• Türkiye,darbe öncesi günleri yaşıyordu.Daha 12 Mart'ın kara günleri unutulmadan 12 Eylül öncesinin aydınlara yönelik terörü başlamıştı. Bunalımlı hava bilim adamlarını,yazarları, sol sanatçılarını siyasal belirsizlikler içinde bunaltıyordu.Terör neredeyse her gün bir aydının canını alıyordu.Türkiye'nin düşünen insanları, sokağa "bugün sıra bende" diye çıkıyorlardı.
    Adnan Binyazar
    Sayfa 119 - Can yayınları
  • Halkınızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız hayat tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz.
  • 164 syf.
    "Ben buralarda dolaşırken İstanbul'da bir kadın şairi Boğaz'da, Pendik'te, Florya'da, Şişli'de hanımlarla röportaj yapıyordu:-
    Atatürk'ün kadın konusundaki devrimleri gayesine erdi mi? diye soruyordu.Onlar da:- Evet, diyorlardı."

    Dursun Akçam Cumhuriyet tarihinde ilk defa 1963 yılında Doğu (Ardahan-Kars-Ağrı..) illerinde köylü kadınların ve çocukların durumunu aktarmak adına röportajlar yaparken İstanbul'da kadın devrimleri hedefine ulaşılmış sayılıyordu.. Hangi devrimler bunlar? Köylü kadınların hâlâ varlığından habersiz olduğu kadın hakları devrimleri mi? Atatürk'ün başlattığı bu devrimleri sözün ötesine taşıyan herhangi bir iktidar geldi mi şimdiye kadar? Köylüyü yolunacak kaz olarak görmeyen bir iktidar oldu mu? Seçim zamanında da köylü el üstünde tutulur "Milletin efendisi" olur. Seçim biter siyasiler başa geçer köylü "milletinin uşağı" olur. O yüzden soruyorum hangi Cumhuriyet, hangi devrimler, hangi ilerici hareketler?... Bu ülkede Cumhuriyet değerleri hiçbir zaman tam olarak yaşatılmadı, yaşatılmayacak da. Cumhuriyet rejimi, devrimini tamamlayamayan halklar için zararlıdır çünkü aydınlık karanlığı devirmeden önce gelen demokrasi anlayışı akla hayale sığmayacak kadar zıt iktidarları zirvede tutabilir. Laik bir ülkeyiz ama onlarca tarikat devlet yapılanmasının içinde, Demokratik bir ülkeyiz ama başa gelen iktidar kök salıyor, Sosyal bir devletiz ama bir avuç milyarder, birkaç avuç üst tabaka siyasi, birkaç avuç orta tabaka siyasi, birkaç avuç üst tabaka memur dışında ülkenin zenginliğine erişen yok! Halka gelince "üç öğün simit çay neyinize yetmiyor".. o yüzden bu masalları geçelim bizde ne domokrasi var ne laiklik var ne de Cumhuriyet değeri...

    Dursun Akçam Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu olan bir yazarımız. Bu enstitü Kars'a
    30 Kilometre Ardahan'a 50 kilometre uzaklıkta bir yerde kurulmuştur. Türk Eğitim Tarihinin en ilerici, en büyük hamlesi olan Köy Enstitüleri devletin erişmekte yetersiz kaldığı en ücra köşelere dahi eğitim olanağı götürmeye başlamıştı. Hem de yapıları, sistemleri, yurtları kendi kendilerine imal ederek.. İşte Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç önderliğindeki bu ilerici eğitim hareketi devam etseydi bugün "Cumhuriyet"imiz var, "Demokrasi"miz var diye övünebilirdik. Çünkü Enstitü mezunları haksızlığa karşı sessiz kalmazdı, yolsuzluğa karşı sessiz kalmazdı ve yetiştirdikleri öğrenciler de onlar gibi olup şimdiki kokuşmuş tüm sistemlerden bizi kurtarabilirlerdi.

    Ama Ardahan'dan çıkıp toplumsal aksaklığı dile getiren Enstitü mezunu bir öğretmen çıkar sahiplerinin çıkarlarına terstir. Ülkenin içinde bulunduğu bataklığı gözler önüne sermek için eser üreten bu yazarlar tabii ki unutturulacak, sansüre uğrayacak, hapse atılacak ve sürgüne gönderilecekti... Dursun Akçam'dan 13 yıl önce toplumsal hayata yönelik gözlemleri tüm şeffaflığı ile ortaya koyan Mahmut Makal'ı da kimse dinlemedi. O yüzden bugün kimse çıkıp da elli altmış yıl önce Türk Aydını neredeydi diye sormasın sakın. Onlar her şeyiyle mücadele ettiler ama o zamanda yaşayan insanlar ve şuan yaşayan sizler, bukalemun aydınlara kulak verdiniz, gözlerinizi topumcu gerçekçi edebiyata kapattınız şimdi içinde bulunduğunuz bataklıktan kurtulmanın da yolunu arayıp bulun artık..


    Dursun Akçam bu eserinde röportajlardan elde ettiği bilgilere yaşayan yazısız halk kültürünün en önemli değerlerinden olan "mani"leri monte ederek yazılı ve sözlü edebiyatı bir arada sergilemiş. Bu çok önemli çünkü sözlü edebiyat halk yaşantısının bütün yönlerine dair bilgileri içerir.

    Toplumcu gerçekçi edebiyatı okumadan ülke olarak neden bir arpa boyu yol gidemediğimizi anlayamazsınız. Bu sitede bu konuya ağırlık veren insanlar var edebi manada öldürülen bu yazarları diriltmek için uğraş veriyoruz. Elimizden geldiğince de uğraş vermeye devam edeceğiz.


