• 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • Tütün dumanı kemiriyor havayı.
    Oda
    Kruçyonıh'ın Cehennem' inden bir bölüm gibi.
    Anımsıyor musun
    İlk kez
    ardında bu pencerenin
    tutkudan çıldırmışçasına
    okşamıştım ellerini.
    Şimdi
    oturuyorsun aynı yerde,
    yüreğin
    demirden bir kılıf içinde.
    Ve yarın
    paralayan sözlerle
    kovacaksın belki beni
    Ve loş antrede
    uzun süre
    titreyişlerle sarsılan bir kol
    bulamayacak
    ceketteki yerini.
    Çıkacağım, ezilmiş.
    Fırlatacağım vücudumu sokağa.
    Yabanıl
    çılgın
    umutsuzlukla paramparça.
    Hayır
    gerek yok buna,
    sevgilim,
    biriciğim,
    gel
    vedalaşalım şimdiden.
    Ağır bir gülle gibi
    aşkım
    nereye kaçarsan kaç
    asılıdır sana
    nasıl olsa.
    Bırak
    son bir haykırışla uluyayım
    horlanmışlığın acı yankısını.
    Çalışmaktan
    anası ağladığında öküzün
    gider
    salar kendini soğuk sulara.
    Aşkından başka
    deniz yok bana,
    ve gözyaşları da
    bir erinç
    koparamıyor ondan.
    Yorgun fil
    sessizliği aradığında
    yatar
    kızgın kumlara saltanatla.
    Aşkından başka
    güneş yok bana.
    Ve bilmiyorum bile
    neredesin şimdi ve kiminle.
    Eğer
    bir başka şair olsaydı
    böylesine üzdüğün,
    onarırdı acısını
    parayla ve ünle.
    Fakat
    sevinç vermiyor bana hiçbir çınıltı
    senin sevgili adının
    çınıltısından başka.
    Atmayacağım
    bir boşluğa kendimi,
    zehir içmeyeceğim.
    Ve dayayıp
    şakağıma namluyu
    çekmeyeceğim tetiği.
    Ağzı hiçbir bıçağın
    bakışların kadar senin
    kesemez beni.
    Yarın unutacaksın
    seni taçlandırdığımı,
    ve yakıp tükettiğimi
    çiçeklenmiş bir ruhu
    aşkla.
    Ve uçarı günlerin fırtınalı karnavalı
    dağıtacak
    sayfalarını kitaplarımın.
    Sözlerimin kurumuş yaprakları mı
    durduracak seni
    çırpınan soluğuyla.
    Bırak hiç değilse
    son bir sevgi dalgası sereyim
    beni bırakıp giden adımlarının altına.
  • 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • Murat MENTEŞ: Sevgiyi biz mi buluruz,sevgi mi bizi bulur?
    Ursula K. LE GUIN:Emin değilim. Bildiğim şu: Sevgi,ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz.
  • 358 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Eskiden “başlık parası” vardı.
    Şimdi modern toplum olduk.
    “Süt parası” oldu adı.

    Kız güzel mi? Yaşı küçük mü? Ya ailesi, hali vakti yerinde mi? Hele de kızın bir diploması varsa, iyi para eder! Yoksul yine ucuza gider!

    “Para eder” mi dedin? Eşya mı bu?

    O kadar baktık, büyüttük, hele ki okuttuk. Bir nevi eşyası sayılır ana babanın.
    Sevgi mi? Anlaşmak mı? Geçiniz efendim bunları; evlenince severler birbirlerini. Hem anlaşarak evlenenler daha mı mutlu?

    Kız dediğin namuslu olacak, atasının sözünden çıkmayacak. Başını kaldırıp sağa sola bakmayacak. Okuyorsa da terbiyesiyle okuyacak. Diplomasını alıp evinin kadını olacak. Efendisi uygun görürse düzgün mesaili bir işte bile çalışabilir. Daha ne istesin?!

    YOK ARTIK! KALDI MI BÖYLE İŞLER?

    Demeyin demeyin. Keşke “Dürü Kızlar” yalnız roman kahramanı olsalardı.
    Coğrafyamızın gerçeğini de İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir veya birkaç büyük şehirden ibaret sanmayın.
    “SÜT PARASI” diyorum. İnanmazsanız, kaynaklar elinizin altında; açın bakın…

    Eskiden “ağalık ” vardı.
    Şimdi modern toplum olduk.
    Ancak adı kalktı, kendi aynı.

    Hatta bayılırız biz konusu “ağa” , “aşiret” olan dizilere. Her kanalda bir başka diziye konu olur. Ayıla bayıla izleriz.
    Sömürü göğünün altındaki sınırsız arazilerini, Amerikalar’da okuyan çocuklarını, büyük şehirlerdeki mülklerini, pahalı arabalarına fiyakalı binip inişlerini ağzımız açık izleriz.
    Ve de haklarıdır her şey. Altmış yaşındaki ağanın, yirmi yaşındaki kıza sevdalanması pek romantiktir. Çekirdek çitleyerek, “ah bir kavuşsalar" diye iç geçirerek izleriz.
    Yalnızca sahip olduğu toprak değildir hakkı. O toprağın üzerinde yaşayanların üstünde de hak sahibidir ağamız.

    YOK ARTIK! KALMADI BÖYLE İŞLER mi dediniz?

    Keşke “Musdu Ağalar” yalnız roman kahramanı olsalardı.
    Cumhuriyetle yönetilen ülkede küçük tiranlardır onlar. İşleri de zordur hani! Binlerce insanla uğraş, yola getir, muhalefet mi olur iktidar mı olur; taraf seçmesi için ikna et…

    Eskiden “çocuk gelinler” vardı.
    Ne acı ki, şimdi yine var. Bugün yine var.
    “Tecavüzdür” , “cinayettir” , “çocuk istismarıdır” adı.

    “Parayı kuşağına doldurup gelen, istenen altınları da takınca, istediği kızı ata bindirip götürmüş, gel demiş imama, kıydırmış bir nikah…”

    On üç – on dört yaşındaki kız çocuğunu koynuna alan aşağılık yaratığa mı daha çok lanet okumalı, “Canım, kız parası değil mi? Elde avuçta eyleşmez! Tütüne gayfaya anca yeter…” diyen baba terörüne mi; hiç bilemiyorum.

    “Kız kısmı itaâtlı olacak! Bubası nere keserse kanı oraya akacak. Atamızdan dedemizden gördüğümüz bu. Bunları yaşatmak lâzım!...” diyen Velikul;
    “Evet… zaten ne demişler, kız evlâdı on üçüne bastı mı, ya erdedir, ya evde… evet!” diyen hafız;
    “Dut ağacı dut verir! Yaprağını kıt verir! Oğlan böyük, kız güccük, sarılması dat verir!” diyen Musdu;
    “Nafakasını tedarik edebildikten sonra yeniden evlenmek şeriâtın emrettiği bir iştir..” diyen zihniyet;
    Ve de tüm bunlara göz yuman, teşvik eden, destekleyen kim varsa;

    Biliyoruz bitmediniz. Bitmeyeceksiniz de. Ama unutmayın ki “Uluguş Nine” ler, “Kahveci Linlin” ler, “Zakey Kız” lar da bitmez.
    “Tırpan” ın soluğu ensenizdedir.

    “İnsan haksız bir iş görür de, susar mı? Susmaz! Eğer susarsa, o insan mıdır? Değildir! Madem öyle, siz de susmayın.”
  • Doğduğumdan beri kaçmaktayım, öyle hızlı uzaklaştım ki artık kendimi seçemez oldum kalabalıklardan. Pek çok şey düştü hızla koşarken; özgürlüğüm, kişiliğim, yeteneklerim şimdi kayıp. Ve ben tanrının hatta insan tanrıların gölgesinde yalnızlıktan, ölümden, anlamsızlıktan korunduğumu düşünüyorum ama ifademe oturan ve artık kimselerden saklayamadığım mutsuzluk ile başa çıkamıyorum.

    ‘Ey özgürlük’ tarih sahnesi uğruna yapılan mücadeleler ile dolu. Ey özgürlük bize vaat edilen kendiliğindenliğin en açık yoluydun sen. Ne güzelde arınmıştık krallardan, dinlerden, geleneklerden! Her seferinde bu son acı, sabret diyen ileri demokrasimiz hala savaşların girdabında. Seninle baş başa kalmak mı zor geldi? Ya da kendimizi fark etmek mi? Yoksa kendimiz olduğumuzda diğer insanlardan soyutlanmak mı?

    Ölüm ve yalnızlık insanoğlunun en güçlü korkularından. Dünya ve diğer insanlar karşısında öyle küçük ve önemsiz gelir ki varlığımız hayatımıza sürekli insanlar, düşünceler, gerçekler, yalanlar katarak yazgıyı başkalarıyla paylaşmayı seçeriz. Benim hayatım gibi ama içi tıklım tıklım dolu. Kendimizle kurduğumuz tek ilişki çaresizlik. Sesimizi her çıkarttığımızda kime nasıl uyduracağımızı düşünmek son derece kaygılı bir varoluş şekli. Hele şişi yakmazken kebaba ara motivasyonu yapmak nasıl da yoruyor.

    Hiç kimse değil o kişi olma düşüncesi çocukken tattığımız en heyecan verici keşifti. Hatta ailenin, eğitimin, toplumun boyun eğdiren davranışlarına direnmenin hazzı başkaydı. Ne de olsa karşı gelmek ben olabilmenin, özgürlüğün ilanıydı. Ama tehlikenin somut resmi belirginleştikçe ve tehditler varoluşa yöneldikçe tek kaygımız yaşamda kalabilmek haline gelir. Savaşlar, krizler, açlık, işsizlik korku büyür, büyütülür. Yasaklar artıkça, engellendikçe ya boyun eğersiniz ya da sado-mazoşist bir güç istersiniz.

