• Özletiyor Seni Bu Yağmurlar

    Burada yağmur yağıyor  
    Aralıksız yağıyor günlerdir  
    Ama sen yine de şemsiyeni  
    Almadan gel ilk otobüsle 

    Buğulanan camlara usulca  
    Yüzünü çiziyorum ki yüzün  
    Bir yağmur damlası olup  
    Düşüyor yapraklarına gülün 

    Güller de bozamıyor bu uzun  
    Karanlık sessizliğini kentin  
    Anılarını yitiriyor sokaklar  
    Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları 

    Tarih de kekemeleşiyor bazan  
    Ki o zaman aşktır tek bilici  
    Aşksa yürümek gibi bir şey  
    Duyabilmek kuşların gelişini 

    Anısı bizsek eğer bu kentin  
    Unuttuğu türküler bizsek  
    Acıyı rehin bırakıp bir güle  
    Anımsatmalıyız bunları bir bir

    Sonra yürümeliyiz seninle 
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız 
    Belki bir aşktır bu kentin 
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen 
    Şemsiyeni almadan gel yine de 
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni 
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun?

    ~Ahmet Telli
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • Hüseyin Nihal Atsız edebiyat dünyasında haksızlığa uğramış bir şair ve yazardır. İkinci Süreya vakası yaşamamayı ümit ederek bismillah diyorum.

    Yıllarca yazar hakkında duyduğum olumsuz cümlelerden ötürü, deyim yerindeyse burun kıvırıp hiçbir kitabıyla ve düşünceleriyle ilgilenmedim. İçinde fanatiklik olan her düşünce beni rahatsız ediyor. Doğruların içinde, muhtemel eğrileri görmemize engel bir bakış açısı gibi geliyor. Fanatiklik düşmanlığı, düşmanlık huzursuzluğu doğurur. Zaten tadı, uçuşan birkaç saniye tatlı anla döşeli şu hayat, yaşarken uzun, geçmişe baktığımızda da bir solukta geçmişçesine yaşanıyor. Bu kadar avuçlarımızdan akıp giderken de neyin fanatikliği, neyin gözü karalığı diye sorguluyorum. Dünyada insanın iyisine inanırım. Yargılamalardan, dayatmalardan, bilmişlikten, sürekli kötülemelerden hoşlanmam. Bir tek Metin Altıok için arada sübliminal mesajlar veriyorum, o kadar. O da hakkıdır. Herkesi okumalıyız düşüncesine de katılmamaktayım. Avuçlarımızdan akıyor saniyeler. Sağlam bir liste oluşturalım, sayılı saatler içinde hedefsiz baykuşlar gibi uçmayalım düşüncesindeyim. Bu yüzden düşüncesi ne olursa olsun bana özgün gelen, bazen tuhaf gelen, bazen gönlümü okşayan, bazen zihnimi çivileyen, bazen düşüncelerimi kurcalayan, bazense sadece nedir diye baktığım okumalar yaparım. Özgün gelen Atsız oldu. Tuhaf gelen Oğuz Atay oldu. Gönlümü okşayanlar çok, biri Altıok zaten. Zihnimi çivileyen Canetti, düşüncelerimi kurcalayan Cioran, nedir diye baktığım da Pirandello idi. Bunların hepsi birer örnek tabi. Hepsini iyi ki aldım, iyi ki okudum. Her biri zihin dünyamda yerini öyle bir yaptı ki haklarını teslim etmek lazım.

    Atsız kendisini ifade ederken o kadar değişik bir dile sahip ki dünyasında insanı ürküten, ama meraktan da yola devam ettiren, hem kızdıran hem de "Gel de hak verme" dedirten yanları olan, çok ama çok farklı bir insan. Hoşuma gitmedi dersem yalan olur. Kızdığım, olmaz böyle dediğim, bunu nasıl düşünmüş dediğim, hayretten bazen fal taşı gibi açılmış gözlerle okuduğum satırları da oldu. Bu yüzden bu adam nasıl bir adam düşüncesiyle Yolların Sonu'nu aldım. Ruh Adam'da içsel birçok konuşma insanı farklı deryalara sürüklerken, şiirlerini milli fikirleri daha ağır basarak yazmıştı. Bu yüzden şiirlerini okuduğumda onu daha iyi anladım. Müthiş bir coşku, insanı güldüren bir gaza getirme, ne olduğunu anlamadan coşa gelme, duyguyu şiddetle hissettirmede bir hüneri var. Yadsıyamayız. Hatta bu hünere ben hayran oldum. Katılmadığım satırlar, katıldıklarımla bir saç örgüsü misal karışmış ama bir o kadar intizamlıydı. Ruh Adam'daki yazar duvarlarını kaldırsa da hep temkinle yaklaşmakta olduğumuz biriydi, bu yüzden şiirler kendi ile ilgili daha çok bilgi vermiş.