    Evlenmeler:

    1-

    "Doğu köylerinde kadının çilesi evlenmeyle başlar. Genç kızlık devresi çok kısadır. Hiç yoktur desek yeridir."


    Kaleden indim ancak,
    Ne kız oldum, ne gelin,
    Başımda kara çarşaf,
    Odlara yandım ancak."


    2-

    Esmani ile evlenen Çengelli köyünden Hazal, Türkçe bilmiyordu.Koca evine uymadı, kocası ile anlaşamadı. Beğenmiyordu kocasını. Bir, iki sefer gemi azıya alarak kaçtı. Geri getirdiler. Durmadı yine kaçtı. Sonunda Aras nehrine atti kendini. Ağıt yaktılar arkasından:

    Gelin ettiler beni elim kınalı kaldı.
    Yâd ele sattılar beni dilim kilitli kaldı.
    El ettim imdat dedim ölümü Aras aldı.
    Aras Aras sen Aras sellere saldın Aras.

    Ardahan yöresinde başlıca evlenme türleri: (bu bilgiler 1963 yılında derlenmiştir)

    • Yabana Gitmesin: Kızlar ele gitmesin diye sekiz dokuz yaşlarında erkek akrabaları ile nişanlanır.

    • Hizmetkar yerine: Ağalar ücretli emek yerine bir başlık parası ile ömür boyu "hizmetkar" olacak gelin alır.

    • (Açık) Arttırma,

    • Kuma Üstüne Kuma,

    • Yaban Kız: Ana-baba dışarı köylerden "yaban" kız almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar. Gelin, baba evine sık sık gidemez. Evde dayak yediği zamanlar kolayca kaçamaz. Köyde taraf çıkanı bulunmaz. Böylece evine daha çok bağlı olur.

    • Yenge İle Evlenme,

    • Analı-Balalı: Dul erkek, evlenirken erkek çocuğunu da düşünür. Kızı olan bir dul bulmaya çalışır. Anasını kendi kızını da oğlu alır. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olurlar. Böylelerine analı- balalı derler. Kız çok küçükmüş, oğlan büyükmüş önemi yoktur. Yalnız cins ayrılığı yeter. Baba kaynata ana kaynana olur. Söz dinletir, saygı görürler.



    Kocalar neden dayak atar?

    • Gelin-kaynana çatışması
    • Koca evlenmek isteyince (karşı çıkan kadın dayak yer)
    • Yokluk;
    • Niye oğlan doğurmuyorsun?
    • Urçan; Çocuk doğurmayan kadınlara denir. (Kısır, dişi katır) kusurlu olan erkek olsa bile dayak yiyen kadın olur.

    • İt Gibi Enikledin; Çok çocuk doğuran kadınlara kullanılan bir ifade. Çok çocuk doğurmak "kadının" yüzündendir ve bakılması gereken çocuk sayısı arttıkça erkek maddi zorluklar çeker ve dayak yiyen yine kadın olur...

    - Hamuru çok yoğurmuşsun.- Tavaya yağı fazla koymuşsun.- Çuvalın ucunu bitirmişsin.Karıya dayak atmanın başka nedenleri de var:- İzinsiz babanlara gitmişsin.- Yoldan geçen yabancılara bakmışsın.- Yaşmaksız kapıya çıkmışsın.....


    Köy ortamında aşklar;

    Gönüllüler. gönülsüzler, sevenler, sevmeyenler seslerini ancak mânilerle ulaştırırlar birbirlerine Oğlan kızın canını sıkmışsa, kız bu oğlanı istemiyorsa öfkesini hemen boşaltır:

    Çitimi çit ederim
    Ucunu bit ederim
    Senin gibi oğlanı
    Peşime it ederim.

    Delikanlı tutkundur. Kızın öfkesi onu okşar ancak:

    Atladım daldan dala
    Elim değdi yaprağa
    Kız seni almayınca
    Girmem kara toprağa.

    Zorla güzellik olmaz. Kız hemen ulaştırır yanıtı:

    Kar yağar kepek gibi
    Kız-oğlan ipek gibi
    Ne peşime düşmüşsün
    Yal yemiş köpek gibi.


    "Enişteliğe Gitmek" diye çağ dışı bir ritüel de var. Görücü usulü sözlenenler birbirlerini düğün gününe kadar görmezler. Bastırılan cinsel arzular yüzünden erkek kız tarafından aracılar bulur, rüşvet verir buluşma ayarlar. Topluma yansıyan kısmı: Nişanlıyla sohbet edebilmek, tanımak. Asıl nedeni ise başlık parasını vermemek adına kızın "namusunu" kirletip hamile bırakma "kahramanlığını" sergilemek...


    Köy çocuklarının doğumu:

    YÜKÜNÜ DEVİR!"Düzensiz bir doğumla gözünü açar düzensiz dünyasına köy çocuğu. Kuzu doğar gibi, buzağı doğar gibi rastgele doğar. Gelişine göre doğum yeri ev olur,ahır olur, yol olur, tarla olur... Doğurdu yerine "Yükünü devirdi" denir. Ya da Yükünü ne zaman devireceksin?"


    Cahilliğin, yokluğun doğurduğu batıl inanışlar da çoktur köylerde. Bunların artmasının nedeni devletin yetersizliği, eğitim sisteminin içine dahil olamayan köylü umudu hacı hocada, muska da boncukta arar...


