• Mustafa Kemal, Sivas'tan Ankara'ya dokuz günde ulaşabildi.

    Ankara'nın nüfusu 20 bin kadardı.
    Evleri kerpiç, sokakları daracıktı.
    Çoraktı,ağaçsız,yeşilsiz, çıplak bozkırdı.
    En ufak bi rüzgarda toz bulutu icinde kalıyordu
    Yağmur da çamur deryasıydı
    Ne otel ne lokanta vardı
    Evlerde elektrik yoktu
    Su,kuyudandı
    Ulaşım dedigin,eşek veya gıcırdayan at arabalarıydı.

    İnanılması cok güç ama,sadece 16 yıl sonra bu ilkel kasabadan İstanbul'a tarifeli uçak seferleri başlayacaktı.
  • Ba-ba dediğin iki hece. Kimileri için bütün kelimeleri kaynatsan bir kazanda yine de yetmez tek bir harfini anlatmaya.
    Kimileri için ise varlığı yokluğuna eş. Kimilerinin başı sıkışınca aklına ilk gelen. Kimilerinin alnında olduğuna inandığı "yangın anında kurtarılmayacak" tabelasını beton çivileri ile çakan. Herkesin heybesindeki ağırlığı, kokusu, tadı farklı muhakkak. .
    Kitabın ilk sayfalarında çatışma temelinde uzanan bir baba- oğul hikâyesi okuyacağım zannettim. Yanılmışım. Buram buram merhamet kokuyor bu kitap. Yazar ve anlatıcı ile uzun zaman önce bir bacağını araba kazasında kaybeden babası arasında başlayan hikâye Ankara- Denizli hattında toza toprağa bulanıyor. .

    Hikâyenin konusunu yazsam şuraya belki de "bu mu şimdi?" dersiniz. Belki haklısınız da. Edebiyat baba-oğul ilişkilerini pek sever. Ama ne anlattığı değil ki mühim olan. Mühim olan nasıl anlattığı. .
    Kitap 248 sayfa. Sayfalar akıp giderken sessiz sedasız, ölenler oluyor sözgelimi. Her yeni sayfada baba, hastalığı yüzünden etini geride bırakıyor azar azar. Kemiğe dayanan deri hayata küskün.
    Onca gidene rağmen hafiflemiyor kitap, tersine ağırlaşıyor. Sanki her ölen sayfalara gömülüyor.
    .
    Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman. .
    Henüz kalemi ile tanışmadıysanız bu kitap başlamak için şahane bir seçenek
  • Ankara'nın taşına bakacak vaktimiz olmadı
    Birbirimizin gözüne bakmaktan
    Kış ortasında bahardan kalmış birkaç gün
    Aldık nasibimizi sevgiden yaşamaktan..
    Kim bilir ya bir güzel rüya idi gördüğümüz
    Ya da bir masaldı yaşadığımız belki
    Artık yüzyıllarca böyle sevdayı
    Bir daha görmez Ankara şehri..
  • Köyü söndürdün mü memleket söner Emin Bey'im! Köyler boşaldı mı, hepimiz yarra enlemesine yidik demektir. Yöreyene dur diyen yok zaten! Ulusun beşiği köyler değil mi? Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün ama kaynak kurumasın!
    Ne yaşam var kentlerde? Varsa size var! Ne geçiyor eline bizden oraya gidenlerin? Ne olabiliyorlar? Kapıcı, çöpçü, hizmetçi! İstanbul, Ankara'daki avratların sidikli donunu paklayıp apartman yapılarını, garajları, caddeleri bekliyorlar. Sırtlarıyla taş çekip apartman yapıyorlar. Ama içine girip oturamıyorlar. Bekledikleri dükkanların hiçbiri kendilerinin değil. Pakladıkları donlar, bulaşıklar başkalarının! Biz bu dünyaya çöpçü, hizmetçi olmaya mı geldik Emin Bey'im? Burda acımdan ölürüm, gitmem o domuz kentlere ki çöpçü olayım! Diyorsun ki taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma fitilli lambalar, kağnı, karabasan, tuluk...
    Senin bi sikimden haberin yok Emin Bey'im! Yazıyorsun iki çizik, alıyorsun bin, iki bin! Bizim bu kurak topraklarda yediğimiz yemekleri bulamayanlar da var! Yörüyene dur deyen yok zaten! Okuyup gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup mâmir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar. Biz de onların dilini biliyoruz.
    Emin Bey'im biz Türk'üz hamdolsun. Dilimiz de Türkçe. Bize diyorsun ki kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz. Bunu kabul etmiyorum! Biz, kendi görgümüzü bilgimizi biliriz. Hem iyi biliriz. Ama sizin görgüleri bilmeyiz. Siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Masa sandalye deye yumurtlattın muhtarı. Öğlen bir saat uyumadan edemiyorsunuz. Oysa uyku dediğin geceye mahsus... Noldu yarram, hani görgülüydünüz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Ama senin görgün mü iyi, benim görgüm mü, orası ayrı.
    Sen Gazi Mustafa Kemal'i duydun, ben gördüm! Memleketin efendisi köylüdür deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşı'nı köylülerle kazandı! Eğer varsa, yarın cennete de köylüler gidecek önce. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışır! Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar beyler anasını sikmiş köylünün, belini doğrultamıyor o yüzden!
  • En iyisi, yine 'bir şiirde' kendimi öldürmekti diyen şaire inat, en iyisi, yine 'bir denemede' kendimi öldürmekti diyerek başladığım bir kitap.

    Deneme türünden nefret ederim. Bugüne kadar başlamış olduğum dört beş deneme kitabını yarım bırakmıştım. Yine bir deneme kitabıyla karşı karşıya kaldım. Kapağını açmaya bile korktum ilk başlarda. Aslında ben kitabı hatıra kalsın diye almıştım. Okumayı hem istiyor hem istemiyordum. Sonra biraz cesaret aşıladım kendime ve rastgele bir sayfa açtım ve çok güzel bir şiire rastladım. Sayfaları aradım taradım önce şiirleri okuyup bitirdim.

    Sonrasında ilk sayfayı açtım ve ciddi ciddi okumaya başladım. Votka soda karışımının sıfırı tükettiğini söyleyen bir adam vardı. Tren yerine düşüncelerine binmiş ve kayıp gidiyordu hayatının raylarından. Kendi ruhunda kopan fırtınaları, yaşadıklarını yaşattıklarını bütün dünyasını anlatmaya başlamıştı.

    Anlatmanın vermiş olduğu huzuru içinde hissediyordu her satırında. Yalnız hissetmekle kalmıyor bunu karşıdakine yani okuyucuya hissettirmeyi de iyi biliyordu. Arasıra şiirlere yer vermişti sanırım okuyucu sıkılmasın diye. E şair olmak kolay değil ince düşünmek ve aynı zamanda daha çok hissetmek gerek. Belki biraz yaşanmışlık katmak, derinini özgürce açmak yani. Öyle sereserpe de değil edebi bir dille biraz kapalı ama anlaşılır bitmesini hiç istemediğimiz şeyleri kaybetmek kaygısı taşıyarak.

    Ancak hiç gerek yoktu zaten şiir gibi bir anlatımı vardı. Okurken denizin ortasında bir sandal yolculuğu yaparmışcasına dolaştım sayfalarında.

    Şiire, alkole, dengesizliklerine, babasına, oğluna ve hayatına dair ne varsa yazmıştı. Bir şairin ruh ve kişilik dünyasında dolaşmak gibi bir şeydi bu kitabı okumak. Beni kandırmışlar azizim deneme
    kitabı dediğin aslında böyle olmalı. Kitabı herkese tavsiye etmiyorum çünkü çok güzel bir anlatımdı. Bu güzelliği herkes yaşamasın.
  • Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar

    Geçenlerde Cemal Süreya bir kez daha kurşuna dizildi, bizzat gözlerimle şahit oldum. Bu kurşunları atanların çoğu da arkadaşımdır, sevdiğim insanlardır. Hiçbirinin eli bile titremedi. Kör oldum. Onlardan ummazdım bunu kör oldum. Tam 254 kurşun…

    “KADIN DEDİĞİN PORTAKAL GİBİDİR, GÖRDÜĞÜN YERDE SOYACAKSIN.”

    “Şairler, aydın kesimin bir parçasıdır. Onların zihnimize ve daha ziyade kalbimize paylaştıkları her fikir bizde bir iz bırakır, bizi değiştirir, bu az dahi olsa böyledir.” Ey ahali duydunuz mu biz hayatın gerçekleriyle ilkin şairlerle, aydınlarla tanışıyormuşuz. İlkokulların sıra altlarında yahut çöplerinde bulunan erotik dergi modellerinin, yanağından makas aldığımız çocuğun telefonundan çıkan fotoğraflardaki çıplak kadınların da birer aydın olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyordunuz çünkü siz yazmaya gelince gerçekleri bertaraf edenlerdensiniz. Mesela buluğ çağına girmiş her bir çocuğun zihninde dönen fanteziler gerçeğini asla kabul etmek istemezsiniz.

