Bir gündü, hava ılık
Ve cadde kalabalık....
Bir kadın sapıverdi önümden dönemece;
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.
Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim,
Çarpıldım, sendeledim.
Bir gündü mevsim bayat
Ve esnemekte hayat....
Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam;
Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam.
Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım;
Bir köşede ağladım...
Terbiye tek adam işi değildir: Ana, baba, kardeş, ak raba, öğretmen, arkadaşlar, sokaklar, yoldan gelip geçenler, sinemalar, kitaplar, binalar, duvarlar, velhasıl çocuğu ceviren bütün eşya, bütün insanlar ve bütün hadiseler terbiyevi birer tesire sahiptirler. Çocuk doğduğu andan itibaren, bu tesirlerin hepsi, ideal bir ahenk içinde, serbest bir disiplini kolaylaştıran ahlâk ve kafa şuurunu verebilirlerse otorite disiplinine lüzum kalmaz. Fakat bu, nazarî ve ideal bir terbiye nizamıdır ki dünyanın hiçbir medenî memleketinde kemalini bulmamıştır.
Esasen sanatkârlar, milliyet farkının, din ayrımının üstüne çıkmış, estetik hükümlerinden başka kanun tanımayan, ahenk ibadetinden ve cazibesinden başka bağ kabul etmeyen, çocuk insanlar değil midirler?
Güneşin güney memleketlerine mahsus olan parlaklığı ile manzaranın ancak İstanbul'da görülen güzellik ve tazeliği, acı tecrübelerle henüz yaralanmamış olan Mansur Bey'in saf kalbiyle bir ahenk teşkil etmekteydi.