• 272 syf.
    ·2 günde
    Britanyalı sosyal tarihçi Carol Dyhouse çalışmalarını özellikle toplumsal cinsiyet alanında yoğunlaştıran önemli bir araştırmacı. Yazar kitabın girişinde şöyle diyor:" Bu çalışma için ilk yola koyulduğumda meslektaşlarımdan birkaçı kaş kaldırdı. Akademik bir sosyal tarihçi olarak önceki araştırmalarımın çoğu cinsiyet, aile ve eğitim odaklıydı. "Demek ipek çorapları çıkarıp file çorapları geçiriyoruz ayağımıza, öyle mi?" diyen bir arkadaşının "takıldığını" söylüyor.

    Gösteriş başlıklı bu kitabında bu kelimenin dikkatini kadınlığın, kadın bedeninin kamusal alanda sergilenmesine ve nasıl sergilendiğine, kapitalizmle beraber nasıl ekonomik bir kalkınma haline getirildiğini gösteriyor. Bazen biraz öncesine, bazen biraz sonrasına atıfta bulunsa da objektifini 20.yüzyıla, tüketim çağı kültürüne odaklayarak kadın kimliğinin tarihsel gelişiminin incelenmesine katkıda bulunuyor. Bunu yaparken klasik tarihçinin pek de gönül indirmeyeceği kaynaklara yöneliyor Dyhouse: Alışılagelmiş literatürü değerlendirmenin yanında, tekstil müzelerine dalıyor, dönemin moda dergilerini karıştırıyor, Hollywood filmlerinde iz sürüyor, öne çıkan kimi isimlerin hayat hikâyelerini merak ediyor,(Marliyn Monroe, Prenses Diana, Modanna, Naomi Campbell, Andrey Hepburn, Grace Kelly vb) parfüm adlarındaki sembolleri anlamlandırıyor, Yüz yıl içerisinde ünlü olmuş şarkıcı ve aktristlerin ikonik fotoğraflarıyla, eski reklamların afiş ve metinleriyle, bahsedilen dönemleri yansıtan fotoğraf ve görsellerle destekliyor kitabında yazdıklarını.

    "O dönemde tıpkı kokular ve ruh halleri gibi dişiliğin de farklı türleri vardı. İki dünya savaşı arası ve sonrası dönemin kadın dergileri genelde kadınları iki tipe ayıran yazılar yayımlıyordu. Bu yazıların çoğu "hoş İngiliz gülü", "şehvetli esmer" ve "ateşli kızıl" türünden banal yazılardı. Diğer tipse parfümünü kişiliğiyle eşleştiren tipti. Örneğin, Film Fashionland'de yayımlanan bir yazı dizisi okuyuculara "Siz Sylvia Sidney/Elisa Landi/vb. tipi misiniz?" diye soruyordu. Ancak birbirinden farklı kadınlık stili temsili aslında modernliğin bir parçasıydı. Özgüvenli "gösteriş kızı" yanakları kızaranlardan değildi. "Letafet" kelimesi yirminci yüzyıl başları kadın dergilerinde belki de kullanımda en aşırıya kaçılan sıfatlardan biriydi."(s.97)

    Türkçede "gösteriş" daha olumsuz şeyleri çağrıştırıyor; caka satmayı, gösteriş yaparak görgüsüzlüğünü dışa vurmayı, sonradan görmeliği akla getiren anlamlar. Ancak yazar, hem "gösteriş" kelimesinin işaret ettiği anlamın hem de gösterişin içeriğinin onyıllar içinde ne kadar değiştiğini gösteriyor. Okudukça anlıyoruz ki, ne ABD’de ne de Britanya’da(kitapta baz alınan ülkeler) gösteriş her zaman olumlu karşılanmış. Gösterişin buralarda da “klas olmayan”la, “kafa tutan”la, “dikkat çekmeye çekinmeyen”le bir bağlantısı var. Ve elbette, konu gösteriş olunca odağa yerleştirilmiş olan kadınlar var, lüks var, tüketim var.