    Modellere aydın diyorum çünkü ülkemizde bu konular açıldığında kusası gelen öyle bir topluluk ve bu topluluğun öylesine katı bir baskısı var ki, bana da bu modellere aydın demek düşüyor. Buluğ çağına giren, girmeyen ve girmek üzere olan her bir bireyi bu modellerimiz aydınlatıyor. Neden? İşte bu baskı yüzünden. Cinselliği, fanteziyi ve buna bağlı aksiyonları bahsini ettiğim aydınlardan öğrenildiği gerçeği sizi de ürkütmüyor mu? Beni fazlasıyla ürkütüyor.

    “Hani çok yerde, ‘Cemal Süreya fiziksel aşkı en güzel anlatmış şairdir.’ denir ya, bir dakika, FİZİKSEL AŞK MI? Aşk kollara ayrılıyor muymuş ya?” Aşk belki kollara ayrılmıyor ama her bireyde ayrı bir tanımı olduğunu açık etmek gerek. Daha kaçımız, ben asla fiziğe, güzelliğe, boya posa bakmam diye yalan söylemeye devam edecek. Hangimiz dışını beğenmediğimiz karşı cinsin, içini merak etmeyeceğimiz gerçeğinin üzerini yalanlarla örtmeye devam edecek? Sizi gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum. Bir de şey vardı; “Bir insan kaç defa âşık olabilir?” diye hemen sözü CS’ye bırakıyorum.

    Açılıp kapandıkça sevdam,
    Kapanıp açılıyor bir mavi.

    Gelelim Kadın konusuna. Ülkemizde dikkatin üzerinde toplanması en elzem konu belki de Kadındır ama böylesine hassas bir konuyu alıp, hayatın gerçeklerini bertaraf ederek üstüne üstlük çok değerli bir şair üzerinden algı yaparak değersizleştirmek, şairi kurşunlamak değil de nedir sorarım size. Özellikle bu husus zoruma gittiği için hemen bir kitabını alıp adından yorumlamak, içimdekileri kusmak istedim.

    Kimi şairlerin yahut edebiyatçıların eserleri ile yaşadıkları arasında muhakkak bir bağ vardır. Bu ikisi adeta birbirine yapışık haldedir ve bu haliyle bağı görmezden gelemeyiz. Gelirsek şayet talihsiz yorumlarda bulunabiliriz. Bu sebeple CS’nin hayatına kısaca göz atmak gerek.

    Hani diyorsunuz ya; “hemcinslerimin bu kadar ELLENDİĞİ satırlar karşısında öfkeleniyorum.” diye halbuki Ülkü Tamer CS’nin Kadın temalı şiirlerini okuduktan sonra ne demiş;

    Tanrı
    Bin birinci gece şairi yarattı,
    Bin ikinci gece Cemal’i,
    Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı,
    Başa döndü sonra,
    Kadını yeniden yarattı.

    Cemal Süreya çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği Erzincan’ın Pülümür ilçesinde doğdu. Öldüğünde şimdi bile tüyleri diken diken eden adına şiir yazdığı babasının adıdır Hüseyin. Tüm kadınlarda aradığı anne şefkatine sebep olan olay Gülbeyaz Hanımın 23 yaşında hayatını kaybetmesindendir.

    Kan görüyorum taş görüyorum
    bütün heykeller arasında
    Karabasan ılık acemi
    – uykusuzluğun sütlü inciri –
    kovanlara sızmıyor.
    Annem çok küçükken öldü
    beni öp, sonra doğur beni.

    1938’de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. Bilecik’te ilkokula başladı, İstanbul’da devam etti. Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olup Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve iktisat Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli devlet kurumlarında çalıştı. Erzincan’dan sürgün edildiklerinde bindirildikleri sürgün treni, nereye götürüldüklerini bilmeyen insanlarla doludur… Yedi yaşında çıktığı bu yolculuk Cemal Süreya’nın bütün hayatını etkiler, şiirini besleyecek bir dönemin başlangıcı ve ‘bir doğum anı’ olur.

    Seniha Hanım, Cemal Süreya’nın ilk aşkıdır ve ortaokul yıllarında başlayan bu aşk evlilikle sonuçlanır. Hatta Süreya, Seniha Hanım’dan bahsederken, o yıllarda sınıfın tahtasına yazdığı kızıl mısralar adlı şiirinde ‘Seni sevdiğim anda her şeyim kızıl oldu, Masmavi defterime kızıl satırlar doldu’ der. 1955 güzünde Eskişehir’den İstanbul’a yardımcı maliye müfettişi olarak atanır. İstanbul’a yerleşmesiyle edebiyat çevrelerinde ve etkinliklerinde daha sık görünmeye başlar; ancak bu durum ailesini ihmal etmesine yol açar.

    Her şey biliyor her şey
    Sen biliyor musun bakalım
    Seni nice sevdiğimi?
    Üstüne titrediğimi?
    Geldiğimi?
    Gittiğimi
    Hadi!

    Aşkın onu bir menevşe kurusuna çevirdiği günler de Mülkiye yıllarına rastlar. Bu tutkulu âşığın yani şairin, karısına attığı tokadın pişmanlığı yüzünden, jiletle bileklerini kesecek kadar ileriye gitmesi, bu evliliğinin ömrü hakkında daha o günlerde ipuçları verir aslında. 1958 yılında ayrılan çift, yedi yıl sonra resmî olarak boşanır.

    Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
    Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
    Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
    İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
    Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
    Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
    Sonrası iyilik güzellik.

    İlk evliliğinden sonra ikinci evliliğini Zuhal Tekkanat’la, üçüncü evliliğini Güngör Demiray’la yapar, ondan ayrıldıktan kısa bir süre sonra tekrar Zuhal Tekkanat’la birlikte olur (tabii bu evliliklerin arasında sayısız gönül macerası, evlilikten dönen nişanlılıklar da vardır) ve bunlardan sonra Cemal Süreya Birsen Sağnak’la evlenir. işte bu şiir Birsen hanım için yazılmıştır.

    Tomris Uyar, Ülkü Tamer ile evliyken âşık olur Cemal Süreya’ya… İkisi de evlidir, ikisi de birbirleri için boşanırlar eşlerinden ve bugün bile, ‘Türk edebiyatının en verimli aşkı’ tanımını hak eden üç yılı birlikte geçirirler. Tomris Uyar’ı “Aşkları Uğruna Yazılanlarla Edebiyatımıza Yön Veren Kadınlar” listesinden hatırlayacaksınız zaten.
    Verimliydi aşkları, çünkü Cemal Süreya aşk dolu, cinsellik yüklü en güzel şiirlerini onun için yazdı.

    Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
    Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
    Gelmiş ta ağzımın kenarında
    Konuşur durur.
    Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
    Güverteleri uçtan uca orman;
    Aldım çiçeğimi şurama bastım,
    Bastım ki yalnızlığımmış.
    Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

    Tomris Uyar’ın Cemal Süreya ile olan ilişkisi hem enteresan, hem dillere destandır…
    Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlardı Cemal Süreya. Bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş” der. Ertesi gün geç gelir Cemal Süreya, daha ertesi gün de, hep geç gelir. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i görür ve gerçek ortaya çıkar. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya… Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: Şahsiyet Rötarı…

    Tomris Uyar Cemal Süreya ile ilgili: “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üçü de apayrı.” demiştir.

    Üvercinka, kızının doğumunu karşıladığı anda hastanenin kapısında bekler onu. Hani şu meşhur şiiri ve aynı adlı kitabı Cemal Süreya’nın…

    Üvercinka, Cemal Süreya’nın eşi Seniha Hanım hamile iken tanıştığı ve adını bilmediğimiz genç bir kızdır. Süreya’nın hayatında her daim bir sır olarak kalan bu kızın adını bilen olmamıştır. Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan ‘Üvercinka’, bu genç kızın güzelliği sayesinde Süreya’ya şöhreti getirmiştir.