    Kitapta birçok konuşmayı takdirle okurken, birçok konuşmada da kaşlarımı çattım. Ama bu, bu kitabın müthiş bir edebi ve felsefi lezzet içermediğini göstermez. Bilakis, yazar dediğin okuru bir tokatlamalı. Bakın ben bu tokadı çok farklı alanlarda olsa da Cioran'da da yemiştim. Onu okurken ona çok katılmadığım, sonra katıldığım, sonra hayretten okumakta ilerleyemediğim anlar yaşamıştım. Bu kitabı benzer his ve düşüncelerle okudum. Bir insana katılmasanız da onun düşüncelerini ifade ediş şekline hayran olabilirsiniz.

    Kitabın içinde bir şiir var. Sevdanın her yürekte aksi başka bir dağdan çarpar gelir insana. İnsanız, göğümüz bir ama gönlümüz ayrı ayrı. Her biriniz kendiniz için, içinize ses olan, nice şiir görmüşsünüzdür. Ben birkaç mısra okumuştum yıllar yıllar önce. Sanıyorum sene 2009'du. Bir arkadaşımla birbirimize beğendiğimiz şiirleri atardık. (O arkadaşım Tanpınar'ı daha o vakitler okumayı geçin yutmuştu satır satır. Ben acemi okuyucu.) Ben de sağı solu şiir bulmak için karıştırırken "Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin./ Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin."  mısralarına denk geldim. Kimin yazdığını bilmiyordum ama beni etkilemişti. Yaş 18, duygular coşkulu. Yuttuk geçtik verdiği etkiyi. Başka satırlara aktı gitti gönlümüz gözümüzle. Derken yıllar sonra dilimin ucuna bu satırlar geliverdi. Çıldırıyorum meraktan ama ne mümkün tam olarak hatırlayamıyorum. Derken Ebru Ablanın kitabı okuduğunu gördüm. Alıntıları tıkladım. Ve karşımdaydı satırlar. Bir alıntı uğruna düştüm kitabın peşine. Okudum. Kitap bittiğinde "O neydi o?" dedim. Okuduğunuz kitap size dudak ısırtmalı arkadaşlar. Bu hep mümkün değil. Hepimize başka başka kitaplar bu hissi verir. Bana bu, öyle gelen bir kitap oldu işte. Geri Gelen Mektup şiiri tam anlamıyla karşımdaydı ve ben bunun üzerine sevda şiiri yazılabileceğine inanmıyorum. Ancak buna denk olabilir, Mona Rosa gibi. Bu insanlar, seven sever sevmeyen keyfi bilir insanlar ve benim için tartışmasız çok derin insanlar. Ben böyle sevda sözü görmedim. Bu şiiri sazla söyleyen birçok insan varmış. 3 gece boyunca sadece bu şarkıları tam olarak sabaha kadar defalarca dinledim. Kalbim davul gibi attı. Hala aklıma geldikçe o dem, içimde garip bir şeyler oluyor. Anneme dedim ki, bu şiir beni öyle etkiledi ki taze aşık olmuş gibiyim. Şimdi sokağa çıksam birileriyle biraz konuşsam, sırf üzerimdeki şu hal yüzünden kim vurduya gidecek kalbim. :) Çünkü duygularım şaha kalktı ve oldukça hedefsizdiler. Neyseki o garip hâli atlattım. Fakat ben böyle şiir görmedim işte. Ne söyleyebilirim.

    Ruh Adam, eski bir askerin, askerliği eskide kalmak zorunda olan bir insanın, oldukça garip bir insanın, şiir de yazan bir buz adamın romanı. Hem hayran olunacak -istemsizce- hem de çok ama çok eleştirilecek yönleri olan bir insan Selim Pusat. (Soyadı dahi kişiliği ile işgili bilgi veriyor.) Bu adam zaman ilerledikçe, bazı şeyleri düşünüp içselleştirmekten, garip başını alıp -bence- dünya değiştiriyor. Belki de dünyasını desek daha doğru. Kitapta namuslu, pek ahlaklı ve duygulu genç kızlarımız, bana göre çizilen karakterleri oldukça sorgulanısı, var. Ben bu kızlardan hoşlanmadım. Yani bir erkeği tavlamak için bazısı cilve yapar bazısı da namuslu ayağına yatarak yapar bunu. Kişisine göre yani. Aa bir de bakmış ne görsün, kanına girivermiş. Halbuki istemeden olmuştu. İnanırsanız tabi. Kitapta aşkın o basamak atlama anı bana hiç geçmedi. Hissedemedim ben bunu. Fakat şiirler başlı başına bir lezzet olduğu için kendi içlerinde değerlendirdim ve o kısımlar güzel geldi.

    Hepimiz kendimiz için bir dünya görüşü belirlemişiz. Doğru olduğuna inandığımız görüşleri zihnimizin muskası etmiş yaşıyoruz. Ben şimdiye kadar benden farklı insanlar okumaktan bir zarar görmedim. Fakat size okuyun demiyorum. Hakkını veremeyecekler bence okumasın. Yahut nefreti katarakt gibi taşıyan insanlar da okumasın. Olur ya gözden gönüle geçmez. Ben Ahmet Kaya da dinlerim. Ahmed Arif de okurum. Atsız'ı da kitaplığımda inci gibi dizer, ince ince okurum. Kendi görüşlerim beni, okuduklarımın görüşleri de kendilerini bağlar. Bu yüzden kitap ırkçılığına hayır, edebiyata evet. Her ne okuyacaksanız kana kana okumanız dileğiyle. Sevgiler.

    Not: O üç gecenin müthiş sazları;
    1) https://youtu.be/WUoT4qfxVVs
    2) https://youtu.be/DyFgLYj8EBE
  • Anısı bizsek eğer bu kentin
    Unuttuğu türküler bizsek
    Acıyı rehin bırakıp bir güle
    Anımsatmalıyız bunları bir bir

    Sonra yürümeliyiz seninle
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız
    Belki bir aşktır bu kentin
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen
    Şemsiyeni almadan gel yine de
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun
  • ÖZLETİYOR SENİ BU YAĞMURLAR

    Burada yağmur yağıyor
    Aralıksız yağıyor günlerdir
    Ama sen yine de şemsiyeni
    Almadan gel ilk otobüsle
    Buğulanan camlara usulca
    Yüzünü çiziyorum ki yüzün
    Bir yağmur damlası olup
    Düşüyor yapraklarına gülün
    Güller de bozamıyor bu uzun
    Karanlık sessizliğini kentin
    Anılarını yitiriyor sokaklar
    Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları
    Tarih de kekemeleşiyor bazen
    Ki o zaman aşktır tek bilici
    Aşksa yürümek gibi bir şey
    Duyabilmek kuşların gelişini
    Anısı bizsek eğer bu kentin
    Unuttuğu türküler bizsek
    Acıyı rehin bırakıp bir güle
    Anımsatmalıyız bunları bir bir
    Sonra yürümeliyiz seninle
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız
    Belki bir aşktır bu kentin
    Belleğini geri getirecek olan
    Burada yağmur yağıyor ama sen
    Şemsiyeni almadan gel yine de
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun

    Ahmet Telli
  • 1
    Acı, bir ırmak gibi
    Doluyor yüreğime
    Bardaktan boşanırcasına ağlamak istiyorum
    Beni artık ne çiçekler
    Ne çocuklar kurtarır
    Ne de o her gün
    Yinelenen doğum.

    Fırtına ektim
    Rüzgar biçtim şu dünyada.
    Acı, tepeden tırnağa acı çekiyorum
    Ey, yüreğimde hep ölüme doğan İsa!
    Haydi, yeniden çarmıha geril
    Bu son ölümün olsun
    Ve bir daha doğma!

    2
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, keşke öldürseydi diyeceksin bana.
    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama, bir ağıt yakmak
    Gelecek içinden;
    Aklımı yakıyorum çünkü ben
    Yaşanmış, yaşanacak bütün günlerimi.

