Kitabın arka kapağını kapattı. Düşündü. İçi daralmıştı. İnsan her zaman bir Cenkte miydi? Yaşamla ,ölümle, başkalarıyla, kendisiyle, geçmişiyle, geleceğiyle, töreyle, ait olduklarıyla, ait olduklarına yakınlığıyla, uzaklığıyla, vuslatıyla.. Cenksiz yaşam olur muydu? Cenk dediğin her zaman mücadeleydi. Hayat mücadeleydi. Mücadelesiz hayat olmazdı. Herkesin mücadelesi başkaydı, herkes kendi cenkini en büyüğü sanırdı başkalarınınkini bilmeden. Herkes kendi cenkine ayrı isyan ederdi oysa bilmezlerdi ki hayatın manası bu mücadelededir. Mücadele dışı olanlarda vardı. Kendini bu mücadele dışında tutanlar. Tam teslimiyet halinde olanlar. Mücadeleden yorulanlar. Cenkinin olması mı daha iyiydi yoksa cenksiz olmak hayata karşı bir duruş muydu?
Hikaye nelerden beslenir, nerelerden ilham alır, neleri işler, diye düşündü. Hikaye hayata dair her şeyden beslenir. Edebiyat hayata dair her şeyden beslenir. Sanatta. İnsanları besleyen yine insanın, insanların, farklı coğrafyalarda yaşayanların yada kendi coğrafyasında yaşananların hikayeleridir, yaşadıklarıdır. Her zaman yaşanmışlar da değildir elbet. Bazen mitostur bazen efsanedir bazen mistik hikayelerdir ne olduğunu bilmediğimiz. Edebiyat benimdir, sizindir, çocuklarımızındır, torunlarımızındır. Edebiyat hayattır, insanın ta kendisidir. Geleceğe kalandır geçmişten gelendir.
Mungan kimdi, insana ait duygulara nasıl bu kadar bilebiliyordu, kelimelere nasıl bu kadar hakimdi, diye düşündü. Mungan, nesirciye göre kadim bir hikayeci, şiir düşkünlerine göre duygulara hakim bir şair, tiyatroculara göre bir nirvanaydı. O bir entellektüeldi bir aydındı. Türk toplumunun son zamanlarda yetiştirdiği en büyük aydınlardan.
Bu kadar kadim hikayeyi nereden biliyordu, İran kültürüne nasıl bu kadar hakimdi, töreleri nasıl bu kadar iyi biliyordu, diye