• Sonra yürümeliyiz seninle
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız
    Belki bir aşktır bu kentin
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen
    Şemsiyeni almadan gel yine de
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun
    Ahmet Telli
    Sayfa 24 - Everest Yayınları / Şiir
  • Şüphesiz ki Antep, yazılı tarihten önceki dönemlerden bu yana birçok medeniyete ve millete ev sahipliği etmiş, Mezopotamya'dan dünyaya yayılan  kültürü başka  coğrafyalara taşıma da transit görevi görmüş bir şehirdir. Genel olarak dünya tarihi içinde de büyük bir öneme sahiptir. Nuh peygamberin soyundan gelen zamanın Babil hükümdarı Pel'e isyan ederek Anadolu'ya Ermeni halkını, kültürünü taşıyan Hayg'ın torunlarına da yurtluk etmiş, Malazgirt savaşından sonra Anadolu'ya yavaş yavaş yerleşen Türklere de. -pek bilinmese de yüzyıllardır Kürtlere ve Yahudilere de.-  Yerleşik hayata geçildikten sonra kültür-sanat bağlamında birçok gelişme kaydedilen, ilk tarihi bulguların gün yüzüne çıkarıldığı sayılı coğrafyalardandır. Asıl mesele şu ki; bu gelişmeleri sağlayan milletlerin içinde Antep'te soykırıma uğramış Ermenilerin de bulunmasıdır. Antep'teki kazıların birçoğunda,  mitolojik motiflerde Ermenilerin izine de rastlanır. Tarım, ticaret, el işçiliği, heykelcilik, sanat, mutfak, düzenli şehirleşme, mimari ve birçok alanda ustalıklarının tartışılmaz olduğu tüm milletler içinde aşikar. Bugün, bu şehrin Unesco tescilli gastronomi şehri oluşunu tamamen Antep Ermenilere borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. Tehcir sırasında, tehcirden muaf tutulanlar arasında Antepli Ermeni aşçılar da mevcuttu. Sadece gastronomi alanında değil; bakır işlemeciliği, kutnu dokumacılığı, peyzaj süslemeciliği gibi birçok alanda zanaatkârlardı.  Bir şehri tüm yönüyle geliştiren bir milletin, sadece gayrimüslim olduğu için ve zenginliğinden nemalanmak adına tehcire tâbi tutmak hiçte kabul edilir nedenler değil. Bu açgözlülük, ötekileştirmek, binlerce insanın canına mâl olmanın adını, gaza'ya ya da istiklâl'e bağlamak hiç kabul edilir değil. Bugün Antep, tehcir sonrası mal ve mülklerden faydalanan, zenginleşen insanların torunlarına ev sahipliği yapıyor. Kitapta bu açgözlü 'Kişizâde'lere bolca yer vermiştir. Her geçen gün sokaklarında yürüdüğüm bu şehrin tarihini öğrendikçe utancımdan girecek yer arıyorum.

    Antep Ermenilerinin tehciri Anadolu'da en geç gerçekleşen tehcirlerdendir. Hükümet, tehcir için ortada bir sebep bulamıyordu. tâ ki 2 Ağustos 1915 tarihine kadar. Gecikiyor olmasının nedeni bazı görevini lâkıyla yapan yöneticiler sebebiyle idi. Bu tarihe kadar hiçbir sorun vuku bulmuyordu. Bir sorun yaratmak, sorun varmış gibi devlet erkanlarını zor durumda koymak tamamen kadılar ve yerel yöneticilerin göreviydi. Tehcir, merkezden uzak köylerin boşaltılmasıyla başladı.

    Antep'teki Ermeni Tehcirini sistematik bir biçimde yürüten 1915 İttihat ve Terakki Antep kulübü ve Halep Jön Türkler cemiyeti, boşalan birçok Ermeni yerleşkesine Türkmen muhacir yerleştirerek , içinde birçok milleti barındıran bir şehri Türkleştirme politikaları yürütmüştür. 1915 tehcirindeki birincil amaç Türkleştirmek ve tehcir sonrası bu halktan arda kalanlardan faydalanmaktı. Bunu buraya rahatlıkla yazıyorum, çünkü; boşalan birçok Ermeni köyünü ziyaret edip, buraya yerleştirilen muhacirlerin çocuklarından, torunlarından bunları da dinlemiştim. Antep'teki Ermenilerin Tehciri için hiçbir sebep bulamayan hükümeti azdırmakta,  kadılar (Din adamları) ve yerel siyasilerin göreviydi. Her geçen gün Ermenileri topyekûn göndermenin planları yapılmakta, Antepli Ermeni aydınları uzak topraklara sürgüne gönderilmekteydi. Kadılar, müslüman halkın kadınlarını taciz etmekle suçlamakta, siyasiler ise Ermenilerin çeteler oluşturup köy köy insanlara eziyet ettiğini hükümete telgraflar ile beyan ediyordu. Dönemin Antep mutasarrıfı Mehmet Şükrü Bey ve Askerî kumandan Hilmi Bey, Antep'teki Ermenilerin tehciri için ortada hiçbir neden olmadığını merkezî hükümete rapor ediyordu. Ali Cenani ve diğer kana kana tehcir isteyen taraflar bu iki zat-ı muhteremi Ermenileri korumakla ve etnik sempatizanlıkla suçluyordu. Yerel yöneticilerin çoğunlukta olduğu bir grup bu iki ismin tutuklanmasını istiyordu. Mehmet Şükrü Bey, Çankırı'ya sürgüne gönderilmişti. Askerî sorumlu olarak görevlendirilen Hilmi Bey ise yerinde bir karar alarak görevinden istifa etmişti. Mehmet Şükrü Bey'in yerine ise tam bir tehcir yanlısı, şehirde tek bir Ermeni bile görmek istemeyen Ahmet Faik gönderilmişti. Tehcir için uygun bir ortam yaratan yerel yöneticiler artık tamamen tehcire odaklanmış,  Ermeni yerleşkelerinden gelecek olan ganimetin hesaplarını yapmaktaydı. Antep'e gelir-gelmez Ali Cenani ile tehcir sürecini hızlandırmakta, Ermenilere karşı sert ve radikal siyasalar uygulamaktaydı. İttihak ve Terakki kurucularından Ali Cenani (TBMM 1922 Gaziantep Milletvekili, Ticaret Bakanı), Nizip'te bulunan, en büyük ve en zengin Ermeni köylerinden olan Orul Köyünün ağasını kendi çiftliğinde misafir ediyordu. Niyet, buradaki Ermenileri sessiz sedasız bir şekilde tehcir etmek, Orul Köyü ağasının Halep'teki mallarına rahat bir şekilde el koymaktı. Bu tutumundan dolayı Ali Cenani gibi kana susamış, açgözlü biri Ahmet Faik tarafından Ermenileri korumakla suçlanıyordu. Böylesi çelişkilerle dolu insanların kararlarının kadim ve saygın bir milleti etkilemesi gerçekten üzücü. Mondros Ateşkes antlaşmasından sonra Ali Cenani ile karşılaşan Mustafa Kemal, Ali Cenani'ye buradaki sorumluluğu teklif etmişti. Ali Cenani, Suriye tarafında kalacak olan mallarının bekâsını düşünerek bu teklifi geri çevirmişti. Kuvâ-yi Milliye döneminde ise şehire İngiliz askerleri girmişti. Ali Cenani ve diğer tehcirden sorumlu failler hakkında yakalatma kararı verilmişti. Sorgulandıkları süre içerisinde yine bu askerî güçler tarafından kabul görmek için binbir dereden su getirmişlerdi. Gel gelelim ki bugün bu insanların Antep'te heykelleri dikili durmakta, kahraman gösterilmekte.

    Kısa tutmak istiyorum.

    Keşke diyorum; keşke bu insanların kanı düşmeseydi bu topraklara, elimizde izi kalmasaydı. Belki bugün ülke daha ileride ve daha renkli olabilirdi. Birçok uygarlığın savaşından yara almış bu coğrafya, bir ulusu daha barındırabilirdi. Birkaç insanın kendi bekâsı için, bir coğrafyayı tek-tipleştirmek için bunca insanın canı bu topraklara düşmemeliydi. Ne var ki Türkiye Tarihinde bu tehcir kara bir leke olarak kalmaya devam edecektir.

    Kitap, 1915 Antep'i hakkında geniş bilgi veriyor. Birçok kaynaklardan ve fotoğraflardan yararlanmıştır. Kitaptaki iddialar arşivlerden kaynaklar gösterilerek desteklenmiştir. Taraflı yazıldığını düşünmüyorum. Gayet objektif ve nesnel bir bakış açısıyla ele alınmış. 1915 tehciri faillerini tüm yönüyle ele alarak okunulası bir çalışma ortaya konulmuştur. Okuyacak olana şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
  • Beyaz bir altın pamuk, Adana'mdan hediye
    Tüm dünya aşıktır, bilirsin; Van'daki kediye
    Gökteki Ay; tıpkı bizim Kütahya'da porselen
    Güneş doğarken İstanbul'dan bir başka yükselir

    Artvin'de bal kadar tatlı, Afyon'da kaymak
    Ne müthiş; Antalya'da deniz keyfi, Uludağ'da kaymak
    Ya da Erzurum'da; Palandöken, Kilis'te yorgan diker halkım
    Zonguldak'ta kömür yüz karartır

    Pek sevilir bur'da, Kastamonu kır pidesi
    Ve ya bir simit kap otur seyret, Üsküdar'da Kız Kulesi
    Mersin'de Kız Kalesi, Rize'den çaylar
    Geçtiysem illa içmişimdir Susurluk'tan ayran

    Ve bayrak dalgalanır gülümser Çanakkale
    Mardin'de taş evler, her derde devadır Pamukkale'm
    Sivas'ta kangal korur köyü, Edirne'de pehlivan
    Yolun düşerse bir gün tadıp Erzincan'dan peynir al

    Denizli'den öten horoz, sekiz ilden duyulur
    Bu bizim soframız, buyurun hepimizi doyurur
    Huyumuz suyumuz bir, kazılan kuyumuz girme
    Kıbrıs'ta bizimle elbet Lefkoşa ve Girne

    Hep aynı yerde düştük yere, hep aynı yerde ezildik
    Ne Azeri, ne Türkmen ayrı, ne Lazı, ne Kürdü
    Sen parçala ve kirlet, ülkem kültürlere birlik
    Amaç hep bir ağızdan "Burası yurdum!" diyebilmek

    Aşık Seyrani, Mimar Sinan, Erciyes, Kayseri
    Gaziantep türküleri, bahçalarda mor meni
    Gel Paris'ten, Şanlıurfa'm topraktan evler
    Ocakta mırra pişerken ozanlar manî söyler

    Sırtımda Nemrut, bir kolum cendere adım; Yaman
    Kekik kokar Balıkesir, Iğdır'dan söker şafak
    Akkuş, Aybastı, Çatalpınar, Fatsa, Ordu
    Tüm sokaklarım tozlu ben Diyarbakır'da doğdum

    Eğer Karadeniz'den geçerseniz, Trabzon'da durun
    Dinle İskoçya'nın gaydasını kıskandırır tulum
    Konya'dan seslenir Mevlana Celaleddin Rumi
    Bugün kimse yüz dönmüyor bize Nasreddin gibi

    Elazığ'da Gakkoş'um, Aydın'da Efe
    Bende dokuz dağın gücü, mermi göğsümden teper
    Bir tek Pir Sultan Abdal konuşturur bağlamayı
    Bana bir metris, bir Malatya hatırlatır Ahmet Kaya'yı

    Bayburt, Bolu, Ankara, Amasya ses ver
    Samsun'da tütün sarıp, Karaman'da koyun gütsem
    Tekirdağ'da rakı içsem, Gümüşhane'de kuş burnu
    Hiç görmesem de, Muş'u anlattılar, hoş buldum

    Ardahan, Hakkari, Siirt; el kaldırın gardaş
    En iyi dostum Hataylı, en kahraman Maraş
    Ne için kavga, ne için savaş? Bu senin yurdun!
    Sakarya, Osmaniye, Dersim ve Burdur
    Tokat'ın boynuna gerdanlık Yeşilırmak

    Hâlâ Kars'ın bağrında, doksan bin şehit
    Cudi, Silopi, Şırnak, Serhat Seyit
    Tam 923 ilçe 81 şehir; İzmir'de iç, kordonda sız
    Ayrı keyif tabii, yiğit Ağrı'nın başında erir mi kar?

