O sıralarda Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenci olan, savaşa gönüllü şekilde katılmayı çok isteyen Mustafa Kemal 16 yaşındaydı ve hayal kırıklığına uğrayanlar arasındaydı. Halk, imzalanan barışın ardından sokaklarda “Padişahım çok yaşa!” sloganları atarken, askeri çevreler hiçte o hissiyatta değillerdi. Çünkü yaşanan bu aciziyet, sultana bağlılıklarını koparma noktasına getirmişti. Mustafa Kemal, “Padişahım çok yaşa” sözüne ilk defa o dönem katılmamıştı.
Vakti zamanında bir felsefe kitabında; aşk hissinin tanımaktan önce geldiğini, tanıdıkça sevgiye dönüştüğünü okumuştum. Bu durumda biz Mustafa Kemal’e aşığız. Hem de çok aşığız. Ama onu yeterince tanımadığımız ve anlamadığımız için gerçek anlamda sevemiyoruz.
Yüzlerinden anlaşılmıyor ki. Hiçbir şey belli etmiyorlar. Tabii ben de içimden bu oyunu oynadığımı belli etmiyorum onlara. Onların yüzünü takınıyorum. Belki hepimiz bir yüz takınıp başka bir oyun oynuyoruz.
Hikayeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor...