• Ben sadık hizmetkârınız Prof. Albert Einstein.

    Ekselansları, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum.

    Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir.

    Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum. Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,

    Prof. Albert Einstein
  • Ben görevimi burada bitiriyorum.
  • Ekselansları,
    OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
    Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
    Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.
    Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,
    Prof. Albert Einstein
  • Yaşadığımız dünyayı doğru değerlendirmenin ve anlamanın en önemli koşulu kuşkusuz bilimi en doğru şekilde anlamaktır. Bilim çoğu kez, bir bilgi birikimi veya düzenli güvenilir bilgi olarak tanımlanır. Özünde bir arayıştır, gerçeği bulmaya ve yaşadığımız dünyayı, hatta evreni açıklamaya yönelik bir çabadır. Bunun yanında, dogmalar içeren bir öğreti olmayıp tutarlılık ölçütüne bağlı bir deneme-yanılma sürecidir. Bilimde en sağlam görünen kuram ya da yasaların bile hatalı olma olasılığı vardır. Yani bilim de pek tabii yanılabilir. Bilimin en sevdiğim özelliği de yanılma payına her zaman yer vermesidir.

    Bilimin ne olduğunu ifade ettikten sonra, bilimin ne olmadığını da sıkça düşülen yanlışlardan biriyle örneklendirmek istiyorum. Teknoloji=Bilim demek doğru değildir. Zira teknoloji tek başına bilim demek olmayıp bilimin pratik bir uygulamasıdır.

    Bilimin etkinlik alanı sınırsızdır. Aklınıza gelebilecek her şeyle ilgilenir. Doğada olup biten her şey, toplumsal yaşamın her cephesi, geçmişte ve şimdi oluşan tüm gelişmeler bilimin inceleme alanı içerisindedir.

    Amaç, evreni anlamaktır. Fakat asla, kimilerinin düşündüğü gibi, Tanrı'yı bulmak veya ispatlamak amacında değildir. Zira bilim bir arayıştır. Merak duygusundan yola çıkarak evreni anlamlandırma çabasıdır. Dinin veya Tanrı'nın ise, aranılmaya veya bulunmaya ihtiyacı yoktur. Böyle bir düşünce en başta, insanların dini inancının zayıflığından ötürü ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum. Zira bilimsel her araştırma bir problemden, bir açıklama ihtiyacından kaynaklanır. Oysaki, az önce ifade ettiğim gibi, Tanrı'nın bir açıklamaya ihtiyacı olmadığı gibi, bir "problem" de değildir.

    Din-Bilim tartışmasını çok fazla uzatmadan, zamanında değerli dostum Oğuz Aktürk ile bir alıntı altında gerçekleştirdiğimiz seviyeli tartışmayı size sunmak isterim. Zira iki farklı görüşe de bu tartışma içerisinde rahatlıkla ulaşabilirsiniz:
    #26238562. Buradaki tartışmanın ana kaynağı, din ve bilimin aynı elimizde tuttuğumuz kavramlar mı yoksa iki farklı elimizde tuttuğumuz kavramlar mı olduğu noktasında toplanmaktaydı. Yani birbirleriyle bağlantılılar mı, yoksa birbirlerinden bağımsızlar mı? Her iki düşünceyi de okuyup istediğiniz düşünceyi sahiplenmekte özgürsünüz.

    Bilimin Öncüleri isimli bu kitap ise, ilk 50 sayfasında bilim denilen etkinliğin anlam ve yöntemine ilişkin görüşleri ortaya koyup çalışmalarıyla bilime yön veren öncü bilim insanlarının kişilik özellikleri ile bilim tarihindeki yerlerini önümüze sunmuş. Kitabın içerisindeki bilgilerin yeterli olduğu elbette söylenemez. Zira 200 sayfalık bir kitabın içerisinde kimlere yer verilmemiş ki? Arşimet, Öklid, Eratosthenes, Leonardo Da Vinci, Kopernik, Francis Bacon, Gelileo Galilei, Johannes Kepler, William Harvey, Robert Boyle, Christiaan Huygens, Isaac Newton, Antoine Laurent Lavoisier, John Dalton, Michael Faraday, Charles Darwin, Johann Gregor Mendel, Louis Pasteur, James Clerk Maxwell, İvan Pavlov, Marie Curie, Max Planck, Ernest Rutherford, Albert Einstein, Niels Bohr ve Werner Heisenberg...

    Hepsinin kişilik özellikleri ile bilim tarihindeki yerlerini ayrıntılı olarak anlatacak bir kitap yazmak ne yazık ki pek mümkün değil zaten. Bu durumda kitaba yetersiz demek doğru olmayacaktır. Zira okur olarak bizler, bu kitabı okurken merak ettiğimiz bir bilim insanını daha doyurucu bilgiler elde etmek için başka kaynaklara başvurarak tanıyabiliriz. Kitabın güzel yönü de buradadır zaten.

    Bilim insanlarını merak eden okurlar için, hiç de sıkıcı olmayan, akıcı bir kitap. Bence bilimin artık iyice arka planlara atıldığı günümüzde, bu tür kitaplara daha canı gönülden sarılıp kendimize kıssadan hisseler çıkarmamız gerekiyor. Son olarak Albert Einstein'ın bir sözü ile yazımı sonlandırayım:

    "Uzun yaşamımda öğrendiğim bir şey var: gerçeklikle ölçüştürüldüğünde tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır; ama gene de sahip olduğumuz en değerli şeydir, bilim!"
  • Berlin Üniversitesi’nde ders vermekte olan Einstein, Nazilerin etkilerini artırmalarının ardından Almanya’da daha fazla kalamayacağını görmüş ve Paris’e geçmişti. Radikal Gazetesi'nin 17 Eylül 1933’te Almanya’daki Yahudi profesörleri kurtarmak amacıyla bu mektubu Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na gönderdi:

    Altında imzası olmasına rağmen, mektubu kaleme alan Albert Einstein değil OSE yönetimiydi. Özel sekreterinin açıkladığına göre Albert Einstein 17 Eylül’ü kapsayan 10 gün boyunca Paris’te değildi. Ama OSE antetli boş kâğıtlara imzalar atmış, gerektiğinde kullanılması için OSE yönetimine bırakmıştı. Bu durumda bu belge bir Einstein mektubu sayılabilir miydi? Bence sayılırdı, çünkü birçok politikacının konuşmalarını ‘ghost writer’ların yazmasına rağmen, bunlar o liderlerin sözleri olarak kabul edilmiyor muydu? Bu da öyle bir şeydi. Kendisi Paris dışında olsa da, mutlaka bu mektupta neler yazıldığından haberdardı. Albert Einstein imzası ile gelen mektup, onun kişisel değil ama resmi bir mektubuydu. (...) O dönemde Başbakan İsmet Bey’di. Daha soyadı kanunu kabul edilmediği için henüz İnönü soyadını almamıştı. Başbakan, bu mektubu alınca kendi el yazısıyla kenarına bir not düşüp Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’e göndermişti. Ama sonra ortaya çıkan sonuç olumsuzdu. Başbakan İsmet Bey, Einstein’ın isteğini reddetmiş ve 14 Kasım 1933 tarihinde şöyle bir mektup göndermişti: ,

    Başbakan’ın bu mektubu kapıları Alman bilim adamlarına kapatmış gibi görünüyordu ama sonuç öyle olmamıştı. Sadece Einstein’ın mektubunda teklif ettiği 40 bilim insanı değil 190 bilim insanı Türkiye tarafından kabul edilmişti. Bu bilim insanları önce Almanya’dan, 1938’teki Anschluss’tan sonra Avusturya’dan ve 1939’daki Nazi istilasından sonra Prag’dan gelmişlerdi. (...) Bu dönemde Türkiye’nin katkıları işe yaramış, mesela dokuz ay toplama kampında kaldıktan sonra kurtarılan diş hekimi Alfred Kantorowicz gibi bilim adamları İstanbul’da yeni bir hayat kurma olanağı bulmuşlardı. Başbakanın ve bakanlar kurulunun olumsuz tavrına rağmen, bu Türkiye’ye gelmelerini sağlayan güç neydi?
    ATATÜRK BİLİM İNSANLARINA KAPILARI AÇTI

    Bazı kaynaklar bunu o sırada Cumhurbaşkanı olan ve Türkiye’nin acilen modernleşmesini arzulayan Kemal Atatürk’e bağlıyorlardı. Bu araştırmacılara göre Atatürk devreye girmiş ve kapıları sonuna kadar açmıştı. İlk bilim insanı grubu geldiği zaman onları Dolmabahçe Sarayı’nda konuk İran Şahı şerefine verilen bir ziyafete davet eden de oydu. Hepsiyle tek tek görüşmüş, onlara hoş geldiniz demişti.(...)
    Anladığım kadarıyla Anschluss, Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesine verilen isimdi. 1806’da sona eren Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ndan sonra Alman ırkını birleştirmek ideal haline gelmiş, Adolf Hitler de bunun ilk adımını Avusturya’yı ilhak ederek atmıştı. Konuyu kafama yerleştirebilmek için tarihi bilgilere kısaca göz attım. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için bu konudaki bilgilerimiz kısıtlıydı. Almanya’da 1932 sonbaharında yapılan seçimleri, Adolf Hitler başkanlığındaki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi kazanmıştı. Hitler 30 Ocak 1933 günü başbakan olmuştu. Nazilerin o günden sonraki hedefi Almanya’daki Yahudilerin kökünün kazınmasıydı. Aslında Nazilerin Yahudi karşıtı hareketi bu tarihten daha önceleri başlamıştı ama iktidara gelmeleriyle birlikte Yahudiler üzerindeki baskı çok artmıştı. Bunu üzerine birçok Yahudi ülkeyi terk etmeye başlamıştı.
    EINSTEIN'IN MEKTUBU
    “Ekselansları,
    OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesör ve doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu bilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.
    Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan,
    Prof. Albert Einstein”
    İNÖNÜ'NÜN YANITI
    “Saygıdeğer profesör,
    İktidardaki hükümetin politikası gereği Almanya’da bilimsel ve tıbbi çalışmalarını yerine getiremeyen 40 profesör ve doktorun Türkiye’ye kabulünü dileyen mektubunuzu aldım. Bu beylerin hükümetimiz kuruluşlarında bir yıl ücretsiz çalışmayı kabul ettiklerini gördüm. Teklifiniz çok çekici olmasına rağmen ülkemiz kanun ve nizamları gereği size olumlu cevap verme imkânı göremiyorum. Saygıdeğer profesör, bildiğiniz gibi şu anda 40’tan fazla profesör ve doktor istihdam etmiş durumdayız. Çoğu benzer nitelik ve kapasitede olan bu şahıslar da aynı politik şartlar altındadırlar. Bu profesör ve doktorlar burada geçerli kanun ve şartlar altında çalışmayı kabul etmişlerdir. Şimdiki halde, çeşitli kültür, dil ve kökenlerden gelmiş üyelerle çok hassas bir oluşum geliştirmeye çalışıyoruz. O nedenle içinde bulunduğumuz şartlar gereği daha fazla personel istihdam etmemizin mümkün olmadığını üzülerek bildiririm.
    Saygıdeğer profesör,
    Arzunuzu yerine getirememenin üzüntüsünü ifade eder, en iyi duygularıma inanmanızı rica ederim.”
    İsmet İnönü
  • Kitap incelemesi / Sinan Turanlı, Bozuk Elmalar, Gece Kitaplığı, Ankara, 2017

    Din hayatımıza genellikle düşünme, sorgulama, akıl yürütme sonucunda giren bir kavram değildir. Küçük yaşlardan itibaren ailelerimizin öğretileri ile sahip olduğumuz, varlığı veya doğruluğu konusunu, genellikle doğruluğundan fazlasıyla emin olduğumuz için hiç sorgulamadığımız bir kavramdır.

    Sinan Turanlı’nın Bozuk Elmalar kitabı sağlam bir din sorgulaması içeriyor. Özellikle dini konularda fazlasıyla hassas olan kişileri uyarmakta fayda var. Okuduklarınız hoşunuza gitmeyebilir. Ama düşünmeyi, felsefeyi, sorgulamayı seven biriyseniz bu kitap tam size göre! Büyük bir zevkle okuyacağınızdan emin olabilirsiniz.

    Bozuk Elmalar, semavi dinlerin tarihteki yeri, insan hayatının sosyal , psikolojik ve maddi unsurları üzerine etkilerini inceliyor. İncecik, 123 sayfa bir kitap olmasına karşın bütün bu unsurlara detaylı biçimde değinilmiş. Birbirinden farklı onlarca konu temelinden yola çıkılmış farklı düşünceler tek tek bölümler halinde irdelenmiş. Her bölüm din kavramını farklı bir açıdan inceliyor. Bölümler sadece birkaç sayfadan oluşuyor ve okuması zor değil. Ama kitabın genel bir bütünlük arz etmediğini söylemeliyim. Onun yerine, farklı konular hakkında yazılmış ve bir araya getirilmiş bağımsız denemeler diyebiliriz. Eğer sizi belli bir fikir konusunda aydınlatacak, düzenli, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olan sistematik bir kitap bekliyorsanız, konuların dağınıklığı sizi biraz şaşırtabilir. Bunları, her biri düşünce ufkunuzda farklı sorulara ve kıvılcımlara sebep olabilecek, aynı konu ile ilişkisi bulunan birbirinden farklı denemeler gözüyle okursanız, daha keyifli bir okuma süreci geçirebilirsiniz diye düşünüyorum. Bunun avantajlı bir tarafı da var bence. Bağımsız zamanlarda istediğiniz yerden açıp kısa kısa okumak için ideal. Üstelik konular arasındaki bütünlüğü korumak için kitabın ara vermeden okunmaya ihtiyaç duymaması, okumayı uzun bir zamana yaymanıza, yanı sıra başka kitapları da okuyabilmenize imkan veriyor. Hali hazırda başka bir kitap okurken ikinci kitabınız olarak veya yol arkadaşınız olarak toplu taşıma araçlarında da verimli şekilde okuyabilirsiniz.

    Eğer sistemli bir sorgulama için anahtar ve hazır bir yol haritası bekliyorsanız maalesef beklediğinizi bulamayacaksınız. Bu kitap daha çok, farklı konuları belki bir eksende incelemekten hoşlanan “felsefe severlere” hitap ediyor. Dezavantaj olarak, çok sayıda konuya değinilmesinin konu bütünlüğü açısından kafa karıştırıcı olmasını söyleyebilirim. Daldan dala, konudan konuya atlayan yazarımız kendisini takip ettirmeyi zorlaştırarak biz okurlarına adeta beyin jimnastiği yaptırıyor. Okurken kesinlikle konu bütünlüğü beklentiniz olmasın. Ancak farklı konularda sizinle sohbet eden zeki biriyle yaptığınız beyinsel diyaloglar gözüyle bakarsanız, okurken kendinizi yazarla sohbet halinde bulduğunuzu fark edeceksiniz.

    Bu din ile ilişkileri incelenen dağınık ve çeşitli konuları sizler için özetlemeye ve başlıklar halinde listelemeye çalıştım. (Bu sayacaklarım kitaptaki konu başlıkları değil, benim konular hakkında yaptığım özet konu çıkarımımın sonucu) Genellikle değinilen konularımız, din sorgulama; korku v.s. duyguların din ile ilişkisi; din-bilim ilişkisi; özgürlük; fanatizm; ebeveynlik, sevgi, aile ilişkileri, evlilik üzerine tavsiyeler, ölümün sebep olduğu yakın kaybı ve acısı; olasılık, tesadüf ve mucize ilişkisi; kurban ritüeli; İslam’da kadın-erkek eşitsizliği; Kur’an’da geçen “bozgunculuk” kavramı üzerine düşünceler; varoluş ile ilgili komplo teorileri; tanrı kavramı; güç ve para; devletlerin politikalarında dinin yeri ve önemi; dini ve dindışı bakış açılarına göre günlük olaylardaki vicdani bakış farklılıkları yönünden doğru/yanlış kavramlarının incelemesi; din-para ilişkisi; evren, evrenle ilgili bilimsel veriler; 3 semavi dinin kutsal kitaplarındaki çelişkili/tartışmalı bazı ayetler; dinin insan üzerinde sebep olduğu baskı türleri; devlet sistemleri ve eğitim ilişkisi; demokrasi; ibadet; dindarlık ve milliyetçilik kavramlarının savaşa ve devletlerin savaşçı politikalarına etkileri; paranın hedeflerimiz konusundaki olumlu veya olumsuz etkileri; kader; akıl; kadın-erkek eşitsizliği düzleminde İslam şeriatına ve şer’i devlet yönetimlerine dair eleştiri; kutsal kitapların evrensel mesajlar içermemesi üzerine; devletler ve zenginlerin sahip olduğu erk/üst yönetim neden dini yaygınlaştırmak ister, dini nasıl kullanır; dindeki zorunluluk ve doğruluk kavramı arasındaki ilişkinin incelenmesi; dini bir sorgulama sonucunda insanın düşünsel, duygusal ve reel hayatında yaşayabileceği değişimler/sıkıntılar/iç hesaplaşması üzerine kısa sorular.

    Son bahsettiğim cümle, bu sorgulamayı daha evvelden dibine kadar yaşamış biri olarak söylemeliyim ki, başlı başına bir kitap konusudur. Sorular kısa birkaç soru ile geçiştirilmiş. Bence bunun sebebi, kitabımızın hedefinin bir sorgulama başlatmak olması. Olası bir sorgulamanın sonuçları bu kitabın konusu olmamakla birlikte, finalde, yaşayabileceğimiz bazı iç meselelere ucundan göz kırpıyor.

    Kitabın dilinin oldukça didaktik (öğretici) olduğunu, zaman zaman ise samimi sohbet tarzına kaydığını söyleyebilirim. Bazen bu iki tarz arasındaki fark dikkat çekiyor. Didaktik yazım tarzı zaman zaman sıkıcı gelebilir. Ancak bu kitabın yazarımızın ilk kitabı olduğunu mutlaka göz önünde bulundurmalısınız.

    Peki bence bu kitap insanlar üzerinde gerçek ve ciddi bir din sorgulamasına sebep olabilir mi? Samimi konuşmak gerekirse bence hayır. Ama keşke daha etkili olabilseydi demekten kendimi alamıyorum. Bu konular üzerinde kendine hiç soru sormamış bir insan açısından düşünürsek, başlangıç olarak iyi. Yani bunu okuyup da dinden falan çıkarım diye korkmayın sakın. Hatta imanınız daha da kuvvetlenebilir. (Bu not da yazarımıza özeldi.)

    Ben okurken keyif aldım ve herkese tavsiye ediyorum. Sayın Sinan Turanlı zeki, saygılı, hoşgörülü bir insan ve kendisini tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum.

    Bir başka kitap incelemesinde görüşmek dileğiyle.

