Şu sonu bilinmez hayatta hangi sözümüzün en son olacağını bilemiyoruz. Gelin, hep, son sözcüğümüz olduğunu düşünerek konuşalım sevdiklerimizle, son temasımız imişçesine sarılalım. Ayrılırken, uykuya giderken, geçirirken... içinde olduğumuz en son an en “son”u barındırıyor olabilir içinde.
Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.
Gözlerine göm beni
Ay gecelerde
Kar altında buzlar üşüsün
İşte o buzlara göm
Ya da
Nasıl olursa olsun
Kırmızıdan turuncuya
Maviden mora doğru akan
Upuzun bir ırmağa
Ya da
Bakarsın, sinsice sızarım kanına Alyuvarlarına, akyuvarlarına
Kalbinin donduğu yere
O derin korkuya
Göm beni
Ya da
Hayata
Sizi temin ederim ki, sizi dölleyen babanızın tepesine istediğiniz gibi çıkınız, sizi doğuran annenizin göğsünde zıplayınız, zira sanıyorsanız ki, kurnaz ebeveyninizin sizin zayıflığınızdan kopardıkları şu tabansız saygı Yaradan'ın son derece hoşuna gidecek de sizin hayat çizginizi uzatacak, hiç mantıklı bulmuyorum. Ne yani! Babanızın kibrini okşayan ve besleyen şu iki büklüm temenna bir tarafınızdaki çıbanı patlatıyor, kanınızı besliyor, midenizdeki kılıç yarasını tedavi ediyor, ya da mesanenizdeki bir taşı kırıyor mu? Eğer öyleyse, tabipler çok haksızdırlar: İnsanların hayatlarını kokuşturdukları cehennemden çıkma meşhur şurupları yerine, mesela frengi için, aç karnına üç reverans, akşam yemeği üstüne dört 'büyük teşekkür' ve yatmadan önce on iki 'iyi geceler babacığım, anneciğim' reçete edebilirler.