Bu kitabı okurken kendimi sadece bir romanın sayfalarında değil, yoksulluğun, korkunun ve yavaş yavaş filizlenen cesaretin tam ortasında buldum.
Ana, benim için bir hikâyeden çok bir uyanıştı. Pelageya Nilovna’nın sessiz, ürkek, neredeyse görünmez bir kadından, devrimci bilincin taşıyıcısına dönüşümünü okurken, insan ruhunun baskı altında nasıl yoğrulduğunu iliklerime kadar hissettim.
Gorki, bana şunu fısıldadı: En büyük devrimler bazen en sessiz kalplerde başlar.
Ana’nın korkusu tanıdıktı; dayak, yoksulluk, devlet, düzen… Hepsi onun omuzlarına çökmüş bir kader gibiydi. Ama oğlunun, Pavel’in, adalet ve eşitlik için konuşmaya başlamasıyla, ben de Ana’yla birlikte dinlemeyi öğrendim.
Önce anlamadan, sonra çekinerek, en sonunda inanarak… Gorki’nin dili öyle sahiciydi ki, Ana’nın her tereddüdü benim tereddüdüm oldu; her adımı atarken içimde aynı titreyişi duydum. Devrim burada bir slogan değil, bir annenin yüreğinde büyüyen vicdan olarak karşıma çıktı.
Bu romanı okurken devrimin sadece barikatlarda değil, mutfaklarda, gizlice taşınan bildirilerde, gece yarısı edilen fısıltılarda yaşadığını gördüm. Ana’nın eline aldığı her kâğıt parçası, benim için bir kutsal metin gibiydi; çünkü o kâğıtlarda korkunun yenilmesi yazıyordu.
Gorki bana şunu öğretti: Bilinç, insanın sırtını doğrultur; bilgi, korkunun panzehiridir. Ana’nın dönüşümü bir mucize değil, örgütlü umudun doğal sonucuydu.
Kitabı bitirdiğimde içimde ağır ama onurlu bir hüzün kaldı. Çünkü Ana, sadece Rus işçi sınıfının değil, tüm ezilenlerin hikâyesiydi. Gorki, bana şefkatle ama sertçe baktı; “tarafsız kalamazsın” dedi. Bu romanı okuduktan sonra insan ya suskunluğundan utanır ya da sesini yükseltmeye başlar.
Ben ikincisini seçmek istedim. Çünkü Ana bana şunu bıraktı:
Devrim, önce insanın içinde başlar; cesaret ise