    Kendimizi korumak adına sığındığımız her şey aslında kendiliğimize saldırır. Mesela maddi gücümüz artıkça daha özgür davranabileceğimizi hissederiz ya da ancak başarılı olabilirsek saygıyı hak ettiğimizi… Olumsuz özgürlük bağımlılıklarımızı da artıran bir etki yaratır. Ve bu bağımlılıklar eski bağımlılıklara (tanrı, kral vs.) benzemiyor çok daha içgüdüsel ve duygusal olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum bizleri bağımlı kılan unsurlarla mücadelemizde sekteye uğratmakta.

    “ Ne var ki özgürlük artışı, özgürlüğün niteliğinde bir değişikliğe yol açmamıştır. Sanki otomobil kullanan biz değilizdir de uymak zorunda olduğumuz sayısız yasalar ve kurallardır.”

    Kendiliğindenliğimizden ne kadar uzaktayız acaba? Tekrar dalıp derinlerdeki beni bulmak mümkün mü? Biliyoruz ki toplumun dışına çıkıp soyutlanmak değil uyumun tersi. Sonuçları itibariyle farklı kişilikler geliştirebilsek de bizler toplumsal evrimin sonuçlarıyız. Erich Fromm’a göre kendiliğindenliğin formülü şöyledir; yaratıcı, etkin bir benlik güçlüdür; sevgi sayesinde diğer insanlarla tekleşmenin ve çalışma sayesinde doğayla tekleşmenin yolunu bulabilir. Tabi sevgi onay, çalışmak ise yalnızlıktan kaçma amaçlı değilse.
    “ Kendiliğindenlik, benliğin bireyselliğini onaylar ve aynı zamanda insanla ve doğayla bütünleştirir.”



    Hediye Çınar Ekinci

    Dünyalılar
  • 352 syf.
    ·3 günde·9/10
    Bugün sizlere birçok insanın yakından tanıdığı Gülseren Budayıcıoğlu’nun Camdaki Kız eserinden bahsedeceğim. Kitapta yazar; Nalan ve Hayri karakterlerinin terapiye gelmesi sonrası onların hayat filmlerine konuk oluyor ve bu filmi de bizlere izletme imkanı veriyor. Bu filmdeki olaylar, kişiler tamamen gerçek, hem de Türkiyemizin en içinden, acıyla yoğrulmuş bir halk kesiminin hikayesidir. Genel itibariyle konu; kader, aşk, çocukluğumuzda yaşadıklarımızın bir ömür yansıması, suçluluk, acı, öfke, sevgi gibi temaların üzerinde gelişmektedir. Kitap bir toplumun röntgenini çekiyor olmasından mıdır yoksa Türk milletinin hamurunda olan acıyla yoğrulmuş olmasından mı bilinmez bir çırpıda okunabilecek tarzda ve bunun yanında da yaşadığımız hayata şükretmemize sebep olacak cinsten bir eserdir. Daha küçücük yaşında hayatın tüm yükünü, tüm suçunu, tüm kötülüğünü üzerine almak zorunda kalan Nalan’ın birçok kişi tarafından kıskanılacak cinsten bir yaşantısı oluyor gibi gözükse de; deyim yerindeyse dışı seni içi beni yakar tabirinin vücut bulmuş halidir. Çünkü hayatından para konusunda hiçbir eksiği olmasa da, her şeyin iyileştiricisi olan sevgi eksiliği vardır. Bunu da Hayri karakteriyle giderecektir. Ama bunun da bir bedeli vardır ve yıllardır susadığı bu açlığı giderecek duygu için her şeyi göze alabilme cesaretini de göstermektedir. Hayat bize tercihler sunar ve biz birisini seçeriz. Bu seçimde etkin olan etkenler nelerdir? Ya sonrası? gibi soruların yanıtını bulacağınız bir eser, Camdaki Kız. Zaten birçoğumuzun da hayatı Nalan gibi bir cam arkasından hayata bakmayı, ona karşı savaşmayı öğrenmekle eş değer değil midir? Önemli olan o camın içini de dışını da sevgiyle bezeyip, tüm yüklerimizden, tüm kırgınlıklarımızdan kurtulup özgürleşebilme isteği değil midir? Gülseren hoca, işte bu kitabında bizlere bunu nasıl yapabilirizin dr anahtarını veriyor aslında. Okurken kendimi de terapi odasında hissederek, yer yer kendimden şeyler de anlattım hocaya, o beni duydu ve yoluma bir ışık yaktı. Yazarı ilk kez okumama rağmen ben kendisini ve tarzını çok sevdim. Sizlerde çevrenizde ne tür hayatlar var öğrenmek isterseniz, bu kitabı şiddetle tavsiye ederim. Kitaplarla kalın.