Kendi sıkıntısının farkına varmaktan aciz...
Alıntı
Maat:Mısır'ın doğruluk, adalet denge ve kozmik tanrıçası
Hz. Musa’nın eliyle gösterilen mucize ve musibetler Kadim Mısır mitolojik anlatılarına tamamen uyumlu bir içeriğe sahiptir. Bunlar temel olarak sihirbazlık geleneği ile firavunun maat idealini tehdit etmiştir. Maat ideali yeryüzünün en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün işleyişinin düzen ve istikrarından firavunu sorumlu tutmuştur. Ancak Hz. Musa eliyle gösterilen bütün mucize ve musibetler maat idealinin aksine ülkeyi düzensiz ve kaotik bir ortama sokmuştur.Elbette bir peygamberin risalet mücadelesi sırasında halkın üzerine sıkıntı ve korku salması düşünülemez.Ancak konuya tarihsel bağlamıyla bakıldığında, musibetler ile hedeflenen, halkı acı ve ıstıraba düşürmek değil firavunun maat idealinin batıl bir inanç ve mitolojik bir kurgu olduğunu göstermektir.Böylece firavunun “en yüce rab” sıfatına rağmen maat idealini yerine getiremeyecek kadar aciz olduğu ortaya konulmuştur.Dolayısıyla Hz. Musa’nın gösterdiği her mucize ve musibetinin Kadim Mısır mitolojisinde karşılığı olan sembolik anlamları söz konusudur.Musibetlerden sonra Mısır’ı terk eden İsrail halkının peşinden giden kral, Kızıldeniz’de boğularak can vermiştir.Kadim Mısır mitolojisi açısından bakıldığında firavunun ölümü esasen tanrı Horus’un öldürülmesini ifade etmiştir. İlk doğanların ölümünden sonraki şaşkınlık ortamından faydalanan İsrail halkı Mısır’ı terk etmiş ancak onları yakalamak için peşlerine düşen firavunun ordusu tarafından Kızıldeniz kenarında sıkıştırılmışlardır.Bu sırada mucizevi bir şekilde deniz açılıp İsrail halkına yol vermiş ve karşı kıyıya geçmişlerdir.Tevrat anlatısı açıkça ifade etmese de Kur’an’a göre İsrail halkının peşinden yürüyen firavun suların kapanmasıyla birlikte boğulmuştur. Kıssayı bir bütünlük halinde ele aldığımızda, firavunun boğulması, daha önce yaşanan mucize ve musibetler
Tarih
Reklam
Ey nefsim!.. Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki: Fâniyim, fâni olanı istemem! Acizim, âciz olanı istemem! Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayr istemem! İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim. Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim!
Din
"Attan inip eşeğe binen"lere diğer herkesten daha çok acınması gerektiği düşüncesi... saçmalık. Gerçekten acınması gereken kişi, baştan beri eşeğe binen ve yoksulluğun karşısına boş, aciz bir zihinle çıkan kişidir.
Sayfa 208·Kitabı okuyor
Alıntı
Yenə də təəccüb edirəm ki, heç nəyə qadir olmayan, aciz, gərəksiz bir şeyə niyə təmtəraqlı qəlb, ruh, hiss, əzab adı qoyuruq. Əgər bütün bunlar iztirablar çəkmiş bədəni, işgəncə verilmiş cismi məhv edə bilməyəcəksə, əgər elə dəhşətlər görəndən sonra ildırım vurmuş ağac kimi qopub yerə gömülmək əvəzinə hələ nəfəs alıb yaşayacaqdırsa, bunu necə hiss etmək olar.
Necit seyahatini birlikte yaptıkları, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından Eşref Sencer Kuşçubaşı ile dönüş yolunda, el-Muazzam tren istasyonunda konaklıyorlar. Akılları Çanakkale'de, başbaşa kaldıklarında binbir tedirginlik içinde onu konuşuyorlar... Uzun bekleyişlerden sonra nihayet Enver Paşa'dan Kuşçubaşı'na Çanakkale Savaşı'nın kazanıldığına dair şifreli mesaj bu istasyonda iken geliyor ve hemen Akif'e de iletiliyor. Kuşçubaşı'nın hatıralarından aktarılan bilgilere göre; "[Çanakkale zaferi haberi] heykelleşmiş duran Mehmet Akif'i birden coşturdu. Dostunun [Kuşçubaşı'nın] boynuna atıldı. O sakin, o gayrının heyecan ve feverandan ayaklanacağı hadiseler karşısında sükun ve vakarını bozmayan o tevekkül ve kadere rızanın nesli içinde örneği, (...) koca adam, şimdi başı Eşref Bey'in kendisi için vefa ve kadirşinaslık duygusu dolu omzunda, masum bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bu gözyaşları Çanakkale'de Mehmetçiğin oluk gibi döktüğü kan kadar cömert ve temizdi (...). (...) Çok az konuşan bu büyük şair şimdi bir çağlayan halinde idi. Benimle değil âdeta kendi kendisine konuşuyordu. (...) Akif o gece o neslin maddi mânevi terkibini gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için Allah'a yalvardı. Hem nasıl yalvarış!... (...): Ya Rabbi! Bana bu destanı bir aciz kulunun ifadesinin azamisi içinde yad edebilmemin saadetini ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Ya Rabbi! Bana bu lutfu çok görme. İn'âm ve ikramının nâmütenahi hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını bârigâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle... (...) Sabahı böylece bulduk. Onu teskin etmek ne mümkündü ne de aklıma böyle bir müdahale geliyordu. Bu bir heyecan ve ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş olmakla mübahi mahdut fanilerden idim.
Sayfa 112 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Reklam
Reklam