    ERİŞİK:

    Erişik, cin mi, şeytan mı, peri mi ne? Bilmezler. Doğan her çocuğun düşmanıdır erişik. Göm gök hasta eder, köpük kusturur, kurturur, çöplere çevirir, değnek biçimine sokar öldürür. Kadınları da boş bırakmaz çocuk düşürtür, memelerinde sütü kurutur. Lohusalan hasta eder, bayıltır, delirtir, sarartır, kanını yutar ak ak yazmaya döndürür. «Yaman bir nefes, Kötü bir yel>dir erişik.

    BONCUK:

    Ballı Hala, ballandıra ballandıra anlattı: "Boncuğa inanmayan külliden kâfir? Katırı gunnatır, döl döktürür tüm canlılara, ineğe, koyuna, havada uçan kuşa... Ezrailin pençesi, Cebrailin suratı var onda. Temindarın karışı Almasa sıktı, ana rahminden dört aylık çocuk düşürdü, Gülgeze sıktılar, kısır kadın çocuk doğurdu. Kel Fatma, Sultanın çocuğuna sıktı, çocuk iflâh etmedi. Mamonun ahırına sıktılar...
    Boncuk sıkma dedikleri şey üstün güçlere sahip olduğu düşünülen bir boncuğun kötülük yapılmak istenilen yerde sıkılmasıdır bu kadar işte...

    Çocukların Çalıştırılması:

    Çocuk ekonomik bir araçtır. Özellikle erkek çocuk ailenin maddi yükünü çektiği için erken yaşlardan itibaren ağaların yanında, gündelik işlerde, dağlarda çayırlarda nerede iş varsa o çocuklar oradadır..

    NÖKER ÇOCUKLAR:

    «Çocuk, ihmal, zulüm ve istismarın bütün şekillerine karşı korunacaktır. Çocuk, herhangi bir şekilde ticaret metası olamaz.»

    Birleşmiş Milletler, Çocuk Hakları Beyannamesi 1959.

    Türkiye Cumhuriyetinde kölelik var mıdır?

    Cumhuriyetimizde 1963 yılının Ardahan taraflarında kölelik vardı. Kimse bunu umursamadı. Ne Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Beyannamesi ne Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti meşru kölelik sisteminin mağdurları Nöker Çocuklar...

    Doğu köylerinde süregelen bu kölelik düzeninde köle demezler de "Hizmetkar" ya da "Nöker" derler.

    " Nökerin gecesi, gündüzü yoktur. Akan sular durur nöker durmaz. Kırkına varmadan güçlerini, sevinçlerini yitirir, yarım adam olur, kalırlar ortayerde. Möhrem ağaları yüz vermez olur, yaşamak korkunçlaşır.

    Nöker çocukları, fukara çocuklar, kimsesiz yetimler anadan doğma nöker sayılırlar. Nöker çocuklara köle gözü ile bakılır. Evin bir köşesinde, genellikle ahırlarda yatar kalkarlar. Yatakları yüzsüz yorgan, eski bir hasırdır. Urbalarını açmaz, çarık çorapları ile girerler yatağa. Gecenin her saatinde tetik olmaları gerekir."


    Nöker çocukların çekmişlikleri alınlarından okunur. Küçük gövdelerinin taşıyamayacağı yükler, ezmiş yuğurmuş, yeniden şekil vermiştir onlara. Gülmezler kolay kolay. Yaşlıların bir kopyası gibidirler. Onlar gibi davranır, konuşur, düşünürler...


    Çoban Kıllo

    "Kıllo, Dul Zello'nun oğlu. Tek çocuğu vardır. Yemedi yedirdi. İçmedi içirdi. Giymedi giydirdi. On yaşına kadar getirdi onu Kıllo'nun kaderinde kölelikten başka bir şey yoktu. Ne hükümet var ortada ne de hükümetin sosyal yardımı, okulu kolu kanadı.

    Kıllo'yu, Bekir ağaya nöker verdi anası. Yıllığı bir erkek dana, üç teneke arpa, bir kat don gömlek, bir bulus... Evdeki pazar çarşıya uymamıştı ama zararı yoktu. Dananın eşini ikinci yıl alırdı. Kıllo, Bekir ağanın on sekiz ineğini her sabah ağıldan kaldırır, otlatmaya götürürdü. Günde iki sefer sağına getirirdi inekleri..

    Bir gün inekler otlarken uyuyakaldı Kıllı. İnekler ormana doğru gitti. Uyanınca inekleri göremeyen Kıllo panikledi geri dönerse Ağa onu öldürür giderse nereye gidecekti..

    Kıllo kayboldu. O gün bu gündür eve dönmedi. Anası Dul Zello göğsünü döve döve düştü ormanlara Aradı, düzova komadı Kıllosunu aradı. Her gördüğü adama sordu, yerde gezen tilkiye, gökte uçan kuşa sordu. Kıllo yoktu. Aklını oynattı. Günlerce ormanlar, -Kıllo! Kıllo! Kıllo! dedi inledi. Ormanlar inip kalkıyordu, dağ, taş ses veriyordu! Kıllo yoktu..Zello, ormanlar kurtlarla, kuşlarla dost olmuştu.
    İnsanlardan kaçıyordu. Ağıt yankıları geliyordu uzaklardan:

    Kıllom Kıllom çoban Kıllom!
    Daye (ana) kurban fakir Kıllom!
    Kıllom, Kıllom, yetim Kıllom!
    Kıllom! Kıllom! Kıllom!

    Sizler gitseydiniz duyardınız Zello'nun ağıtını. Şimdiye kayalar arasında parçalanmış ölüsünü zor bulursunuz..."
  • Siyaset bilimci Lawrence Britt 20. Yy'ın faşist rejimlerini inceleyerek bütün faşist oluşumların temelde 14 belirleyici özelliği olduğunu ortaya koymuştur. Lawrence Britt bu maddelerden herhangi birinin bulunmasının bile ülkenin kötü durumda olduğunu belirlemeye yeterli olduğunu savını savunmaktadır.

    1- Güçlü ve sürekli milliyetçilik

    2- İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi

    3- Düşmanları birleştirici güç olarak görmek

    4- Ordu ve askeri gücün yüceltilmesi

    5- Cinsel ayrımcılığın sürekli yükselişi

    6- Kitle iletişim araçlarının sansür ve kontrol altına alınması

    7- Ülke güvenliğinin herşeyin üstünde olması

    8- Din ve devletin iç içe geçmesi

    9- Yandaş ve özel sermayenin sürekli korunması

    10- Emek ve işçi sınıfının baskı altına alınması

    11- Sanata ve aydınlara olan aşağılayıcı bakış

    12- Suç ve cezalandırmaya yönelik aşırı istek

    13- Nepotizm ve insan kayırmanın varlığı

    14- Hileli seçimler

    ...
  • 319 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran içerir.

    Latin Amerika’nın Çatık Kaşları:
    Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı

    Ulaş Başar Gezgin

    Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Eduardo Galeano’nun bize bıraktığı çok şey var. O, ‘kesik damarlar’la anılsa da, aslında biz onu çatık kaşlarıyla tutuyoruz aklımızda. Çatık kaşlı; çünkü o, toplu ölümlerin sıradan olduğu ‘asi kıta’dan yazdı bize; ‘asi kıta’yı turistik ya da sol bir romantizmle değil, gerçekten olduğu gibi yazdı. Uzaktan bize tümüyle solda gibi görünen yeni iktidarları desteklemekle birlikte, onlara eleştirel bir mesafede duran bir destekti bu.

    Çatık kaşlı, çünkü yerlileri yazdı; uzak ve yakın tarihte ‘öteki-kırım’ olarak adlandırdığı toplukıyımlarını yazdı onların. Öteki-kırımın yalnızca geçmişe dair olmadığını, bugün de değişik ölçülerde gerçekleşmekte olduğunu ve gelecekte süregitmesi gibi bir tehlikenin varlığını yazdı bu çatık kaşlı yazar:

    “Ve pek çok yıl sonra, Perulu romancı Maria Vargas Llosa, kültürlerini kurban etmek gerekse de açlıktan ve sefaletten kurtarmak için yerlileri modernleştirmekten başka çare olmadığını açıklıyor.
    Kurtuluş, yerlileri bir kutu köpek maması almaya yetmeyen ücretler karşılığında gündoğumundan günbatımına kadar madenlerde, plantasyonlarda çalışmaya mahkum ediyor. Yerlileri kurtarmak aynı zamanda onların komüniter sığınaklarını yıkmayı ve dillerini, isimlerini, giysilerini değiştirip sonunda dilenci, sarhoş ya da genelevlerde fahişe oldukları şehirlerin şiddet dolu çeperlerindeki ucuz işgücü fırınlarına atmayı da içeriyor. Ya da yerlileri kurtarmak sırtlarına bir üniforma geçirip, omuzlarında bir tüfekle öteki yerlileri öldürmeye ya da onları reddeden sistemi savunmaya göndermeyi içeriyor. Ne de olsa yerliler namluların dişine uygundur: İkinci Dünya Savaşı'na gönderilen yirmi beş bin Kuzey Amerikalı yerliden on bini ölmüştür.” (s.171)[ Bu yazıdaki tüm alıntılar, son alıntı dışında yazarın seçme yazılarından oluşan şu kitaptan yapılmıştır: Galeano, Eduardo (2006). Biz Hayır Diyoruz (çeviren: Bülent Kale). İstanbul: Metis. ]

    ****

    Latin Amerika bize dışarıdan bir bütün olarak görünse de, kıta ülkeleri arasında gerek tarihte gerekse güncel olarak düşmanlıklar sürüyor ve bunlar elbette egemen sınıfların kendi aralarındaki çıkar çatışmalarını ülkelere ve halklara mal etmeleriyle yakından ilişkili. Galeano, hayata kendi memleketi olan Uruguay açısından değil, bütün bir ‘asi kıta’ açısından baktığı için hem zengin bir içeriği işliyordu hem de ‘halkların kardeşliği’ ülküsünün ısrarcı bir savunucusu olarak karşımıza çıkıyordu. Yerlilerin olmayan vatandaşlık hakları, gerileyen emekçi hakları, emperyalist müdahaleler, Latin Amerika’nın işbirlikçi burjuvazisinin halleri vb. onun eleştiri oklarının ilk hedefleriydi. Yazmak, siyasi olarak etkin ve etkili bir yaşam sürmüş olan yazarın varlık koşuluydu. Ona işlevler yüklerken, şematizmden olduğu kadar gösterişli ifadelerden de her zaman kaçınıyordu:

    “Hâlâ kendisinden habersiz olan topraklara aitim. Kendisini ifşa etmesine -ifşa etmesine, isyan etmesine- yardım etmek için yazıyorum ve onu ararken kendimi arıyorum, onu bulurken kendimi
    buluyorum; onunla, onda kayboluyorum.” (s.14)

    “Bilinçleri tutuşturmak, gerçekliği açıklamak: Böyle zamanlarda edebiyat bizim ülkelerimizde daha iyi bir işlev üstlenebilir mi? Sistemin kültürü, hayatın yerine koyulanların kültürü, gerçekliği maskeliyor ve bilinçleri uyuşturuyor. Ama, bir yazar, ne kadar ateşli olursa olsun, yalanın ideolojik dişlisine ve konformizme karşı ne yapabilir?” (s.22)

    “(...)acılarını ve umutlarını binbir türlü ifade eden halk anlatıları çoğu zaman "halk adına" yazılmış eserlerden daha etkili, daha güzel olur.” (s.24)

    “Nerede olursam olayım, hangi toprağa ait olduğumu asla unutmuyorum; eğer onu üstümde taşıyorsam, eğer onunla yürüyorsam, eğer oysam.” (s.32)
    (...)

    “Bu yüzden bir ülke ne kadar yoksulsa edebiyatı da o kadar gösterişli, o kadar alengirli olmak zorundadır; sanki halkın diyetindeki kaloriler ne kadar eksikse gerçekliğe sırtını dönmüş aydınların eserlerindeki kelimeler o kadar çok olmalıymış gibi.” (s.50)

    ****

    Çatık kaşlının az bilinen yönlerinden biri, dilbilime ve özellikle de adlandırma biçimlerine olan ilgisiydi. Öncelikle meseleyi doğru koymak gerekiyordu ve ‘doğru koyma’nın ön koşulu, onu doğru adlandırmaktı. Türkiye’de de çokça örneğini gördüğümüz gibi, ezenler ve ezilenler, aynı durumu tam tersi ilan edebiliyorlardı:

    “"Özgürlük" benim ülkemde politik mahkumların yattığı bir cezaevi, pek çok terör rejimine "demokrasi" deniyor; "aşk" sözcüğü insanla otomobili arasındaki ilişkiyi tanımlıyor ve "devrim"den yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor; "zevk" belirli marka yumuşak bir sabunun ürettiği bir şey ve "mutluluk" sosis yemenin verdiği bir duygu.” (s.27)
    (...)

    “Avrupa Birliği'nin Irak'taki işkencelere karşı açıklamasında işkence sözcüğünden hiç dem vurulmadı. Bu nahoş kelimenin yerini "suistimaller" kelimesi aldı. Bush ve Blair "hatalar"dan bahsettiler. CNN gazetecileri ve diğer kitle iletişim araçları yasak kelimeyi kullanamadılar.
    Yıllar önce, Filistinli tutuklular yasal olarak ezilsin diye, İsrail Yüksek Mahkemesi "ılımlı fiziksel baskılar"a yetki vermişti. Latin Amerikalı subayların Las Americas Okulu'nda uzun yıllardan beri aldıkları işkence dersleri "sorgulama teknikleri" olarak adlandırılıyor. Askeri diktatörlük yıllarında bu konuda dünya şampiyonu olan Uruguay'da, işkencelere "yasadışı baskı" deniyordu ve hala da öyle deniyor.
    Uluslararası Af örgütü'ne göre dünyada işkence aletlerinin satışı Birleşik Devletler, Almanya, Tayvan, Fransa ve diğer ülkelerdeki pek çok özel şirket için çok parlak bir iş ama bu endüstriyel ürünler "kendini savunma araçları" ya da "suç kontrolü malzemeleri" olarak anılıyor.” (s.131)

    ****

    Galeano’nun en sık ele aldığı konulardan bir diğeri de sansürdü. Sansür, diktatörlüklerin vazgeçilmez baskı düzeneği olarak işe koşulurken, halka duvarlardan başka bir matbaa kalmıyordu:

    “Yeni sansür yasası, diğer pek çok şeyin arasında, herhangi bir konu hakkında sokak röportajlarının ve uzman olmayan kimselerin görüşlerinin yayımlanmasını da yasaklıyordu.
    Öyleyse, iktidarın tekeli sözün tekelini de dayatıyordu ve "sıradan vatandaş" denilenleri de sessizliğe zorluyordu. Bu, özel mülkiyetin tanrılaştırılmasıydı ve yine öyle: Yalnızca fabrikaların, toprağın, evlerin, hayvanların hatta insanların sahipleri yoktu, konuların da
    sahipleri vardı.” (s.40)
    “Diktatörlük aynı zamanda toplantıları, insanlar arasındaki her türlü buluşma, diyalog ve tartışma fırsatını da yasakladı; duvarların temizlenmesi konusundaki takıntısı da tesadüfi değil. Cezaevi gibi işletilen ülkelerde duvarlarda yazılar ya da resimler ışıldamaz. Duvar yoksulların matbaasıdır: Risk alarak, gizlice, bir anlığına, dünyanın unutulmuşlarına ve yoksullarına hizmet veren bir iletişim aracı.” (s.42)

    ***

    Çatık kaşlının belirgin özelliklerinden biri, sömürgeci ve yeni sömürgeci güçlere yönelik keskin eleştirileriydi. ‘Batılı’/’Kuzeyli’ aydınlara da tepki gösteren ve büyük devletlerin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran bu eleştirilerde, gazetecilik mesleğinden, ezilenlerden yana yeniden yazılmasını talep ettiği tarihle ilgili bilgisinden ve söyleyiş güzelliğindeki gücünden izler görüyoruz:

    “Bu dünya, bizim dünyamız, bu mezbaha, bu tımarhane tanrının eseri mi, insanların eseri mi? Hangi geçmiş zamandan doğdu bu şimdiki zaman? Niçin bazı ülkeler diğer ülkelerin sahibine dönüştü, bazı insanlar diğer insanların, erkekler kadınların, kadınlar çocukların, mallar insanların sahiplerine dönüştü?” (s.14-15)

    “Eğer Salman Rushdie Hindistan' da kalsaydı ve romanlarını Hindu, Tamil ya da Bengal dilinde yazsaydı hakkında ölüm fermanı verilmesi kimsenin dikkatini çekmeyecekti. Örneğin Latin Amerika ülkelerinde pek çok yazar yakın zamandaki askeri diktatörlükler tarafından ölüme mahkum edildi, idam edildi. Avrupa ülkeleri Rushdie'nin mahkumiyeti karşısındaki öfkelerini ve protestolarını ifade etmek için büyükelçilerini İran'dan çektiler; ama Latin Amerikalı yazarlar mahkum edilip idam edildiklerinde Avrupa ülkeleri büyükelçilerini çekmediler. Çekmediler, çünkü elçileri katillere silah satmakla meşguldü.” (s.70)

    “Bazen Latin Amerika sözgelimi moda olur. Bütün modalar gibi geçici bir moda. O zaman kuzeyin entelektüelleri bize hayranlıkla gelip geçici bir göz atarlar.” (s.113)

    “Uluslararası forumlarda eşitliği ve adaleti yücelten konuşmalar ne kadar çok yankılanırsa, uluslararası pazarlarda Güney'in ürünlerinin fiyatı o kadar düşüyor ve bir eliyle çaldığını diğer eliyle borç veren Kuzey'in parasının değeri o kadar yükseliyor.” (s.114)

    ****

    Galeano’nun eleştirisi yalnızca Batı’ya ya da Kuzey’e yönelmez; Latin Amerika ölçeğinde olduğu kadar dünya ölçeğinde de ırkçılık, adaletsizlik ve eşitsizlik gibi daha sistematik çözümlemeleri gerektiren olguları gözden kaçırmaz. Diğer bir deyişle, kapitalizm eleştirisi yapmamalarına karşın anti-emperyalist olduklarını ileri sürenlerinkiyle aynı safta değildir o:

    “Yoksullara zenginlik ilüzyonları satılıyor, ezilenlere özgürlük ilüzyonları, yenilenlere zafer düşleri ve güçsüzlere iktidar düşleri.” (s.20)

    “Gençlere -yapılarındaki taşlaşmışlık ya da boğucu baskı mekanizmaları yüzünden- politik katılım şansı vermeyen ülkelerde; eğlence ve israf toplumunun yan ürünü olarak dışarıdan ithal edilen ve parazit sınıfların yapay uzlaşmazlıklarından kaynaklanan ama bütün sosyal sınıflara önerilen sözde bir "protest kültür" için en güvenilir zemin sunuluyor.” (s.22)

    “Aslında insanları kafalara indirgeyen kafa işçileri (entelektüeller) ifadesi kadar insanları ellere indirgeyen kol işçileri ifadesi de insanlık durumunun aynı kırılmasının sonucudur. Kapitalist gelişim özürlüler yaratır.” (s.44)

    “Açlığı öldürmek yerine açları öldüren ölüm musibetinden mustarip bu dünya, bütün insanlığa yiyecek olarak vermeye fazlasıyla yetecek kadar besin üretiyor. Ama bazıları açlıktan ölüyor, bazıları hazımsızlıktan. Ekmeğin gaspını garanti etmek için dünyada doktorlardan yirmi beş kat fazla asker var.” (s.69)

    “Sistem alçaklığı alkışlıyor, eğer başarılıysa; başarısızlığa uğrarsa da onu cezalandırıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkum ediyor. Barış çağrısı yapıyor, şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda seni onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor.” (s.111-112)

    “Şairlerin ifade özgürlüğüyle bankerlerin spekülasyon özgürlüğünü aynı kefeye koyanlar var.” (s.112)

    “Savaşların silaha ihtiyacı var, silahların savaşa ihtiyacı var, savaşların ve silahların da düşmanlara ihtiyacı var.” (s.146)

    “Ekonomik güç hiçbir zaman olmadığı kadar tekelleşmiş durumda, ama ülkeler ve insanlar ellerinden geldiği kadar yarışıyorlar:
    Bakalım kim en aza karşılık en çoğu sunacak, bakalım kim yarısı karşılığında iki kat çalışacak. Yolun kenarında, dünyada iki yüzyıllık bir mücadeleyle söke söke alınan kazanımların kalıntıları yatıyor.” (s.151)

    “İş sürekliliği ve öteki işçi hakları bundan sonra arkeolojik bir konu mu olacak? Soyu tükenmiş bir türün anılarından başka bir şey olmayacak mı?” (s.151)

    “Ve sorular dizisinin sonuncusu: Dünyayı ezenler ve ezilenler diye ikiye ayıran paranın küreselleşmesi karşısında emeğin onuru için mücadele de uluslararasılaşacak mı? İşte esas mesele ...” (s.152)

    “2001 yılında, New York kulelerinin yıkılışından kısa bir süre sonra Birleşik Devletler nüfusuna sorular yönelten anketörler farklı olarak, evet, bütün harfleriyle işkence kelimesini söylediler. Ve nüfusun neredeyse yarısı, yüzde 45'i, işkencenin "eğer bildiklerini söylemeyi reddeden teröristlere karşı uygulanırsa" onlara kötü gelmediğini söyledi.
    Altı yıl önce, suç ortaklarının isimlerini vermeyi reddedince, Timothy McVeigh'e işkence yapmak kuşkusuz kimsenin aklına gelmedi. McVeigh'in Oklahoma'da koyduğu bomba çoğu kadın ve çocuk 168 kişiyi öldürdü ama McVeigh beyazdı, Müslüman değildi ve insanları canlı canlı pişirmeyi öğrendiği Birinci Irak Savaşı'ndan madalyası vardı.” (s.132)

