Abdülmecit Efendi (1868-1941). Son Halife (1922-1924). Abdülaziz’in oğlu. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu hareketini destekledi. Görevini dini konularla sınırlı tutarak son derece ciddiye aldı. 1924 Mart’ında ülke dışına gönderildi ve ülkeye girmesi yasaklandı. Yaşamını İsviçre ve Fransa’da sürdürdü. Entelektüel ve sanatçı (kendisi ressamdı) yönleriyle tanınır.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Abdülmecit (1823-1861). Otuz birinci Osmanlı padişahı. II. Mahmut’un oğlu. 1839’dan 1861’e kadar tahtta kaldı ve babasının Batılılaşmacı reformlarını sürdürdü. Hükümranlığı döneminde Babıâli, esas iktidar merkezi olarak Saray’ın yerini aldı.
Sultan Abdülmecit'in yüzünde belirgin bir anlam yok gibi, yakışıklıdan çok çirkin sayılır; ama yinede tatlı ve zeki gözleri var. Yürüyüşü ve davranışları ağır ve yavaş; bu durumu gereği mi, yoksa dermansızlık belirtisi mi belli değil. Her halde iyi niyetli bir insan! Geçenlerde genç bir Fransız ressamına portresini yaptırmış. Resmini yaptırmak bir Türk için olağanüstü bir şey. Hele bir Sultan
için olacak iş değil, korkunç mu korkunç!
Ressamla tarihten söz etmiş ve kendisini soru yağmuruna tutmuş. Birden bire sözünü keserek içini çekmiş ve şöyle demiş: "Ah! Elimden geldiği kadar okumaya, öğrenmeye çalışıyorum! Biz sul-tanlardan bugünü de geçmişi de gizlerdi. Ama ben artık doğruyu ve yanlışı düşünüp anlamaya çalışıyorum. Bütün milletlerin tarihinde ve özellikle bizimkinde, çok acıklı ve kötü şeyler olmuştur. Ama Allahın yardımıyla, benim hükümdarlığım döneminde ve benim yüzümden artık bu gibi şeylerin olmayacağına inanıyorum!
Padişah bu düşünce ile Selanik Paşasını, (tıpkı bizim aşırılarımız gibi eski yanılgıları ve kıyımları din perdesi altında yenileyen bu yaşlı Türk'ü) görevden aldı. İnsanların en acımasızı ve Osmanlıların en softası olan bu Paşa'nın Sultanın kendisini işten atan buyruğunu alırken şöyle haykırdığı söylenir: "Her şey bitti, eski inançlar ortadan kalktı! Dünya dinsizlerin elinde kaldı!"
Her yerde olduğu, Türkiye'de de protokol kuralları değişiyor.
Artık Sultan yabancı elçileri ayakta karşılıyor. Elçiler kendisini üç defa selamladıktan sonra, aralarına giriyor ve konuşuyor. Türkçeden başka dil bilmiyor ve ara sıra birkaç İtalyanca kelime paralıyor. Tek tük Fransızca kelimeler kekelediği de oluyor. Uygarlık yolunda emekleyen milletin simgesi!
"Uygarlık" (Civilisation) sözcüğü Türkçeye girmiş. Türklerin bu kavramı karşılayacak bir kelimeleri yoktu. Ah
Bütün bu başarısızlıklara karşın, başkentte yeni yönetici bürokrat tabakası servet ve refah içinde yaşıyor, padişah Abdülmecit için halk kitlelerinin fakirliğiyle alay edercesine yeni bir saray yapılıyor, bir istikrazın (borçların) paraları bunun için sarf ediliyordu.
Salih kadına ve üzerinde uyuyakaldığı o acayip koltuğa yabancılayarak baktı. Koltuk; geçmişi bilinmeyen, koyu fes rengi ama yüzyılların kirini yiye yiye ördek yeşiline dönüşmüş, maun ağacından yüksek arkalıklı, kafa dayanacak yerinde Hitit güneşiyle Abdülmecit turası ve Çerkez Ethem arması karışımı metal bir süsü olan, ince sağlam bacaklı bir koltuktu. Koltuktan çok, Naile Hanım'ın evin yabancılarına karşı kişiliğini koruyan ve tamamlayan bir tahttı. Olağanüstü durumlarda mevzilendiği, geçmişin görkemini yansıtarak karşısındakinin geri çekilmesini sağlayan bir siperdi.