Sizlere ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bir konu hakkında bilgi vermek istiyorum. 17. yüzyıl itibariyle Avrupa'da bilime duyulan ilgilinin ve devletlerin bilime verdiği önemin artmasıyla birlikte insanlar Güneş ve Dünya arasındaki mesafeyi merak etmeye başladılar. Bunu ölçmek için Venüs gezegeninin birkaç yılda bir Dünya ile Güneş arasından geçiş hareketlerini gözlemleme yoluna gittiler. Dünyanın dört bir yanından Venüs'ün geçişi gözlemlenirse az hata payıyla mesafeyi belirleyebileceklerini düşündüler. Bu araştırmalar için gönderilen ekiplerden biri de James cook ve mürettebatıydı. James cook 1768de İngiltere'den güneybatı pasifik adalarına yola çıktı. pek çok adada Venüs'ün geçişleri gözlemlendi, ve bu seyahatte Avustralya ile Yeni Zelanda toprakları keşfedildi. 1771de İngiltere'ye geri döndüler. Bu sefer astronomiyle birlikte birçok bilim dalına katkı sağlamıştır.Bunlardan biri de tıptır. O dönemde deniz seyahatlerinde tayfanın yarısından fazlası hayatını kaybeder. bunun en büyük sebebi ise iskorbüt adındaki gizemli hastalıktır. bu hastalığa yakalanan kişilerin diş etleri kanamaya başlar vücutlarında yaralar oluşur ateşleri çıkar ve kol ve bacaklarının kontrolünü kaybederler. Bu yıkıcı hastalığın sebebiyle 16. ve 18. yüzyıllar arasında 2 milyondan fazla denizcinin hayatına mal olduğu tahmin edilir. Hastalığın sebebini kimse bilmemektedir. Ne yaparlarsa yapsınlar iskorbütün denizcilerin kitleler halinde ölümüne sebep olmasına engel olamazlar. kırılma noktası İngiliz doktor James Lind'in iskorbüt hastası denizciler üzerinde uyguladığı kontrollü deneyle gerçekleşmiştir. James Lind hastaları 2 gruba ayırır ve bir grup üzerinde narenciye tüketimi ağırlıklı olan tedavi yöntemi uygular. narenciye tüketen hastaların kosa sürede iyileştiği görülür. Bundan yola çıkarak şu
Spoiler içerebilir.
Victor Frankenstein, İsviçre'nin iyi ve kültürlü bir ailesinin çocuğu. Üniversiteyi okumaya yurt dışına gitti ve orada doğa bilimlerinde, özellikle kimyada yıllarca bilgisine bilgi kattı. Zamanla küçüklüğünden beri zihninin gerilerinde barınan fikir kendini ortaya çıkardı ve Victor bu şeytani fikrin etkisiyle işe koyuldu. Amacı bir canlı yaratmaktı. Üstüne yıllarca çalıştı ve zaman zaman kafayı yiyecek raddeye dahi geldi. Sağlığı günden güne kötüleşti fakat nihayetinde cansız varlıklardan birleştirdiği parçalara yaşam bahşetti ve yaratığı canlandı, ayağa kalktı. Frankenstein'ın yarattığı hilkat garibesi, 2 metre boyunda, yüzü bakılamayacak kadar çirkin bir yaratık. Adeta bir canavar. Frankenstein yarattığın canavarın odasında ayaklandığını görünce ondan çok ürktü ve kaçtı. Evine döndüğünde canavarın gitmiş olduğunu gördü. Rahat bir nefes aldı, ardından bir süre ondan haber almadı ve neredeyse yaratığın varlığını unutuverdi. Ve hikayenin asıl başladığı yerdeyiz.
Frankenstein ve canavarı arasında bir savaş.. Şimdi mi başladı yoksa Frankenstein o şeytanı yarattığı anda mı? Frankenstein nasıl yarattığını yaşama, özgürlüğe, yalnızlığa mahkum eder? Ne kadar da şeytanca bir davranış bu. Araç gereçleriyle çalıştığı, gözünün hırstan döndüğü o laboratuvarında farkında değildi yapmaya çalıştığı işin ehemmiyetinin. İnsanlık yaratıcısına isyan ediyorken binyıllardır, hilkat garibesi nasıl isyan etmesin yaratıcısına? Hem de onu bu dünyada çirkin ve yalnız bir mahlukat olarak bırakmışken...
Frankenstein'ın yaratığının aslında ne kadar zeki, iyi yürekli, sevgiye muhtaç, insani bir varlık olduğunu görüyoruz ve onun bir şeytana dönüşünü izliyoruz yavaşça. Görünüşü yüzünden insanlar hep ondan korkup kaçtıkça, ona kötü sözler sarf ettikçe yaratığın yüreği
yaralandı;
sanat büyüyse eğer,
büyülenmek istiyorum her bir zerreme kadar.
sanat bir kaya büyü müdür?
öyleyse karanlıkla bir olmak istiyorum zamanı aşarak.
zihnime koyuluktan, durgunluktan ve aynı zamanda varoluş çalkantısından başka dokunabilecek olmamalı.
teslim ediyorum ben bu organizmayı zıtlığa, kırmızıya , siyaha.. paramparça oluyorum. ama ölümden çok uzaktayım
önümde sona ermeyecek bir yol var, kapkaranlık
ilerlemek istiyorum, ölüme iltica etmek
fakat anlarsınız ki ölüm denen de gerçekdışıdır
uğruna adanabilecek bir hayat yaratır
sonsuzluğun ürpertici varlığını hafifletir
gökyüzüne dalınca ölümü seyredebilenlere ne mutlu;
ben ölümü hiçbir zaman göremedim. hiçbir hedefe varamayacak, karanlığın içinde sonsuzca acıya mahkum kalmış bir göktaşı parçası gibi
kayboluyorum, ama her zaman oradayım.
batıyorum, çok şey yaşıyorum ama hiçbir eylem gerçekleşmiyor
asılı duruyorum, her şey gerçek ve ben
zincirlenmişim kendim tarafımdan
Osamu Dazai'nin okuduğum ilk kitabı bu, daha önce mangasını da okumuştum ve başka kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Mangayı tavsiye ederim, bu hikayeye güzel çizimlerin eklenmesiyle kitabı yaşıyorsunuz.
Osamu Dazai'nin yavaş yavaş insanlığını yitirişine tanık olduğumuz kitabı. Doğduğu evden, hayatını belirleyecen çocukluk anılarını, öğrenciliği ve hayatın onu sürüklediği yitirişlerini anlatıyor Osamu Dazai bu kitapta. Varoluşun başından beri her zaman kendini uyumsuz hissetti ve insanları asla anlayamadı o. İnsanları anlamadıkça kendini içinde saklayan bir soytarıya dönüştü. İntihar girişimleri, alkolizmi, süslü cümlelerle anlatmasa da insan olan bizleri, insanın insanlığını yitirişine tanık oluşumuz derinden etkiliyor ve kimimiz düşünüyor: Yitiriyor muyum ben de insanlığımı, yoksa daha gelmedi mi o vakit? Belki zamanı gelmeden öleceğim. Belki de öldürmeliyim kendimi yitirmeden insanlığımı..