    İntihar diye bir şey
    Yok bu dünyada
    Ölümle biten bir intihar yok
    Asıl intihar
    Gün gün yaşamakta

    Öldürmeyeceğim kendimi
    Ama; keşke öldürseydi
    Diyeceksin bana.

    3
    Yüreğime bir tanım
    Bulabilmek için
    Yollara vurdum kendimi,
    Dillere düştüm.
    Ben hangi yalnızlığın tarihi,
    Hangi umudun
    Tarih öncesiyim?
    Birbaşıma kalakalmışım uzak,
    Uzak ufukların sonsuzluğunda
    Kollarım ardına kadar
    Dünyaya açık.
    Ama yaşamımda ne bir esinti
    Ne de bir
    Yangın var artık.


    4
    Ey taşlar! Ey,
    Karşımda susan dünya!
    Ey, bütün ölümlerime
    Gebe kalan deniz!
    Yağmurun bile
    İzi kalır toprakta.
    Havada çiçeğin kokusu
    Yel vurdukça tüter.
    Değil mi ki
    Ufuk çizgilerinin bile
    Bir sınırı var
    Değil mi ki
    Artık ne topraklar, ne sular
    Beni sarmalayacak.
    Gitsem, kendime
    Gideceğim bundan böyle;
    Kalsam, bir uçurum
    Kendi derinliğiyle dolacak.
    Yaşamı da, ölümü de
    Tutmayacak yüzüm benim
    Yüzüm benim, yüzüm benim
    Dalacak bir yol gibi
    Kendi çizgilerine -
    Kim bilir nereye?

    5
    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Taşlandım kahve masalarında.
    Şimdi ben, ıslak bir toprağın
    Tüten buğusuyum;
    Kendine bakan bir aynayım
    Ben bu dünyada.

    Bütün kapıların
    Dışına kovuldum.
    Yüreğim, kurtarılmış bir
    Bölgedir şimdi.
    Yaşamak eğer
    Gerçekten bir savaşsa,
    Kalkana ve mızrağa
    Çevirdim de dilimi
    Omuzlarımdaki
    Apoletlerden oldum.

    6
    Her denizin bir kıyısı,
    Her insanın
    Bir boyutu varmış.
    Ölüm araya girmeye görsün
    Bütün hücrelerini
    Bir kapıya döndürüp beklesen de
    Açan olmazmış.
    Gel ey
    Yalnızlığım benim!
    Açıp da solmayan gülüm!
    Doldurdum bir vazoyu seninle
    Suyunu yeniledim,
    Kokunu öptüm.

    7
    Beynimle yüreğimin
    Arasında ırmaklar akar
    Her sabah
    Boğulurcasına uyanmam bundandır.
    Azraili yoldaş bilip,
    Yeniden doğanım ben.
    Her susayışım çöl,
    Her boğuntum
    Çağlayanlar boyuncadır.
    Çırpınsam da çıkamam
    Kendi eksenimden.

    8
    Çiçeksiz bir dal gibiyim
    Susuz ırmak yatağı...
    Varlığım soyutlandı
    Bütün anlamlarından.
    Gün gelir çekip giderim
    Avuçlarıma alıp da aklımı
    Çığlık çığlığa
    Bu sokaklardan.

    9
    Yüreğimi dünyaya karşı
    Bir kalkan bilirken
    Son burcu da çökertildi
    İçimde bir kalenin.
    Aklımın ovalarını yeniden
    Ölçüp biçmem gerekiyor şimdi
    Kimsesiz ve dingin.

    Bu sorular tufanında
    Tutunacak dalım değil,
    Bir tek yaprağım bile kalmadı sanki.
    Ne bir kıpırtı var havada
    Ne de sularda
    Yeniden doğuşların cenini.

    10
    Dünya kendine döner
    Ben kendime dönerim.
    Aklın dizginlerini çözdüm,
    Yüreğin köprülerini attım
    Savaşlara girdim
    Yenik, umarsız
    Bana bir yara kaldı
    Bir de yaşama isteği
    Belli belirsiz.


    11
    Bir şiire başlamadan önce
    Nokta koymayı öğrendim;
    Yeni başlanmış bir şeyi
    Yitirilmiş görmeyi
    Tufanlar da istemiyorum artık
    Bir dünya kuruyorum kendime
    Devinimsiz, duruk.
    Aklımı da kovuyorum cennetlerimden
    Yüreğimi de şimdi.