    “Üvercinka, güvercin kanadından kısaltılarak elde edilmiş bir sözcük; barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram. Kitabımın adını Üvercinka koyarak , kelimeyi zorlayan şiirimden ufak ama anlamlı bir kesit vermiş oluyorum galiba.” der şair…

    Ahmed Arif öylesine hayrandır ki Cemal Süreya’ya, yüzünü bile görmediği kız kardeşi Ayten ile evlenmek ister. Cemal Süreya’nın duyguları da ondan farklı değil. “Evlen kız, Türkiye’nin en iyi şairi!” der. Ayten önce şaşırır ama sonunda ağabeyinin sözünü dinler. Zafer çarşısında buluşmak üzere sözleşirler; gelin ve damat adayı tanışacak. Bekle bekle Ahmed Arif yok! Cemal Süreya ertesi gün öğrenir ki, temiz bir gömleği olmadığı için gelememiş Ahmed Arif…

    Kırmızı bir kuştur soluğum
    Kumral göklerinde saçlarının
    Seni kucağıma alıyorum
    Tarifsiz uzuyor bacakların
    Kırmızı bir at oluyor soluğum
    Yüzünün yanmasından anlıyorum
    Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
    Dört nala sevişmek lazım

    Ölüyorum tanrım
    Bu da oldu işte.
    Her ölüm erken ölümdür
    Biliyorum tanrım.
    Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
    Fena değildir…
    Üstü kalsın…
    “On yedi dergi, birkaç evlilik, bir meslek, bir banka batırdı.”

    Cemal Süreya’nın, şair Süreya ve denemeci Süreya’yı yan yana koyup değerlendirme yaparken şair tarafı için kendi kendine sarf ettiği sözlerdir bunlar. Ama arkasına eklemeyi de unutmaz:

    “Hayatımı başka bir hayatla değiştirmek istemediğime göre demek ki mutsuz değilim.”

    Not: İncelemenin serzenişten sonraki bölümlerini hazırlarken Feyza Perinçek ve Nusret Duruel’in Can Yayınları’ndan çıkan “Cemal Süreya – Şairin Hayatı Şiire Dahil” adlı eserinden ve bir web sitesinden faydalandım.

    Cemal Süreyya’yı yedirtmem. Herkese keyifli okumalar.
  • Bu yazım sevgili eşim Ayçagül Akar ‘a ithaf edilmiştir.

    “Atma Babaaa..“
    Yahu şu yoklukta, elindeki demir parayı taze betonun içine attı ya adam. Ben onunla renk renk akide şekerleri alırdım, gitti anam gitti! Tamam da ben büyüdüm, koca adam oldum, şimdi şu sekiz yaşımdaki köyde evin temel atılmasında yaşadığım anıyı televizyon izler gibi izliyorum. Rüya mı ki? Hem dışarıdan görüp hem bire bir yaşıyorum, bak işe. Küçücük çocuğum, yamalıklı askılı pantalonumu unutmuştum ne çok severdim oysa. Bırak, anı yaşa be adam. Otuz iki sene geriye gitmişim ama babam bu günkü halinde, olmaz ki....

    Işık... gölge....sonra karanlık... babam... bozuk para beton harcının içinde parıldadı...parıltı...meneviş... gölge.. uyku...

    Uyandım mı acaba? Oysa her yer karanlık daha. Açmam gözlerimi biraz daha uyurum, son rüyam dönüp duruyor zihnimde, belki devam ederim... Yok olmuyor, sabah olmuş kalkmalı şimdi. Rüyalar, insan zihninde karanlıkta kalmış anılara tutulan fenerler gibi bazen, görüntü bulanık. Zihin ne garip, gördüğüm rüya da ne zamansız. Kafamın ağırlığına bakılırsa gece haddinden fazla demlenmişim. Offf bu gün Ankara’ya gideceğim zaten. Saat 06:45, olsun, kalkıp düşeyim yollara. Bak Ayçam uyuyor daha, gürültü etmeden giyinip çıkmalı ya ışık yanacak, hemen de uyanır. Uyansın yola gideceksin, helalleşmeden olmaz. Tamam kalktım işte bak gün ağarmaya başlamış, vaktidir. Ayak yoluna gitmeli şimdi. Kızım Öyküm ne de güzel uyur, odasından gelen horultuya bakılırsa burnu tıkanmış gene, hastalanıp ateşlenmese keşke. Kendi etimden et kopsa sesim çıkmaz da çoçuğumun en küçük acısıyla dünyalar başıma yıkılır, bu da benim zaafım galiba. Adam sende kimin acısına duyarsız kalabildin şimdiye kadar, laf şimdi dediğin. Hah uyanmış biriciğim, kıyamam, yan dönsem uyanır zaten. “Günaydın canım, uyku tutmadı erkenden gideyim, yok teşekkür ederim kahvaltı hazırlama çorba içeçeğim kaynar kaynar çorbacıda, çantam hazır çıkıyorum, kapıya bacaya dikkat edersin, gel bi sarılayım, tamam uyu sen hadi görüşürüz”...

    Sabah çorbasını da bırakamadın bak. Köyde sabah erkenden kalkar tarhana çorbasını içip kuşluğa tarlaya gidip sonra okula gittiğin günleri aklına düşürür de ondan belki. Ne adamsın ya hu, her olaydan bir hatıra çıkarır bir de anlata anlata bitiremezsin. Şimdi bırak hatıraları da yollara düş. Mahsuni’ye saygı albümünü aldığım iyi oldu, giderken birinci cd’yi, gelirken ikinci cd’yi yüksek sesle dinlerim. Sigaram yanımda ohh türkülerle bir başına yolculuk gibisi var mı? Bizim bektaşilerde halen daha bozulmayan ilkel bir bilinç var muhakkak ki bu deyişlere türkülere de yansır.Benim türkü sevdam da bundandır belki. “Kırk yıl yandım daha çiğdir dediler” bak hele! Mahsuni deyince de aklıma düştü bak, kimse yok arabada patlat şimdi türküyü.

    "Seyyah oldum pazar pazar dolaştım.
    Bir tüccara satamadım ben beni.
    Koyun oldum kuzum ile meleştim.
    Bir sürüye katamadım ben beni.
    Ben beni, kendimi, canımı özümü.
    Dostlar beni bir kazana koydular
    Kırk yıl yandım daha çiğdir dediler.
    Ölçeğimi gram gram yediler.
    Bir kantarda tartamadım ben beni. "

    Sesimde kalmadı nefesim de, bırakamadım ki şu mereti, başka yolu yok bu sene bitecen oğlum bu işi. Ankara’da bakanlıktaki mülakatı düşün şimdi, kırk yaşında adamın mülakatı mı olurmuş ya hu, hay Allah. Kendimi tamamen mevzuata vermem gereken bu günlerde kitap toplantısı düzenliyoruz bir de, vallahi ne adamsın muzo, iflah olmazsın billahi. Uzattın ulan koy şu cd’yi de dinle türküleri bakalım nerelere götürecek türküler seni.

    “Dokunma keyfine yalan dünyanın
    İpini beline dolamış gider
    Gözlerimin yaşı bana gizlidir
    Dertliyi dertsizi sulamış gider “


    Rüya, evet nereden çıktı şimdi bu rüya. Önceden köyde “sırasız” derlerdi yersiz denileceğine. Sırasız rüya, sırasını kaybetmiş de çıkıvermiş olmadık yerde. Zihin tuhaf işliyor bir türlü akıl erdiremedim sırrına. Geçenlerde köydeki evin karşısından resmini çekip göndermişti birisi belki de ondandır. Çok düşündürmüştü bu fotoğraf beni, günlerce kafamda dönüp durdu babamın anlattıklarıyla beraber değil mi? Yakın zamanda anlatmıştı bunu bana da az kaldı ağlıyordu anlatırken. Zor günler geçirmişlerdi bilirim de ilk ağızdan dinlemek başka oluyor.

    1960’lı yıllarda babam onbeş yaşındayken annesi, bir yıl sonra da babası hakkın rahmetine kavuşuyor. Dört kardeşiyle köy yerinde kalıyor ortada . O sene çok sert kış oluyor ve evleri de büyük bir fırtınada yıkılıyor. Bir büyük amcaları var, o da çocuklar bakımsızlıktan ölse de çocukların arazileri ona kalsın diye gözlediğinden yardım etmiyor. Köyün ileri gelenlerinden bir kaç kişi ön ayak oluyor da tahta ve taştan iki göz ev yapılıyor.Ev tamam da çocuklara kim bakacak? Gene köylünün çabalarıyla bir düğün yapılarak annem o eve gelin geliyor. Düğün dediysek de gariban işi, bir kazanda keşkek pişer, bir davulcu bulunur, gelin ata bindirilip getirilir. O eğreti eve gelin getiren babam ahdeder, and içer ki ileride köye en güzel evi yapacak. İşte gördüğüm rüya da bu evin ilk temeline atılan bozuk paraydı. Çocuk aklımla giden şeker parasına çok üzülmüştüm oysa o küçücük para köyün en güzel betonarme evinin sağlam ve bereketli olması adına usulen atılmıştı oraya. Yirmi yıl sonra babam hayalini gerçekleştirdi. “https://hizliresim.com/4a9yqG “ O resimde yeşillikler içinde sağda bembeyaz görünür durur artık.

    Nerelere daldın be muzo, türküler hayata dair de ondan değil mi? O zaman söyle bir türkü Aşık Mahsuni’den yollar sessiz çekilmez.

    Hızlı hızlı giden yolcu
    Bu mezarda bir garip var
    Bak taşına acı acı
    Bu mezarda bir garip var

    Kurumuş yeşil otları
    Toprak olmuş umutları
    Gökte mavi bulutları
    Bu mezarda bir garip var

    İzi bile yok dünyada
    Onu aramak beyhuda
    Ne gezersin bu ovada
    Bu mezarda bir garip var
  • Duyuru

    (Şiirin Hikayesi:

    Allah Rasulü (s.a.v.)'ne yazdığı şiirler ile gönüllerde yer eden Mustafa Necati Bursalı Ağabey'in, zaten çoktan değiştirdiğine inandığımız dünyasını zahiren de değiştirdiğini öğrendik...

    Yazdığı "Efendim" isimli naati kendi sesinden dinlerken aşkına iman ettiğimiz âşık için duamız; ümid ettiğine kavuşması ve Cenab-ı Hak tarafında umduklarının da ötesi ile lütuflandırılmasıdır...

    Kendisine rahmet, sevenlerine sabır diliyoruz...)

    Bir bezgin adam;
    Mustafa amca.
    Ne zengin adam,
    Benim kanımca.
    Duysan sesini,
    Ve nefesini,
    Sahibi sesin,
    Bir ölü, dersin.
    Dediğin doğru,
    İşte duyuru:

    Evet nihayet,
    Belirdi ayet.
    Bir güzel melek,
    Kapıyı çaldı,
    Gönlünü aldı,
    Bir özel melek.
    Sununca canı,
    Sardı her yanı;
    Bir gül kokusu,
    Vuslat muştusu.
    Haber verildi,
    Yere serildi.
    Ama sevinçten,
    Güldü en içten.
    Dedi içinden,
    En derininden;
    Bitti hasretim,
    Buyur Hazret’im.
    Kölenim yine,
    Delicesine.

    Kulu’na kulluk,
    Kulunda yokluk.
    Gerçek define,
    Bilebilene.
    Azrail’e naz,
    Allah’a niyaz.
    Ne büyük kıymet,
    Ve ne ganimet.

    Bulanlar buldu,
    Ballar balını.
    O da bir kuldu,
    Bükmüş dalını.
    Ama ayakta,
    O’ndan uzakta.
    Beklemiş durmuş,
    Hayaller kurmuş.
    Hep inanarak,
    Her gün yanarak.
    Ve nakış nakış,
    Aşkı işlemiş.
    Has levhasına,
    Yok pahasına.
    Bir ömür boyu,
    Dostuymuş çile.
    Kovmuş uykuyu,
    Gözyaşı ile.
    Hiç uyumamış,
    Derken uyanmış.
    Ölmüş, dirilmiş,
    Haber verilmiş.

    Bugün bir bayram,
    Yerle gök yasta.
    Gidenler sağlam,
    Kalanlar hasta.
    İşi bilenler,
    Gidiyor bir bir.
    Boşa gülenler,
    Sayılmaz, bin bir...

    Ankara, 2009
  • Dêrsim Edebiyatı…  


    On yıldan fazla bir zaman geçmiş olmalı! Dêrsim ve Mardin’den iki elektronik posta almıştım. İletişim Yayınlarında çıkan sözlü tarih kitaplarımı (Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım, İsyan Sürgünleri ve Amidalılar-Sürgündeki Diyarbekirliler) okuyan duyarlı Dêrsimli okurlar “Hocam keşke bizim buralarla ilgili de bu tür çalışmalar yapsanız” diye yazmışlardı. “Benim sizin oralarla ilgili yazmam ancak bir gözlem ya da okumalar üzerinden olabilir. Mekâna, insana, hayata ve yaşanmışlıklara dair ancak mekânların ruhunu bilen içerden arkadaşlar tarafından yazılabilir. Ki biliyorum tez zamanda ilk örnekleri de çıkacak,” demiştim.

     

    Nitekim öyle de oldu! Başta Haydar Işık ve Haydar Karataş gibi edebiyatçılar olmak üzere, Kazım ve Nezihe Gündoğan ve daha başka arkadaşlar çok nitelikli edebi değerleri olan sözlü ve yerel tarih çalışmaları ile edebiyat örnekleri yazdılar, yaptılar, yapıyorlar.