    "Gösteriş hem risk hem de kendini ortaya koyma olarak ya da eşitsizliğini ısrarla sürdüren bir toplumda, tehlikeli topraklarda olmasına rağmen kadınlar tarafından kullanılabilecek bir kaynak olarak görülebilir."(s.17)

    Ama nasıl var? Kapitalizmi lüks ve aşk içerisinde incelendiğinde erkeklerin neredeyse bütün gösteriş harcamalarını kadınlar uğruna yaptığını iddia ederek faturayı kestirmeden kadınlara çıkartıldı. Bu, çok bilindik bir örüntünün tekrarıydı: Kadınları etkilemek için onlara giysiler, mücevherler, parfümler alan erkekler ve erkeklerin parasıyla gösteriş yapan kadınlar…

    Yazar, 1900’lerin başından itibaren ele aldığı gösteriş tarihinde, durumun pek böyle olmadığını anlatarak başlıyor kitaba. Bu yıllarda işçi kadınların neredeyse kendileri için hiçbir harcama yapmadıklarını, kendi kazandıkları parayı erkekler ve çocuklar için harcadıklarını, hatta o dönemde Londra vitrinlerinin erkek kıyafetleriyle dolu olduğunu, kadınlara yönelik üretimin en düşük seviyede kaldığını öğreniyoruz. Öyle ki, 1905'te Londra’yı ziyaret eden “ünlülerin kuaförü” Fransız Antoine, şehrin hemen her yerinde, her seviyedeki erkeklerin kadınlardan daha iyi giyimli olduğunu gözlemlemiş.

    Feminist filozof Sandra Lee Bartky "moda/güzellik bileşiğinin" kapitalist ataerkinin korunması açısından "askeri endüstriyel bileşikle" paralellikleri olduğunu ileri sürüyor. Şimdiye dek tartışılan kuramcıların çoğu gibi Bartky de moda ve güzellik endüstrilerini beden hakkında kaygılar yaratmaktan, kadınları gerçek ilgi alanlarından uzaklaştırmaktan ve bir narsisizm ve yabancılaşma haline vesile olmaktan sorumlu tutuyor. Bartky pek çok kadının bu yabancılaşma halini 'kucaklamalarında' bir sorun olduğunu teslim ediyor. "Yeniyetmelik çağındaki pek çok kızın Madam Curie olmaktansa Amerika Güzeli olmayı tercih edeceğini" eseflede olsa kabul ediyor. Bartky Femininity and Domination'da [Kadınlık ve Hakimiyet] narsisizm ve yabancılaşma suçlamalarının ne şekillerde feminizmin genç kadınlara olan cazibesini aşındırmış olabileceği üstüne akıl yürütüyor: "Feministler pek çok kişi tarafından aile düşmanı olarak görülüyor; ayrıca topuklu ayakkabının ve güzellik salonlarının da düşmanı olarak görülüyoruz. Kısacası gösterişin düşmanlarıyız. Bazı kadınların feminizme düşmanlığının temelinde bu yatıyor olabilir . Kadın hareketinin sadece derin birtakım haz ve özsaygı kaynaklarını tehdit etmekle kalmayıp pek çok kadının bedensel kusur hissini dindirmek için bel bağladığı ritüellere, prosedürlere ve kurumlara da saldırdığı düşünülüyor."
    Ancak Bartky yine de felsefi silahlarına sıkıca bağlı kalarak, kadınlar kozmetikten ve süslenme ritüellerinden ne kadar hoşlansalar da, bunların baskının bir şekli olduğunda ısrar ediyor ve şu sonuca varıyor: "Baskılayıcı narsistik tatminler, bedenden sahici bir keyif almanın gerçekleşmesini engeller . .. Sabahları "yüzünü düzeltmeden" evden çıkamayan kadın, çehresinin çoktan sahip olduğu güzelliği, karakteri ve anlamlılığı asla keşfedemez."(s.203/204)

    Kitap üzerine çok daha fazla şey söylemek mümkün ancak buraya kitabın tamamını koyamıyorum maalesef :)) çok güçlü ve akıcı bir anlatımı var. Her cümleyi bitiren nokta da kaynakça sayısı görüyorsunuz, kitabında sonunda yoğun bir dizin ve kaynakça sizleri bekliyor olacak.

    Bir yanıyla kadın vurgulu alternatif bir 20.yüzyıl tarihi sunuyor; öte yandan, şu kışkırtıcı soruyu da gündeme getiriyor: “Gösteriş” kadınların ataerkil düzene sakince boyun eğmesi midir, yoksa tam tersine bu düzeni kendi silahıyla vurarak erkek egemen sisteme bir meydan okuması mıdır?
  • Psikanalistlerin çoğu karasevdanın bir tür gerileme biçimi olduğunu düşünür - aşkta aşırı yakınlığı arzularken, annesinin kucağına özlem duyan küçük çocuklara dönüşürüz. İşte bu yüzden özellikle kayıp veya umutsuzlukla mücadele ederken ya da yalnız, yalıtılmış olduğumuzda risk altındayızdır - örneğin üniversitenin ilk yılında âşık olmak ender görülen bir şey değildir. Fakat bu duygular gerçekten aşk mıdır?
    Stephen Grosz
    Sayfa 105 - Yapı Kredi Yayınları
  • 230 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Dostoyevski okumayı özlemişim... Öyle sürükleyici bir kitap ki, sarıp sarmalıyor sizi. Kelimeler yüreğinizi okşayıp geçerken çok eski çağlarda olmanın keyfiyle kendinizden geçiyorsunuz. Yazar iki tutkunun sularında gezdiriyor bizleri. Biri aşk öteki kumar. Yalnızca bu mu? Hayır. Romanın başkarakteri Aleksi İvanoviç, insanların hayatlarıyla da kumar oynamayı, risk almayı seven bir adamdır. Kimi kez yaptığı sevimli ama bir o kadar tehlikeli muzip şeylere gülmekten alamıyorsunuz kendinizi. İvanoviç soylu bir Rus ailesinin yanında öğretmendir. Bizler de böylece çeşit çeşit karakterlerin olduğu bir ailenin yaşamına adım atıyoruz. Çalışmadan, üretmeden kendilerine kalacak mirası dört gözle bekleyen, paranın aşkı bile satın alabildiği atmosferde bir ailenin dramına tanıklık ediyoruz. Dostoyevski yine insanın karanlık sularında gezdiriyor bizleri . Sevgi ve nefret bir arada olabilir mi? Aşk bir hastalık mıdır? Ya kumar? İnsandaki kazanma hırsının sonu yok mudur? Kitabı okurken bu ve benzeri şeyleri sorguluyorsunuz. Kimi kez bir narsistle kimi kez bir bunakla kimi kez ise kompleksli insanlarla yaşamanın nasıl da zor olduğunu anlıyorsunuz. Aşkın ve kumarın köleleştirici yanı olduğu kadar her aşırı tutkunun insanın yaşamını nasıl cehenneme çevirdiğine şahitlik ediyorsunuz. Para o gün de bu gün de büyük bir güç. Kadınlar cebi dolgun erkekleri erkekler de koluna takıp güzelliğiyle gurur duyduğu kadınları tercih ediyorlar. Paranın dostluğu, aşkı satın aldığı, duyguların bile metalaştığı bir çağda insanlaşmaya daha çok var gibi gözüküyor.
  • 180 syf.
    ·3 günde·9/10
    Ben her daim aşkı, kumara benzetmişimdir. Ortaya size ait olan ne varsa pervasızca sürdüğünüz lakin kazanacağınız şeylerin daima muallakta olacağı bir risk yumağıdır aşk. Öyle değil midir? Aşk, alenen kumardır işte. Daha doğrusu rulet! Kırmızı yahut siyah- Çift yahut tek derken bir bakmışsınız eksilmekten hiçliğe karışmışsınız.
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski; büyük yazar, gamlı aşık ve uslanmaz kumarbaz!
    Kendi hayatından izler taşıyan bu romanı sevdim ben. Dosto, kumar Ruslar için yaratılmıştır der romanında. Çalışmanın, emeğin değerini çok bilmeyen, kısa yoldan köşeyi dönmek isteyen insanların memleketi çünkü Rusya’yı da yapıştırır ardından. Öyle midir değil midir bilmem keza günümüz gerçeklerini yansıttığından şüpheliyim bu sözlerin lakin eserdeki karakterlerin yaşam biçimleri, hırsları, kibarlık budalalıkları ile lükse olan düşkünlükleri Dostoyevski’nin sözlerinde,en azından o günlerde, haklı olduğunu düşündürtmüyor değil.
    Baş kahramanımız Aleksey İvanoviç, toprak sahibi bir generalin maiyetinde olan ve generalin çocuklarına eğitim vermek amacıyla hizmet eden bir öğretmendir. Fransız bir Markiz ile bir İngiliz fabrikatörün de kendisine aşık olduğu Polina Alexandrovna’ya o da abayı yakar. Hatun güzeldir güzel olmaya ama birazcık tuhaftır. Gelecek kaygısı, iyi bir yaşam adına yapılan hesaplar kitaplar derken Rus güzeli Polina’nın kimi seçeceği bir türlü anlaşılmaz. O da bir kumar oynar tıpkı kumarda yitip giden bizim talihsiz öğretmen gibi!
  • 112 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Fedakârlık nedir? Fedakâr olmak için illaki bir şeylerden vazgeçmemiz mi gerekiyor? Yoksa bencil olmamız mı gerekiyor? Peki sürekli fedakâr olduğumuzda suistimallerde peşinden gelir mi? Bu fedakârlık işi iyice zorunluluğa dönüşür mü?
    Peki aşk nedir? O büyülü gerçek aşk nedir? Aşk risk almak,tanımadığın birinin herşeyi olmak, hiçbir farklılık umrunda olmadan yaşamak değil midir? İçini kıpır kıpır eden duygular değil midir? Hayaller kurmanı sağlayan, dünyanın en kıymetli insanı hissettiren değil midir aşk? Peki her aşk devam eder mi? Yoksa o gerçek aşk değil midir? Duygular beslenmezse zamanla aşk ölür demiş yazarımız.Emek vermeden silinir demiş.Yeni doğan bir bebek gibi bakıma muhtaçtır demiş yazarımız.Aşk gerçekten de bebek gibi değil mi? Sabretmek gerek,beslemek gerek,hissetmek gerek bir anne gibi, korumacı olmak gerek, kontrollü olmak gerek,hem korkmak hem de korkmamak gerek,acısını tatlısını tatmak gerek...
    Peki ya Umut sonrası gelen Hayal Kırıklığı nedir?Zamanla karşılaştığımız bazı engeller ve yanlış insanlar,o doğru yaşadığımız duyguları sömürür.Umudumuzu elimizden alır ve adı olur hayal kırıklığı.Mesela o gözümüzde büyüttüğümüz insanlar gün geliyor tek bir hareketi,konuşması,sözü ile tam bir hayal kırıklığı olabiliyor.Aşkta da hayal kırıklığı var.Ki zaten en çok da inandığımız,sevdiğimiz,güvendiğimiz kişilerden yara alırız.Sonra tekrar bir umuda yelken açarız ya doğru olur ya da tekrar hayal kırıklığı ve en sonunda da yazarımızın dediği gibi öğrenilmiş çaresizlik ile yeşerttiğimiz tüm yeşillikler kurur.Kimseye kendimizi açmıyor, üstüne suçu kendimizde aramaya başlıyoruz.Veeee yazarımız Montaigne'in harika bir sözüyle devam eder:

    "Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor,sadece sen yanlış insanlar üzerinde hayal kuruyorsun."

    Gerisi sizde canlar Yazarımız Dilek Erleten'e çok teşekkür ederim bu güzel kitap için