    Gün ışığıdır beni kör eden
    Yağmurlardır yaralayan
    Ve eve döner gibi yapıp,
    Kendime döndüğüm her akşam
    Anladım, yüreğimde doldurulmamış
    Uçurumlar olduğunu
    Karşılıksız sorular göveriyordu.
    Aklımın geniş ovalarında.

    İşte bir zamanlar
    Denize kavuşan ırmak
    Şimdi gerisin geri dönüyor
    Kaynağına

    12
    Yalazlanıyor deniz
    Önce usul usul
    Sonra gürül gürül..
    Uçurumlar açılıyor derin.
    Dağlar yükseliyor yüce.
    Oturmuşum bir kayanın üstüne
    Akdeniz'e bakıyorum
    Kendime bakar gibi
    Mavi bir aynadaki gençliğime..

    Ne söyledim, ne yazdımsa bu dünyada
    Ne yitirdim, ne buldumsa
    Bir derin iç çekişin
    Bağrında eridi.
    Bütün nesneler tek bir ses olarak
    Bağırıyor bana:
    - Bitti artık,
    Artık her şey bitti!

    13
    Ardımda kalan
    Bütün köprüleri bir bir yaktım
    Geri dönemem artık
    Namludan çıktı kurşun.

    Ne çok yürüdüm şu dünyada
    Ne kadar az yol aldım
    Acının alfabesindeyim daha.

    Geri dönemem artık
    Bir çizgi gibi uzar giderim
    Anlamsız, kimsesiz
    Ve soluk.

    14
    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Yüreğimi yansıtan
    Bir aynaya döndü.
    Aklımdan
    Azat oldu da dillim
    Yaşamın arkasından konuşarak
    Özgürlüğünü kanıtlıyor şimdi.

    Acımı
    Anlamıyor musun yüzümden?
    Bir kez olsun duy beni
    Sözcükler
    Araya girmeden!

    15
    Bir gün gelir de
    Ölüme yenilirsem eğer
    - Yenileceğim demiyorum
    Yenilirsem eğer -
    Deyin ki, erlerindendi
    Eşit olmayan bir savaşın
    Kılıcı sözcüklerdi,
    Kalkanı sevgiler...

    16
    Dağlar sesimi tutar
    Dağıtıp, parçalar ovalar
    Acılar niye benim
    Üstüme kanat gerer
    Ne dünya kadar yaşım
    Ne göklerden akranım var
    Urganlar da kendini boğar
    Göreceksiniz bir gün
    Bütün uçurumları böler
    Köprüleri sevginin.

    17
    Kendi rengini yadsıyan
    Bir bayrak gibi
    Dürüp,katlıyorum yüreğimi.
    Ne kaldı konuşacak,
    Ne vardı ki?
    Yücelerde seyrettim
    Uzun bir zaman;
    Gönderlere çekildim
    Ve anladım ki,
    Doruktur asıl uçurum
    Odur insanı boğan.

    18
    Ben mi yanıldım,
    Yoksa dünya mı bilmem?
    Bir yerlerde tökezledim
    Ama düştüm diyemem.
    Yağmur boğulmaktan söz eder şimdi bana
    Güneş çekip gitmekten.
    Beni kurtarmak için
    Pamuk iplikleri uzanır
    Uçurumlarıma...

    Sevgili dünya,
    Ne petekle balım kaldı,
    Ne derilecek çiçeğim
    Salıver artık beni
    Kopar dizginlerimden!

    19
    Gün akşama kavuşur
    Dünyadan el ayak çekilir
    Bütün görüntülerimi yitiririm birden.
    Aynalara baka baka
    Unuturum yüzümü
    Her şiirde biraz daha
    Koparım sözcüklerden
    Gün akşama kavuşur
    Kapılar sürgülenir
    Evler mezar taşıdır artık
    Sokaklar teneşir…

    Ey yankısız ses
    Ey devinimsiz tufan!
    Ölüm nedir?

    20
    Uzun dinginliklerden
    Sonra gelen fırtına
    Taş taş üstünde koymamaya yeminli
    Dönüp dolaşıp geldiğim
    Bu kör noktada
    Kırılıyor gülüşüm
    Bir bardak gibi.

    Ölüm kapıyı çalınca
    Söylenmedik bir sözüm kalmayacak
    Ve bu dünyada
    Tepeden tırnağa yürek olmasını bilenler
    Hep selden kaçarken
    Tufana kapılacak
    Batacak sulara yüzüm
    Batacak sulara yüzün
    Ağır bir taş gibi
    Gömülüp susacak

    21
    Yağmurun ardından
    Kar geliyor;
    Onun ardından sel.
    Bir şeyleri tamamlamadan
    Ölmek bana
    Zor geliyor.

    Bu şiir nerede biter
    Gece güne ulanırken?
    Çiçek tohum olur döner
    Su denize kavuşurken?
    Yaşamın sonunda mı,
    Başında mıyım bilmem?
    Beni kim düşünür bu irinler dünyasında?
    Herkes kendi yüreğini deşip,
    Derin kuyular açarken
    Sinmek, saklanmak için
    Karanlıklarına.

    Gülün ardından
    Diken geliyor;
    Sütün ardından irin.
    Bir şeyleri bitirmeden
    Ölmek bana zor geliyor.

    22
    Sonun sonsuzluğundayım
    Ufkun çok ötesinde
    Geçip giderim dünyanızdan
    Bir yıldız gibi akarım
    Yanarım kendimce.

    Ok çıkınca yaydan
    Artık beni aramayın
    Ne mezar taşı dikin
    Ne diriltin söylevlerle.
    Ok çıkınca yaydan
    Saplanacak bir yerler
    Bulurum elbet
    Gücümün yettiğince...

    23
    Bir kalenin
    Ele geçirilmeyen
    Son burcuyum ben;
    Yeryüzünden silinmiş ırkların
    Tek temsilcisi..
    Ne söyledimse yele söyledim,
    Sanki ne yazdımsa buza
    Taşlandım adımbaşı
    Taşlandıkça konuştum.
    Ben acının dallarıysam
    Yeryüzüydü gövdesi
    Ben bir ırmaksam
    Yaşam denizdi..
    Bekleyen görecek
    Yanan sular,
    Boğulan topraklar bana tanık.
    Ben susarsam
    Taşlar konuşacak artık.

    24
    Yağmurlar yağacak uzun
    Yağmurlar ince
    Dünya, bir alıcı kuş gibi
    Üstüme çökünce
    Ne bir sözcük kalacak,
    Ne de bir çığlık...
    Yine de gülsün isterim
    Şu pencerelerde
    Sokağı seyreden çocuk;
    Gülsün artık!

    25
    Umut, o arslanın
    Ağzında değil.
    Midesindeyken şimdi
    Gülümseyerek seyrediyorum
    Tarihin sofralarında
    Onu çiğneyenleri.
    Varın taşlayın beni
    Yaralarım övüncümdür
    Bu dünyadan olduğuma
    Yaşadığıma dair

    Umutsuzluğun umudundayım
    Karanlığın ışığında
    Öyle derin, öyle yoğun
    Uçurumların doruğundayım
    Varsın bir yanıt
    Bulmasın sorularım
    Yalnızca soru sormaya
    Bile razıyım..


    26
    Kişisel alacakaranlığın
    Cephelerindeyim
    Yaralarım bedenimi yırtarcasına fırlıyor
    Geride kalan
    Yalnızca kan ve irin

    27
    Sabaha yakın görülen düşlerde
    Bilinci körelten
    Bir karabasan yoğunluğu,
    Biraz da acı vardır.
    Güneşin altında kararan şeyden
    Korkun, derim ben
    Kül altında yanan kordan...
    Ve ışık, uzun bir karanlığın
    Ardından gelirse eğer
    Asıl anlamını bulur.

    28
    Güneşin öte yüzünü gördüm
    O sonsuz karanlığı.
    Doğadaki her şeyin
    İkinci adı yalnızlıktı.
    Ölümdü, suskunluktu.
    Bir çiçek ki taşırmış içinde
    Hep solgunluğu,
    Suyun akışında bir
    Boğulma korkusu varmış
    Yanan topraktan
    Yükselen buğu

    Güneşin öte yüzünü gördüm
    Ki; orada her şey
    Önce kendini yadsıyordu.

    29
    Belki kendini boğan
    Biri değilim
    Yağmur, ne biliyorsun?
    Belki bir beklediğim var yaşamdan.
    Bir bardak mıyım sanki
    Kendiyle dolup taşan?

    Belki bir sıcaklık
    Kaldı bir yerlerimde
    Güneş, ne biliyorsun?
    Belki gecelerimizden sızan bir ışık...
    Bir kum saati miyim?
    Boşalıp kaldım mı artık?

    Belki açacak
    Bir şeylerim vardır
    Çiçek, ne biliyorsun?
    Belki konuşacak birkaç söz kalmıştır
    Bir gün karşıma çıkacak olanla
    Geçmişe, geleceğe dair...

    30
    Akdeniz susuyor.
    Susuyor turuncu. Susuyor yeşil.
    Bir yaşam ki nasıl
    Ancak kendiyle tanımlanır;
    Bir insan ki nerede
    Artık herşeye razıdır
    Orada durdun dünya!

    Ölü deniz,
    Güneşli, puslu deniz
    Sularını rahim, taşlarını cenin
    Kıldığın çağlardan kalmış
    Bir gülümsemeydim bir zamanlar
    Belli belirsiz..
    Cebimde kelebek ölüleri,
    Ağzımda tütün kokusu
    Turuncu sokaklardan denize uçan
    Soluk bir gölgeydim
    Dalgın ve kimsesiz..
    Köşkerin kızının
    Memelerine dolan iyot kokusunda,
    Gülüşünde bir işçinin
    Bir payım vardı
    Hiç kuşkusuz..

    Akdeniz susuyor.
    Yaralı bir balık gibi;
    Çağın zıpkınlarıyla delik deşik.
    Akdeniz susuyor.
    Suları kirli şimdi,
    Mavisi soluk.

    31
    Beni doğuracak rahim,
    Beni sallayacak beşik yok!
    Dünyaya düştü yolum
    Bir görümlük
    Konuk geldim.
    Tek bir soru sordum
    Bin yanıt aldım;
    Ama hiçbirine bende yanıt yok!
    Uçurumlara itildim,
    Doruklara çekildim.
    Çaprazlama çiçekler astım da göğsüme
    Şaire çıktı adım
    Dinsiz bir peygamberim şimdi
    Ateş olsam bir kendimi yakarım.
    Kendi karanlığından korkan
    Bir geceyim ben,
    Kendi sınırlarına düşman
    Bir ülke;
    Kuşatılmış, yorgun...
    Ey dünyalıklar, ey tarihçiler!
    Oysa hepsi topu topu iki kelime:
    Yaşadım ve öldüm

    32
    Bu şiir burda biter
    Yaşam benimle bitmiyor
    Umutsuz değil, umarsızım şu anda
    Ne çiçeklerde payım var,
    Ne şu suskun taşlarda..
    Acıdan kurtulmaya yeltendiğim zamanlar
    Acı olduğumu anladım
    Dünya bunu bilmiyor
    Ben insanlığın cocukluğuyum
    Ve yaşlılığıyım sırasında

    Bu şiir burada biter
    Hiçbir dayanak bulmadan
    Doğanın avuntusu nedir
    Gece günle tanımlanırken
    Işığın kaynağında hep
    Bir karanlığın donduğu
    Bilmem nasıl kanıtlanır
    Yıllar yılı sorulara yaslanıp
    Yaşarken ölüme doğdum ben
    Hiç kimseyi öldüremem
    Kendimi bile artık
  • Özletiyor Seni Bu Yağmurlar ( Ahmet Telli)

    Burada yağmur yağıyor
    Aralıksız yağıyor günlerdir
    Ama sen yine de şemsiyeni
    Almadan gel ilk otobüsle

    Buğulanan camlara usulca
    Yüzünü çiziyorum ki yüzün
    Bir yağmur damlası olup
    Düşüyor yapraklarına gülün

    Güller de bozamıyor bu uzun
    Karanlık sessizliğini kentin
    Anılarını yitiriyor sokaklar
    Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları

    Tarih de kekemeleşiyor bazan
    Ki o zaman aşktır tek bilici
    Aşksa yürümek gibi bir şey
    Duyabilmek kuşların gelişini

    Anısı bizsek eğer bu kentin
    Unuttuğu türküler bizsek
    Acıyı rehin bırakıp bir güle
    Anımsatmalıyız bunları bir bir

    Sonra yürümeliyiz seninle
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız
    Belki bir aşktır bu kentin
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen
    Şemsiyeni almadan gel yine de
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun