(Bir köşede Yaşlı Kadınlar bağdaş kurmuş, iki yana sallanıp durmakta ve bir yandan büyükçe bir kazan kaynatarak, kazanı karıştırmaktadırlar. Sonra yaşlı bir adama bembeyaz bir kefen giydirirler, adam kefeni giymek istemez, diretir, sonra giyer. Yaşlı Kadınlar, kefenin üzerine kırmızı boya çalarlar. Adamın başı düşer, kolları gerilmiş gibi açık kalır iki yanında. Bir süre adamı ölü olarak gezdirirler, sonra kefeni çıkarıp ateşe atarlar. Kefen ateşe atılınca adam yerinden fırlayıp, ateşin çevresini dönmeye başlar. Genç kızlar, adam dönerken el çırparlar.
(Daireler giderek daralır. Mırıltılar, ayin duaları, iniltiler yükselir. Daire giderek küçülmüş yalnızca adam boyu ateş kalmıştır ortada. Daire en daraldığında, ve bir ateş, ve bir de çevresine kilitlenmiş kalabalık kalınca ortalıkta:)
EZİDİLER- Cümle kötülükler bu daireye hapsolsun!
Cümle kötülükler bu ateşte yansın, yok olsun!
"...Gördüğünüz gibi artık kalbim aşkın sırlarını saklıyor ama gözyaşlarım o sırrı açık ediyor."
"Kalbin tutuklu ama gözyaşların özgür, daha ne istersin?"
İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, Can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş" olmasının bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü yaralanmaya, berelenmeye açık haldeki insan bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını kaçıracak kadar sarsılıyorlar. "Tanrım, daha bir iki saat önce nasıl da canlıydı, nasıl da kahkahalar atıyordu, şimdi nasıl yok olabilir" diye tekrarlayıp duruyorlar. İnsanın algılama gücünü zorlayan durum bu. Hayatımıza, varoluşumuza yüklediğimiz hiçbir kavramla bağdaşmıyor sahiden her şey saçma mı, hayatın hiçbir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok. İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.
19. yüzyılda halka açık hayvanat bahçeleri de gene modern sömürgeci egemenliğini destekleyen kurumlardı. Hayvanların yakalanması uzak ve yabancı ülkelerin ele geçirilmesinin simgesel bir göstergesiydi. “Kâşifler” yurtseverliklerini ülkelerine bir kaplan ya da bir fil göndererek kanıtlardı. Uzak ülkelerde yaşayan bir hayvanın büyük kentin hayvanat bahçesine armağan edilmesi diplomatik ilişkilerde göze girme çabasının bir özelliği oldu.
"Halka açık hayvanat bahçeleri dönemi hayvanların gündelik hayattan çekilmeleriyle başladı. İnsanların hayvanları görmek, onları gözlemlemek için gittikleri hayvanat bahçeleri, gerçekte böyle buluşmaların olanaksızlığının anıtlarıdır."