim.
...
İnsanlığın, düşünme becerisini kazandığı günden beri, düşünce ve inanç dünyalarına ısrarla hükmeden en eski olgu Tanrı’dır. Tanrı, düşüncenin ve inancının arkhesidir/ilk ilkesidir.
Dolayısıyla insan, Tanrı olmaksızın ne varlığı anlamlandırabilir ne de varlığın bilgisine ulaşabilir. Ya da ilk başlarda böyle kabul ediliyordu.
Hali sebepten kadim dönemdeki bütün zihni faaliyetler, -yani düşünce ve inanç- Tanrı üzerine bina edilmişti.
Bu kabulün nihai sonucu olarak Tanrı, doğru ve yanlışın ölçütü, varlığın kaynağı, hukuki normların en temel normu, erk, dolayısıyla hukukun meşruiyeti, dahî devletin de varlık sebebiydi.
Yani tabiri caiz ise kadim dönem için tanrı, hangi taşı kaldırsanız altından çıkan şeydi. Hatta bununla da yetinmeyip kaldırdığınız o taş da, taşı kaldıran siz de tanrı olmak zorundaydınız. Bu durumu aksi hem düşünceye hem de inanca mugayir kabul edilirdi.
...
Fakat yakın dönemde insanlık -farklı ve belki de haklı gerekçelerle- Tanrı ile olan irtibatını kesmeye niyetlendi. Bu durumun doğal bir neticesi
Mezhep’e bağlı olmak ehliyet ile alakalı bir durumdur. Eğer kişi, kendisi içtihat edecek donanıma sahip ise yani kaynaklardan nasıl hüküm çıkartacağını biliyor ise elbette mezhebe bağlı olmak onun için gerekli değildir. Ancak kişinin günlük hayatında buna ayıracak vakti yok ve genel olarak kapasite ve donanımı da buna yeterli değilse onun için mezhebe uymaktan daha doğal ne olabilir ki?
Genel olarak mütefekkirler tarafından itiraz edilen ise mezhep değil, mezhepçiliktir. Yani bir mezhep imamının içtihadını dinin kendisi kabul edip diğer mezhebi bidatçılık (dinsizlik) olarak tanımlamak ve hatta bunu abartım mezhebi için savaşmak vs.dir. Yoksa mezhep, din için bidat değil; bilakis bir renktir. Ve din dediğin, var etttiği renkler kadar zengindir.
İslam söz konusu olduğunda şöyle düşünebiliriz; dört büyük halifenin dördünün de dini yorumlayışı farklıdır ve bu dört halifenin dördü de hz Muhammed'in en yetkin öğrencileridir. Öyleyse farklı düşünmek, din ve hz peygamber tarafından da desteklenen bir şeydir. Desteklenmeyen ise farklılıklar için dövüşmektir. Yani problem mezhep değil, mezhepçilik yapmaktır.
Bu ayrımı yapmadan konuyu ele almak demagojik söylemlerden başka bir şey üretmez.
Eser; mezhepler tarihi olduğu için bu mevzudan farklı olarak sadece tarihte var olmuş mezhepleri, düşüncelerini ve düşünürlerini ele alır. Mezhep olgusunun bizatihi kendisi kitabın konusu değildir. Bu yüzden iletiyi eklemek gerekti.
Müellife dair
M. Ebu Zehra hocanın şii düşünceye yakın olduğu iddialarına tesadüf etmiştim ancak eseri okuyunca bu iddia sahiplerinin şii düşünceyi ve dahi sünni düşünceyi de bilmediklerine hükmettim. Şayet bu iddiaları, eserin ikinci bölümünde yer alan fıkıh imamlarının içerisinde yer alan İmam Zeyd, İmam Cafer gibi imamlar hasebiyle oluşmuşsa durum daha da vahim. Bu, büyük bir cehalete delalet eder. Zira mezkur imamlar şia'dan beridirler ve bu konuda bir çok vesika da mevcuttur. Şia yahut bugün iran devletinin mezhebi olduğu anlamda bir şii düşünce tamamıyla siyasi olarak çok sonraları oluşmuştur ki devlet olarak teşekkülünü safavilere dahi götürebiliriz. İtikadı düşünceleri ise imamlar döneminde bidat fırkalar tarafından ortaya konmuş ve bir çoğu da bizatihi imamlar tarafından tekfir edilmiştir. Hal böyle iken gerek imamlara şia yakıştırmasını gerekse müellife şii sevici iddiası, meseleye vukufiyeti ve muhakeme kabiliyeti eksikliğine yorarak meseleyi neticelendirelim. Kaldı ki hocanın içerisinde yetiştiği ve emek verdiği okul (medrese) dahi bu iddiayı çürütmeye yeter.
Esere dair:
Eser, temelde iki bölümden oluşuyor. Daha doğrusu orijinali iki cilt. İlk cildi (bölüm) mezheplere ayrılmış olan eserin ikinci bölümü fıkıh imamların hasredilmiş. Dolayısıyla ilk bölümde itikadı, siyasi ve fıkhi mezhepler bölümüyle meselenin teolojik ve pratik kısmına nüfuz etmemizi sağlayan yazar, ikinci kısımda imamları ve dolayısıyla düşüncelerini var eden tarihi olgulara temas etmiş. Bu sayede mezheplerin mekan ve zamandan bağımsız olmayışlarına dair kavrayış da daha selim bir şekilde gerçekleşme imkanı bulmuş.
Eseri, bazı bölümleri lüzumsuz uzatması ve bazı bölümlerde de yazarın mensubu bulunduğu ekolün düşüncesine göre yorumlamak için fazla meseleci davranması konusunda tenkit