    ****

    Öte yandan, Galeano, solun yakın tarihiyle ilgili olarak farklı görüşlere sahip. Küba’ya eleştirel bir mesafeyle yaklaşıyor; çokpartili ve özgür basınlı bir sosyalizmi savunan görüşleriyle bilinen Rosa Luxemburg’dan alıntılar yapıyor (s.126). Küba’ya ilişkin olarak şöyle diyor Galeano:

    “Pazarın her şeye muktedirliğine yanıtın devletin her şeye muktedirliği olduğuna da inanmıyorum” (s.127)

    Prag ve Afganistan yorumu ise şöyle:

    “Nerede, ne zaman olursa olsun, halkların kutsal kendi kaderini tayin hakkına inanıyorum.
    Bunu söyleyebilirim, en ufak bir vicdani rahatsızlık duymadan, çünkü bu hak solun geniş bir kesimi tarafından alkışlanarak sosyalizm adına ihlal edildiğinde de bunu açık açık söyledim, mesela 1968'de Sovyet tankları Prag'a girdiğinde ya da 1979 sonlarında Sovyet birlikleri Afganistan'ı işgal ettiklerinde olduğu gibi.” (s.129)

    ****

    2012’de Latin Amerika yolculuğumda benim için bir tür el kitabı işlevi görmüş olan ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ kitabında, yazar, bölgenin sömürgeleştirilme sürecini etkileyici bir dille anlatıyordu. Kitap, kimi zaman bir sanatsal metne dönüşüyordu; kimi zamansa iktisadın derinliklerine dalan akademik bir kitaba. Turistlerin uğrak yeri olan Potosi’nin (Bolivya) gerçek öyküsüydü bu; Avrupalı bankacıların Latin Amerika’yı Potosi’den nasıl vampir gibi emdiğinin öyküsü... Latin Amerika güncemde (bkz. http://latinamerikadabirgezgin.blogspot.com) bu kitaptan birkaç nota ve alıntıya yer vermiştim. Belki de en çarpıcı alıntı –ki muz cumhuriyetlerine gönderme yapıyordu- şuydu:

    “Kuran, muzu, cennet ağaçlarından biri olarak anıyor, ama Guatemala, Honduras, Kosta Rica, Panama, Kolombiya ve Ecuador’un muzlaştırılması, muzun bir cehennem ağacı olduğunu gösteriyor.” (s.108)

    Çatık kaşlı yazar, yazının başında dediğimiz gibi, daha çok, ‘kesik damarlar’la tanındı. Kendisi, bundan bir ölçüde rahatsız olmuştu; çünkü bu kitap daha yazınsal kitaplarını gölgelemişti. Üstelik, polemiğe girdiği ve yukarıdaki alıntıda da anılan Llosa’nın yüzeysellik eleştirilerine de konu olmuştu. Aslında, Latin Amerika’nın damarlarında Galeano gibi yazarlar ve hepsinden önce beslendiği halk kültürleri sayesinde ipince ama taptaze bir kan akıyor şimdi. Damarlardaki kesikler kabuk bağlıyorlar; yüzyıllar süren sömürüden sonra ne kadar olabilirse o kadar... İşte bu “ne kadar olabilirse o kadar” düşüncesidir sonsuzluğa uğurlanmasından sonra bile Latin Amerika’nın ve Galeano’nun kaşlarını çattırmakta ısrarcı olan...
  • 261 syf.
    ·12 günde·10/10
    ***Mina Urgan'ın Sineklerin Tanrısı için yazdığı yorumu çok beğendiğim için olduğu gibi alıyorum buraya. ***

    William Golding 1911 yılında İngiltere’de doğdu. Önce fen bilimleri, sonra da İngiliz edebiyatı okuyarak Oxford Üniversitesi’nde eğitim gördü. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ve sonra uzun süre öğretmen olarak çalıştı. Savaşta deniz eri oldu; müttefiklerin Normandiya Çıkartması’na ve daha birçok çarpışmaya katılıp subaylığa yükseldi.

    Golding, 1934’te hiç kimsenin ilgisini çekmeyen bir şiir kitabı çıkarmıştı. “Şiir yazamadığım için düzyazı yazıyorum” diyen Golding, yirmi yıl sustuktan sonra 1954’te Sineklerin Tanrısı’nı (The Lord of the Flies) yazdı. Bir söylentiye göre, yirmiye yakın yayınevi bu kitabı basmaya yanaşmamıştı. Ne var ki, Sineklerin Tanrısı basılır basılmaz, Golding büyük bir üne kavuştu.

    Peter Brook, 1963’te, çağımızın klasiklerinden sayıldığı için, okullarda ve üniversitelerde okutulan bu kitabın oldukça ilginç bir filmini çevirdi. Golding, Sineklerin Tanrısı’ndan sonra beş roman daha yazdı:The Inheritors, Martin Pincher, Free Fall, The Spire, The Pyramid. Bunlar da değerli yapıtlar olmakla birlikte, belki Sineklerin Tanrısı’ndan daha çapraşık, anlaşılması çok daha güç olduğundan, bu ilk kitap kadar ilgi görmedi.