    Ebru Yeşilova

    Not: Kitaptan altını çizdiğim bazı alıntılar:
    "Gençlik yıllarımıza gelmeden anlıyoruz ki bizim tercihte hiçbir rolümüzün olmadığı; çünkü kuşkuyla bakma cesaretini göstermemiz engellenmiş bir dinimiz var."
    "Aklıma Albert Einstein'ın zaman tanımayan, "Hayatı yaşamanın iki yolu vardır. Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri de her şeyin mucize olduğunu düşünmek" sözü geldi."
    "Bir de şu açıdan bakmanızı rica edeceğim. En saçma inancın olduğu yerde doğduğumuzu, yaşadığımızı varsayarsak, o inancın savunucusu olmayı reddedebilir miydik? Peki, şu an gerçekten de oradaysak?..."
    "Belki de kendimize öldükten sonra yok olmayı (maneviyatta) yakıştıramıyor oluşumuzdur, inanç eğilimimizin nedeni. Hepsinin yanı sıra evreni, evrende olup biteni düşününce, hiç kadarız ve varolduğumuz zaman aralığı, "yok" kadar. Fakat kendimize biçtiğimiz değer, aksine devasa. "Çok zeki, yetenekli, kıymeti bilinmemiş bireyleriz tek tek." "
    "Özgürlüğümüzse en kıymetli yaşam standardımız ve buna engel olmaya çalışan her şey hayatımızdan çıkmalıdır....... Özgürlüğünüzün önüne sadece çocuğunuz geçebilir ve eğer istiyorsanız çekirdek aileniz, sevdiklerinizdir. Bunun dışında kalanların özgürlüğünüze dokunmasına izin vermemelisiniz."
    "Onsuzluk alışkanlık oluyor; şaşıyor ve anlıyorsun. İnsanoğlu gerçekten ölüyor."
    " "Bozgunculuk" öldürmeye neden olacak bozgunculuk nedir? Neleri kapsar? Sonuçları ölüme varabilecek olan bu kelimenin keskin çizgilerle çizilmiş tanımı olmalı."
    "Peki, dünya devletleri bu konudaki önlemler konusunda samimi mi? Pek öyle görünmüyor, ortada milyonlarca silah var ve teröristlerin fabrikaları yok."
    " "Bir kadın olarak Müslümanlık bana cennette ne vaat ediyor? derse, hangi ayeti göstereyim? Pazuları şişkin adamlar, şaraplar, partiler, utangaç bakışlı yaşıt delikanlılar?"
    "Yıllık maaş artışı oranlarını belirleme esnasında, neden devlet yetkililerinin karşısında işverenler değil de çalışanların sendikaları yer alır? Devlet kimi temsilen oradadır?
    Peki ya dinler; neden hak yemeyin derken, hakkınızı her platformda arayın demez?"
    "Bir yıldızın etrafında dönen bir zerrenin üzerindeki, gelmiş geçmiş milyarlarca quarkın bir tanesinin, layıkıyla yaptığı ibadetlerin tam listesi. Ne zahmetli ve gereksiz bir iş değil mi? Ne yapacağımızı da biliyor üstelik. Hiç mantıklı olmadığının farkında olmamak, hiç mantıklı değil!"
    "Herkese yetecek kadar kaynak ayrılamayacağından, yani zenginler kendilerine düşen paylardan feragat edemeyeceğinden, çok daha ucuz maliyetli olan"din" zerk edilmelidir insanlığın damarlarına. Çok daha güzel bir yaşam, şükredilip, tevekkül edildiği takdirde, tüm fakir fukaranın olacaktır bu güzel yaşam, tabii ki öldükten sonra!; Hayali güzel olan, bana göre aslı olmayan janjanlı harikalar diyarı. İtiraz mekanizması, geri dönüşümü olmadığından kapalı. Harika bir zemin değil mi?"
  • Albert Einstein'in 73 seneden bu yana arşivimizde durmasına rağmen kimsenin fark etmediği bu mektubunu bulma şerefi Mesut Ilgım'a ait. Uzun seneler devam eden profesyonel yöneticilik faaliyetinden sonra emeklilik günlerini araştırmacılıkla geçiren Mesut Bey, şimdi Hitler'den kaçarak İstanbul'a gelen profesörlerden olan maliyeci Fritz Neumark'ın Türkiye günlerini anlattığı "Boğaziçine Sığınanlar" isimli eserini Almanca'dan Türkçe'ye çevirmekle meşgul. Mesut Ilgım, Einstein'in mektubunu daha önce de yayınlanan ama az sayıda basılan bu hatıralardan hareketle, geniş bir araştırma yapmaya başladığı sırada bulmuş.
    Einstein, Atatürk'ün davetini bir Türk bilim adamına açıklamıştır.
    Albert Einstein ile görüşen az sayıdaki Türk bilim adamlarından biri, İstanbul Teknik Üniversitesinin elektrik-elektronik bölümünün emekli hocalarından olan Profesör Doktor Münir Ülgür idi. Profesör Ülgür, Einstein ile 1949 yılında, Birleşik Amerika'daki Princeton Üniversitesinde bir araya gelmişti.
    Profesör Münir Ülgür, Cumhuriyet Gazetesinin Bilim Teknoloji Dergisine geçtiğimiz günlerde verdiği mülakatta, Einstein'in 1933 yılındaki Üniversite Reformu sırasında Atatürk tarafından Türkiye'ye davet edildiğini söylediğini anlatmıştı. Einstein, bundan 57 sene önceki görüşme sırasında Ülgür'e ; "BİLİYOR MUSUNUZ DÜNYANIN EN BÜYÜK LİDERİNE SAHİPSİNİZ" demiş. ve daveti kabul etmesinin sebebini de 'imkanlar çok fazla olduğu için burayı tercih ettim' sözleriyle açıklamıştı.
    'Ben sadık hizmetkarınız Profesör Albert Einstein'
    'ekselansları,
    'OSE' Dünya Birliğinin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı siz ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları taktirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
    Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
    Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkemize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.
    Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan,
    Profesör Albert Einstein.