     

    Ben size işte bunlardan son okuduğum iki kitap üzerinden birkaç cümle yazmak istiyorum.

     

    Biri şimdiye dek ilk kitabını okuduğum (kitabın iç kapağında yazdığına göre zaten ilk ve tek kitabı imiş) Hasan Hayri Ateş’in “Kör Kuyuda Tufan”* romanı.

     

    Diğeri de; edebiyatını büyük keyif alarak okuduğum “Gece Kelebeği” ve “On iki Dağın Sırrı” ile edebiyatının gücünü kanıtlayan Haydar Karataş’ın “Ejma’nın Rüyası”** kitabı.

     

    Her iki kitap da; Hasan Ali Toptaş’ın o güzel kitabına ad olduğu gibi Kuşların yasına gittiği bir acılı coğrafyadan sesleniyor okura.

     

    Şaşıracaksınız ama! İki kitabı birlikte okuyup sonra bir hafta dinlenip ne yazayım diye düşündüğümde! İki kitabın hikâyelerinin o denli birbirine karışıp yoğrulduğunu duyumsadım ki! İyisi mi bu denli kendi içlerinde içselleşerek bana değen iki kitap birlikte dile gelsinler istedim.

     

    Kör Kuyuda Tufan’da karakterler o denli sahici ki; roman boyunca çocukluğundan başlayarak en yakınındakiler dâhil kin ve öfkenin örneği olan Berzo’yu o kadar hayatın içinden buluyorsunuz ki!

     

    Ya da tam tersinden hayata bakan Memo’yu! Bertal, Bawşen, Apê Xıd, Ğezale, Civo ve diğerleri…

     

    Zamanın çarkının kırıldığı coğrafyada yaşayan hemen herkesin sanki eceline koşmak için özel bir gayret gösterdiğinin tanığı oluyorsunuz. Oysa hayatları insana “dar etme” meramında olan muktedirlerin her daim tam da bu minval üzre politikalarını bina ettiklerini bilerek ya da bilmeyerek!

     

    Haydar Karataş bir söz, kelam efsuncusu, büyücüsü sanki!

     

    Ejma’nın Rüyası’nda sanki Perperika Söe ve On İki Dağın Sırrı’nda kaldığı yerden sürdürüyor hikâyeyi.

     

    Tek başına Ejma karakteri üzerinden, söz alıp başını gidiyor. Hayatın insana kendi öfkesinden kurtulabildikçe, dinginleşebileceği olgunlaşabileceğinin anlatısı…

     

     



     

     

    Hani şarkı sözünde dile geldiği gibi;

    İnsan (dediğin) her cefaya katlanır (da) / Kötülerin gölgesi (dahi) olmaz gibi!

     

    Öyle bir coğrafyadan edebiyat yapılıyor ki! Acının sahici yurdundan seslenmenin söze, kelama, yazıya değen yüzü gibi!

     

    Gürültünün yayılarak dalga dalga duyulduğu, ama hayatın sadece hissiyatlar üzerinden kendine yol haritası çıkardığı bir mekânlar manzumesinden seslenişin edebiyatı…

     

    Bir adam görmüş hayli vakit evvel, eli kalem tutan biri! İçindeki canavarı (sıkıca) bağlamış ardı sıra sürüklüyormuş.

    Yanına gidip, sormuş:

    -Amca nereye, demiş.

    “Evlat, çok öfkelendi, Masalcıya götürüyorum, biraz hikâye anlatsın ona, öfkesi dinsin. Uyutmuyor geceleri…”

    Ağzı açık ardından bakakalmış eli kalem tutan!

    Ne mutlu, ne mutlu ki içindeki canavarı görüp de çaresini de bilebilene…

    Oysa zaman öyle mi!

    Tanrıların tahtını insanlar ele geçireli beri, zalimliği de güç olarak yanına ekleyiverdiler.

    Budur ol hikâyat…

    Okuyun, hem sade Dêrsim’in Edebiyatını, hikâyelerini değil! Diğer yerlerin de…

     

    *Hasan Hayri Ateş, Kör Kuyuda Tufan, dipnot yayınları, 2017 Ankara.

    **Haydar Karataş, Ejma’nın Rüyası, NotaBene Yayınları, 3. Baskı 2017, İstanbul.