İncelemelerim esnasında Allah'a inanmayan insanların iki kısım olduğunu gördüm:
Birinci kısım, önyargılı insanlardır. Onlara Allah'ın varlığına dair ne kadar delil gösterilse de inanmazlar. Onlar bu delillere "Acaba bu söylenenler doğru olabilir mi?" şeklinde değil de "Bunları nasıl çürütürüm?" düşüncesiyle yaklaşırlar. Kendilerine takdim edilen delilleri ölçme, tartma, düşünme yönüne gitmezler. Bazen de delillere cevap veremediklerinde muhataplarına hücum ederler. Ådeta inanmamak için direnirler.
İkinci kısım ise inandıkları şeyin yanlış olduğunu, hakikatin farklı olduğunu gördüklerinde inançlarını sorgulayıp değiştirebilecek olgunlukta olanlardır.
Örneğin, İngiliz felsefeci Antony Flew uzun bir zaman inançsız yaşamış. Fakat 2004 yılında Allah'ın varlığını kabul etmiştir. Üstelik bunu, "Yanılmışım Tanrı Varmış" adlı kitabıyla bütün kamuoyuna da bildirmiştir. Dolayısıyla bu tarz kişiler için "Hakikati arayan, hakikate talip, önyargılı olmayan kişiler." diyebiliriz.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başarının garantisi Allah'tan gelir, bu nedenle bir karar verdikten sonra Allah'a güven. "İnnallâhe yuhibbu'l mütevekkilîn" "Hiç şüphesiz Allah kendisine güvenenleri sever."
Şunu hiç unutma! Tagutlar, insanların duygularına musallat olurlar. Onları yönlendirmek için gece gündüz demeden tuzak kurarlar. Özellikle de merak duygusu! Çünkü merakıyla baş başa kalan insan, "Niçin yaratıldım?" Diyecek, bu sorunun peşine düşecektir. Bu soruya cevap arayan, mutlaka bulacaktır. Zira akıl, fıtrat, kâinata serpiştirilmiş ayetler, elçiler ve Kitaplar bu soruyu cevaplamaktadır. Resulü duymasa Güneş'i duyacaktır. Kur'an'ı duymasa vicdanın/fıtratın sesini duyacaktır. Bu soruya cevap bulunsa, tağutlar için tehlikelidir. Çünkü Allah'a kul olan, tağutlara ve onların kokuşmuş düzenlerine boyun eğmez. Allah'a (c.c) kul olanı sömüremezsin. Vatan, millet ve Sakarya nutuklarıyla ölüme süremezsin. Toplumu bir arada tutsun diye uydurulan putlara bağlayamaz, cahiliyeyle bütünleştiremezsin. Bu sebeple, insanlar o can alıcı soruyu sormasın diye, sürekli merak duygusunu manipüle ediyor, yönlendiriyorlar.
İnsan bir şeyi telef olana kadar sevebilir. Gençliğini, güzelliğini, sağlığını, dostlarını, yol arkadaşını...
Lakin insanın muhabbet beslediği gençliği, güzelliği, sağlığı ve sevdiği ne varsa hiçbiri durmaz, gider. Güzelliğine âşık olduğu hanımı yaşlanır. Endamına vurulduğu adamın bile beli bükülür. Yıllarca bakım yaptığı cildi buruşur. Neticede her giden şey kalbinde derin yaralar açıp öyle gider ve insan her gidenin arkasından ayrı bir ızdırap çeker. İnsan, kalbinde alaka duyduğu şeyleri çoğalttıkça o kalpte Allah'a(cc) yer kalmaz. Allah'a (c.c.) yer kalmayan bir kalpte de huzur bulunmaz. Bizler alaka duyduğumuz şeylerden ayrıldığımız zaman duyduğumuz acıyı gidermek için Allah'a(cc.) başvurursak, Allah (cc) da "Madem sen mahlûkatın açtığı yarayı sarmam için bana geldin, ben de senin yaralarını tedavi ederim." der, ama kalpte Allah'a(cc) yer kalmamasının açtığı yarayı hiçbir mahlūkat saramaz, o boşluğu hiçbir şey dolduramaz.
Bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinat Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mecnun tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi; senin, o güneşe nisbeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme.