Bizler bir şeyi arzularken onun iyi olduğuna hükmettiğimiz için arzulamayız, tam tersine o şeyi arzuladığımız için ona iyi deriz; dolayısıyla kaçındığımız bir şeye de kötü deriz. O halde her birimiz neyin iyi, neyin kötü olduğuna ve neyin daha iyi, neyin daha kötü olduğuna ve de neyin en iyi, neyin en kötü olduğuna kendi duygularımızla karar veriyoruz, yani salt kendi bakış açımızla bir değerlendirme yapıyoruz. Böyle olunca da açgözlü bir adam kucak dolusu gümüşe iyi derken yoksulluğa kötü diyebiliyor. Hırslı bir adam ün kazanmaktan başka hiçbir şey istemezken, utanç kadar da hiçbir şeyden çekinmiyor. Kıskanç bir insana başkasının
mutsuzluğu kadar cazip gelen başka bir şey yokken, başkasının mutluluğu kadar da üzücü gelen başka bir şey olmuyor; yani işin aslı, her birimiz herhangi bir şeyin iyiliğine, kötülüğüne, yararlılığına ya da yararsızlığına kendi duygularımızla karar veriyoruz.
Ah! O sevgili ki meşalelere ışıldayarak yanmayı öğretir.
Asılı durur yanağına gecenin; öyle bir güzellik ki,
Bir Etiyopyalının kulağındaki şık küpe misali;
Kıyamazsın dokunmaya, yeryüzünde yok eşi.
Kesinlikle eşsiz bir anlatım... Örneklemeler ile zenginleştirilmiş kurgusuyla, televizyonu merkezine almasına rağmen günümüz insanının teknolojik araçlarla arasındaki sosyolojik problemlere uyarlanabilecek benzersiz bir kitap.
Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa? Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır? Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikayette bulunabiliriz? Bir kültürün kahkahadan boğulmasının panzehiri nedir?