    Sıkı giyin, tam on yıl üstüme geldiler gıpta edip
    Adım Kırklareli, hiç sıkmadım düşman eli
    Bitlis'te beş minare, Kocaeli'm gönlüm gibi
    Kimi bindallı giyer Niğde'de, yazma örer kimi

    Kazma kürek, toprak döver çiftçi; izler paraya boğulan
    Keşke şimdi görüp yazsa Karacaoğlan
    Bu da azsa Muğla, Sinop, Yozgat, Uşak
    Dur; silah yerine sanat, saz ve sözle kuşan vur

    Yeni nesil, yeni kuşak, yeni alet, yeni suça, gel dedikçe geri koşar kul
    Zoru başar, tut, bütün bu güzellikler senin
    Bir gün birlikteysek eğer o gün el üstünde eliz
    Nevşehir'de bir arif tanıdım, tek maaşı ilim
    Edep, haya; adı Hacı Bektaş-i Veli

    Düzce, Karabük, Bartın, Yalova, Batman
    Öyle Isparta'nın gülündeki dikenler her ele batmaz
    Yeşil ve mavi kucaklaşır Giresun'da tüm gün
    Doğanın en masalsı yüzü Kapadokya, Ürgüp

    Henüz askerdim; bir sabah soludum Spil'i
    Tüfek çatıp; süngü taktım, yere koyarken canımı
    Düşüp koşarken tanıdım seni, toprağında kanım
    Sen ki ben giderken arkamdan bakıp ağlayan kadın

    Bingöl ya da Çapakçur'da bir kahvede sabahçıyım
    Aksaray, Mamasun'da olta tutan balıkçı
    Çorum'da dolmacıyım, Kırşehir'de bakırcı
    Ne faşistim, ne gerici, ne bölücü, ne ayrımcı

    Bilecik, Çankırı, Eskişehir, Kırıkkale
    Koyun koyuna yattık, hem de yetmiş milyon kere
    Çözüm mü kin ve hır? Bakın bizim bu kar ve kır
    Yarınlar hür ve bir darılma, küsme, gül, sarıl

    Gitme, dur, kal, akmasın kan, kalkmasın el, ölmesin er
    Anam görmesin dert, bırakma bölmesinler
    Ben neysem öylesin sen, çünkü; bir yemin ve tövbemiz
    Her nerede olursan ol bir; gönül ve gövdemiz

    Hayki - B1R
  • Özletiyor Seni Bu Yağmurlar

    Burada yağmur yağıyor  
    Aralıksız yağıyor günlerdir  
    Ama sen yine de şemsiyeni  
    Almadan gel ilk otobüsle 

    Buğulanan camlara usulca  
    Yüzünü çiziyorum ki yüzün  
    Bir yağmur damlası olup  
    Düşüyor yapraklarına gülün 

    Güller de bozamıyor bu uzun  
    Karanlık sessizliğini kentin  
    Anılarını yitiriyor sokaklar  
    Bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları 

    Tarih de kekemeleşiyor bazan  
    Ki o zaman aşktır tek bilici  
    Aşksa yürümek gibi bir şey  
    Duyabilmek kuşların gelişini 

    Anısı bizsek eğer bu kentin  
    Unuttuğu türküler bizsek  
    Acıyı rehin bırakıp bir güle  
    Anımsatmalıyız bunları bir bir

    Sonra yürümeliyiz seninle 
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız 
    Belki bir aşktır bu kentin 
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen 
    Şemsiyeni almadan gel yine de 
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni 
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun?

    ~Ahmet Telli
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • Anısı bizsek eğer bu kentin
    Unuttuğu türküler bizsek
    Acıyı rehin bırakıp bir güle
    Anımsatmalıyız bunları bir bir

    Sonra yürümeliyiz seninle
    Sokaklara caddelere çıkmalıyız
    Belki bir aşktır bu kentin
    Belleğini geri getirecek olan

    Burada yağmur yağıyor ama sen
    Şemsiyeni almadan gel yine de
    Özletiyor bu çılgın sağanak seni
    Sırılsıklam özletiyor biliyor musun