Frankfurt’a, dünya kitap fuarının ardından, sevdiğim sanat müzelerini ve vazgeçemediğim karikatür müzesini ziyaret etmek için giderim. Karikatür sergileri, zamansız eleştirileri ve ironik anlatımlarıyla bu çağın ruhuna dair önemli ipuçları barındırıyor. Günümüzde her şeyin sosyal medyada apaçık sergilendiği, mahremiyetin anlamını yitirdiği bir dünyada, karikatür sanatı belki de en güçlü ve en sessiz direniş biçimlerinden biri hâline geldi.
Modern çağ, sevgiyi dahi dönüştürdü: Sevgileri yarınlara bırakan nesillerden, sevgiyi emojilerle ifade eden nesillere evrildik. Her şeyin teşhir edildiği bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya, aşkı, öfkeyi, şiddeti, küfrü, iftirayı, yozlaşmayı kamusal bir sahneye dönüştürdü. Mahremiyetin yerini ilgi açlığı ve beğeni hırsı aldı. Oysa bir zamanlar, alınan yeni bir eşyanın fiyatını söylemek, özel hayatı gözler önüne sermek görgüsüzlük sayılırdı. Şimdi ise her şeyin sergilenmesi, gösterinin parçası hâline gelmesi bekleniyor.
“Özel Hayat mı! Ne kadar seçkinci, Viktorya
çağına özgü bir kavram. Son günlerde bu kavram en az tevazu kadar
antika geliyor insanın kulağına.” Ursula K. Le GuinKadınlar Rüyalar Ejderhalar
Başlayan ve biten ilişkiler, gösterişli aşk ilanları, estetik müdahaleler, lüks arabalarla verilen pozlar, kahve fincanlarının yanına iliştirilen sahte samimiyet… Tüm bunlar, tahammül sınırını hiçe sayarak her gün gözlerimizin önüne seriliyor.
Bu dönüşümü en iyi açıklayan düşünürlerden biri Guy DebordGösteri Toplumu adlı eserinde, modern dünyada her şeyin bir “görüntü”ye indirgendiğini savunur. Ona göre, gerçeklik artık imgeler üzerinden inşa edilir ve bireyler bir gösterinin figüranları hâline gelir. Byung-Chul Han da benzer şekilde, modern dijital çağın insanı “şeffaflık ideolojisi” ile kuşattığını, mahremiyetin yok edilmesiyle birlikte bireyin sadece bir performans
Frankfurt’a, dünya kitap fuarının ardından, sevdiğim sanat müzelerini ve vazgeçemediğim karikatür müzesini ziyaret etmek için giderim. Karikatür sergileri, zamansız eleştirileri ve ironik anlatımlarıyla bu çağın ruhuna dair önemli ipuçları barındırıyor. Günümüzde her şeyin sosyal medyada apaçık sergilendiği, mahremiyetin anlamını yitirdiği bir dünyada, karikatür sanatı belki de en güçlü ve en sessiz direniş biçimlerinden biri hâline geldi.
Modern çağ, sevgiyi dahi dönüştürdü: Sevgileri yarınlara bırakan nesillerden, sevgiyi emojilerle ifade eden nesillere evrildik. Her şeyin teşhir edildiği bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya, aşkı, öfkeyi, şiddeti, küfrü, iftirayı, yozlaşmayı kamusal bir sahneye dönüştürdü. Mahremiyetin yerini ilgi açlığı ve beğeni hırsı aldı. Oysa bir zamanlar, alınan yeni bir eşyanın fiyatını söylemek, özel hayatı gözler önüne sermek görgüsüzlük sayılırdı. Şimdi ise her şeyin sergilenmesi, gösterinin parçası hâline gelmesi bekleniyor.
“Özel Hayat mı! Ne kadar seçkinci, Viktorya
çağına özgü bir kavram. Son günlerde bu kavram en az tevazu kadar
antika geliyor insanın kulağına.” Ursula K. Le GuinKadınlar Rüyalar Ejderhalar
Başlayan ve biten ilişkiler, gösterişli aşk ilanları, estetik müdahaleler, lüks arabalarla verilen pozlar, kahve fincanlarının yanına iliştirilen sahte samimiyet… Tüm bunlar, tahammül sınırını hiçe sayarak her gün gözlerimizin önüne seriliyor.
Bu dönüşümü en iyi açıklayan düşünürlerden biri Guy DebordGösteri Toplumu adlı eserinde, modern dünyada her şeyin bir “görüntü”ye indirgendiğini savunur. Ona göre, gerçeklik artık imgeler üzerinden inşa edilir ve bireyler bir gösterinin figüranları hâline gelir. Byung-Chul Han da benzer şekilde, modern dijital çağın insanı “şeffaflık ideolojisi” ile kuşattığını, mahremiyetin yok edilmesiyle birlikte bireyin sadece bir performans
Kim bilir bizim Farfallina da hangi ormanlarda, hangi denizlerdedir? Bir ses verse keşke kıtalararası yolculuklarından😊
Sedat Temel
@Hermes0
·
Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır, bomboş sahillerdeki coşkudadır.
İnsan elinin değmediği bir yerdedir, denizin diplerinde ve gürlemesindedir.
İnsanları severim, ama doğayı daha çok severim...
Lord Byron
Başlarken “dışarıda”olmak nasıl bir şey ona yine Agamben’in “Homo Sacer” Kutsal İnsan kuramı üzerinden örnek vereyim; -önce bu kitabını okumanızı öneririm- Kutsal İnsan
Agamben, “homo sacer” terimini Roma hukukuna dayandırır. Bu terim, bir bireyin hem kurban edilemez hem de hukuken yok edilebilir olduğunu ifade eder. Bu kişi, toplumdan tamamen dışlanmış ve tüm yasal hak ve korumalarından da mahrum bırakılmıştır. Yani, homo sacer’in yaşamı hukuki anlamda hiç bir değeri olmayan, ancak tamamen öldürülebilir bir hayatı temsil eder. Zygmunt Bauman Agamben’den alıntı yaparak göçmen politikasını anlatır: “Giorgio Agamben, eski bir kategori olan Homo Sacer'in yeniden canlandırılmasını ve güncel, modern ifadesini bulur: Cezalandırılma korkusu olmaksızın öldürülebilecek, ama dinsel ayinlerde kurban edilemeyecek bir insan; başka bir deyişle, mutlak surette muaf tutulan -beşeri ve ilahi yasaların kapsamı dışındaki- bir insan. Agamben, "yaşanmaya değmeyen yaşam" kavramının - Homo Sacer kavramında da olageldiği gibi- etik olmadığını; ama modern versiyonu içerisinde, "egemen iktidarın üzerinde temellendiği" kategori olarak derin bir politik anlam edindiğini de gözlemler.
"Modern biyo-politikte egemen, mevcut haliyle yaşamın değer ya da değersizliğine karar veren kişidir. Hakların bildirilmesi sonucunda, bizatihi egemenlik ilkesiyle donanmış yaşam, artık egemen bir kararın yeri olur.” Bu “kutsal insan” o kadar sistemin dışındadır ki, kurban bile edilemeyecek kadar hakirdir ama “katli vacip”tir. Bu her şeyin reva görülebileceği “homo sacer” bir kişi de olabilir, bir kitle de. Kutsiyet atfedilemez ve de hukuki olarak da asla savunulamaz. Kendini de savunmasına izin verilmez. Hiç bir şart ve kayıtta “insan” hakkına sahip değildir.
Byung-Chul Han da Yorgunluk Toplumu kitabında “Homo Sacer”i şöyle
Başlarken “dışarıda”olmak nasıl bir şey ona yine Agamben’in “Homo Sacer” Kutsal İnsan kuramı üzerinden örnek vereyim; -önce bu kitabını okumanızı öneririm- Kutsal İnsan
Agamben, “homo sacer” terimini Roma hukukuna dayandırır. Bu terim, bir bireyin hem kurban edilemez hem de hukuken yok edilebilir olduğunu ifade eder. Bu kişi, toplumdan tamamen dışlanmış ve tüm yasal hak ve korumalarından da mahrum bırakılmıştır. Yani, homo sacer’in yaşamı hukuki anlamda hiç bir değeri olmayan, ancak tamamen öldürülebilir bir hayatı temsil eder. Zygmunt Bauman Agamben’den alıntı yaparak göçmen politikasını anlatır: “Giorgio Agamben, eski bir kategori olan Homo Sacer'in yeniden canlandırılmasını ve güncel, modern ifadesini bulur: Cezalandırılma korkusu olmaksızın öldürülebilecek, ama dinsel ayinlerde kurban edilemeyecek bir insan; başka bir deyişle, mutlak surette muaf tutulan -beşeri ve ilahi yasaların kapsamı dışındaki- bir insan. Agamben, "yaşanmaya değmeyen yaşam" kavramının - Homo Sacer kavramında da olageldiği gibi- etik olmadığını; ama modern versiyonu içerisinde, "egemen iktidarın üzerinde temellendiği" kategori olarak derin bir politik anlam edindiğini de gözlemler.
"Modern biyo-politikte egemen, mevcut haliyle yaşamın değer ya da değersizliğine karar veren kişidir. Hakların bildirilmesi sonucunda, bizatihi egemenlik ilkesiyle donanmış yaşam, artık egemen bir kararın yeri olur.” Bu “kutsal insan” o kadar sistemin dışındadır ki, kurban bile edilemeyecek kadar hakirdir ama “katli vacip”tir. Bu her şeyin reva görülebileceği “homo sacer” bir kişi de olabilir, bir kitle de. Kutsiyet atfedilemez ve de hukuki olarak da asla savunulamaz. Kendini de savunmasına izin verilmez. Hiç bir şart ve kayıtta “insan” hakkına sahip değildir.
Byung-Chul Han da Yorgunluk Toplumu kitabında “Homo Sacer”i şöyle