Ona olan aşkım, garsondan tereyağı isterkenki sevimliliğine olduğu kadar, benimle Heidegger'in Varlık ve Zaman'ının iyi yönlerini tartışmasından da kaynaklanıyor olabilirdi...
Hayatım tahammül edilemez bir hale gelmişti. Yalnızlığın ve işsizliğin beslediği karanlık düşüncelere dalıyordum. Aşkım bu yalnızlıkta daha çok alevleniyor ve gitgide beni daha büyük azaplara sokuyordu.
allahım beni taşa tutanlara
ceza verme affet onlar cühela
benim toprak aşkım bilinçlicedir
ama kör bir his onlardaki sevda
vatanımın tenini dağlarım ya
belki dağlanmak olur ona şifa
hüzün denizi yetim gecesinden
aça aça açtı beyaz bir gonca
doğdu bir güneş gibi fedailik
o olmazsa ne olurduk acaba
direnişçi yaralarından doğduk
yaradan doğar nitekim kibriya
ki onlardan önce yok idi önce
tarih geldikleri gün döndü başa
Hop, aşka düştük yine.
Genelde akşam konuşuyorlar. Gün boyu mesajlaşma. Hep birbirlerinden haberdar ama hep saygılı birbirlerinin yaşamına. "Sen işin bitince haber verirsin aşkım," filan. Hani ben senin sevgilinim, istediğim zaman ararım filan yok. Her aramada, "Müsait misin aşkım?" diye sorar Leyla mesela. İlk laf budur...
Yok, yine illa bir müsaade ile giriliyor konuşmaya.
Enteresan geliyor.
İçdiklerim ol bâde ki sensiz kederimden
Kan oldu bu şeb çıkdı yüze dîdelerimden
Ben hasta-i aşkım ne bilir hâlim etibbâ
Bin dâğ-ı belâ açdı bu sevdâ ciğerimden
(Sensizken kederimden içtiklerim şaraptır, bu gece gözyaşlarım kana döndü, ben aşk
hastasıyım doktor ne bilir halimden, bu aşk ciğerimde bin dağ yarası açtı.)