Servet bir şey hatırlamıştı. Bunu iki günden beri hep hatırlıyor, fakat sormaya bir türlü cesaret edemediğinden unutuyordu. Şimdi bu ümisiz mevzudan kuvvet alarak:
- Enişte bey, dedi, aklıma geldi.
Bu bölümde geçmiş siyasi cinayetleri analiz ederek çözme gibi bir iddia taşımıyoruz. Sadece, çözdüklerine emin olanların ne kadar boş konuştuklarını gözler önüne sermeye çalışacağız. Abdülkadir
Lozan'ı Albay İsmet imzaladı ama Rauf Bey'in aralarında bulunduğu meclis üyeleri onaylamadı! Çünkü anlaşma Meclis'e gelmeden hemen önce ani bir kararla seçim yapıldı. Başta Rauf Bey
-Buraya yerleşiyoruz galiba.
Ömrünce mülkiyet hissini tatmamış, bir mekana bağlanmamış gezginci Ali bey, ilk kez kendine ait bir çatının gölgesinde yorgun ama memnun gülümsedi:
-Kim bilir…
29 Temmuz 1919’da hiç beklemediğim bir olayla karşılaştım. 20. Kolordu Karargâhı’nın Kumandanlık odasındaydım. Birdenbire içeriye Kurmay Başkanım Binbaşı Ömer Halis Bey (Rahmetli İstanbul Kumandanı
"İnsanın varlığı, bir gölgeyle tartılır. Benimkini de hep ölçtüler doktor bey. Ellerindeki mezurayı, kim verdi ki onlara? 'Kadın,' dediler, sonra bu kelimenin altını türlü şartlarla doldurdular. Ben sadece var olmak istedim; ne yüksek sesle ne de sessizce. Bir kadının varlığı, kendi kendine yetmezmiş bu dünyada. Onu kanıtlamak gerekirmiş; dilekçelerle, sabırla, susarak, çoğu zaman ağlayarak belki. Bir kimliğin, bir adresin, bir kayıt defterinin içinde adım geçse de ben orada değildim hiçbir zaman. Bana durmadan hakkını ara' dediler. Oysa ben, hakkımdan önce varlığımı arıyorum. Bir kadının var olması, kimsenin onayına bağlanmamalı. Her cümlemde mühür istediler, her adıma bir tanık gösterdiler. Varlığım, eksik bir evrak gibi işlem gördü, numara verildiği halde geçersiz sayıldı. Bir kadın var olduğunu hep mi ispat etmek zorunda?