    Sineklerin Tanrısı’nın başlangıcını okuyanlar, bu kitabı ıssız bir adada çocukların serüvenlerini anlatan, küçükler için yazılmış bir öykü, R.M. Ballantyne’ın 1858’de yazdığı ünlü çocuk kitabı Coral Island’ın (Mercan Adası) çağdaş bir uygulaması sanırlar. Hatta Golding, kendine özgü buruk alaycılıkla, okuyucunun bu sanısını pekiştirmek istercesine, Sineklerin Tanrısı’nın başlıca iki kişisine Mercan Adası’ndaki çocuklardan aldığı Ralph ve Jack adlarını verir. Mercan Adası’nda Ballantyne, oldukça duygusal ve biraz da bön bir iyimserlikle, gemileri battıktan sonra Pasifik Okyanusu’nda ıssız bir adaya sığınan üç İngiliz gencinin, Büyük Britanya uygarlığının oldukça başarılı bir küçük örneğini nasıl yeniden kurduklarını anlatır. Golding’in kitabında da bir mercan adası ve İngiliz çocukları vardır. Ama altı ile on iki yaş arasında olan bu çocuklar, gelecekteki atom savaşı sırasında, güvenilir bir yere götürülmek üzere bindikleri uçak bir saldırıya uğradığı için bu mercan adasına düşmüşlerdir. Ve bu mercan adasında olup bitenler, Ballantyne’ın romanında olup bitenlere hiç mi hiç benzemediği gibi, Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir. Hamlet’i sadece bir öç alma tragedyası ya da Moby Dick’i sadece bir balina avı öyküsü saymak ne denli yanlışsa, Sineklerin Tanrısı’nı da çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak o denli yanlıştır. Hatta Sineklerin Tanrısı’na roman demek de yersizdir; çünkü bu kitap bir roman değil, gerçekçi bir anlatımla yazılmış olmakla beraber, bir alegoridir, yani simgesel anlamları olan bir öyküdür.

    Victoria çağı yazarı Ballantyne’ın Mercan Adası gibi, Sineklerin Tanrısı’nda gördüğümüz ıssız ada da yeryüzünün cennetlerinden biridir. Çocuklar da bu adanın, okudukları Mercan Adası’na çok benzediğini söylerler. Ne var ki, başlangıçta bunu hiç sezinlemediğimiz halde, atom çağının çocukları, bu güzelim adayı her açıdan bir cehenneme çevireceklerdir.

    Sineklerin Tanrısı, öykünün başlıca dört çocuğundan ikisinin, yani Ralph ile Domuzcuk’un tanışmalarıyla başlar. On iki yaşlarında olan Ralph, iyi huylu, zeki, güzel bir çocuktur. Deniz Kuvvetleri’nde binbaşı olan babası gelip onları kurtarıncaya kadar bu ıssız adada, yetişkinlerin baskısından uzak, çok hoş vakit geçireceklerine inandığından sevinç içindedir. Aynı sevinci paylaşmayan Domuzcuk’un gerçek adının ne olduğunu hiçbir zaman bilmeyiz. Şişmanlığından ötürü ona böyle bir ad takılmıştır. Domuzcuk, yalnız şişman olduğu için değil, neredeyse kör denecek kadar miyop olduğundan gözlük taktığı için, ikide bir nefes darlığı nöbetleri geçirdiği için ve aşağı sınıflara özgü bir şiveyle konuşan tek çocuk olduğu için ötekilerden ayrılır. Çocuklar arasında en üstün zekâlısının böyle bedensel kusurları olması ve yoksul bir aileden gelmesi, ayrıca ilginç bir ayrıntıdır bize kalırsa. Ağzını her açışında aklın ve sağduyunun sesini bize ileten Domuzcuk, çocukların durumunun korkunçluğunu gerçekçi bir gözle görür: Burası bir adadır. Ralph’ın babası da, hiç kimsecikler de, çocukların burada olduklarını bilmemektedir. Bir çaresini düşünüp kurtarılmanın yolunu bulmazlarsa, ölünceye dek burada kalacaklardır. Onun için hemen örgütlenmeleri gerekmektedir. Adanın şurasına burasına dağılmış çocukları bir araya getirmeli, kaç kişi olduklarını saptayan listeler hazırlamalı, bir toplantı yapıp kurtuluş çareleri düşünülmelidir.

    Domuzcuk’un önerisi üzerine Ralph, sudan çıkardıkları şeytanminaresi biçiminde bir denizkabuğunu boru gibi öttürerek çocukları toplantıya çağırır. Toplantıda ilk alınan kararlardan biri, şeytanminaresini elinde tutana söz hakkı verilmesidir. Böylece, her toplantıdan önce öttürülen bu güzel denizkabuğu, demokratça bir düzen içinde herkesin dilediği gibi konuşmasının, yani düşünce özgürlüğünün bir simgesi olur.

    Bu denizkabuğundan tüm adada duyulan bir ses çıkarabilenin doğuştan bir önder olduğunu sezmişçesine, çocuklar oybirliğiyle Ralph’ı şef seçerler. Bu karara karşı çıkan tek kişi Jack’tır. Denizkabuğunu eline almadan konuşmak isteyen, seçim yapılmadan şef olması gerektiğini küstah bir gururla açıklayan Jack’ın bir bakıma hakkı vardır; çünkü Ralph doğuştan bir önder olduğu gibi, Jack da doğuştan bir önderdir. Şu farkla ki, Ralph eşitliğe, sevgiye ve anlaşmaya inanan, iyiliğe yönelik bir önder; Jack ise kendinden başkasını hor gören, zorbaca bir baskıya inanan, kötülüğe yönelik bir önderdir. Jack görülür görülmez, onun küçük bir faşist, çekirdek halinde bir başbuğ olduğu hemen anlaşılır. Jack, katolik bir kilisenin korosunda şarkı söyleyen çocukların başıdır. Şimdi yapılan seçimde Jack’a istemeye istemeye oy veren koro üyelerinin, öteki çocuklarınkinden farklı acayip üniformaları vardır: Gümüşle süslü dört köşe şapkalar, üstüne gümüş renkli bir haç işlenmiş, yerlere kadar uzun kapkara pelerinler giyerler ve askerler gibi, ikişer ikişer, düzenli adımlarla yürürler. Sıcaktan ve açlıktan bitkin oldukları halde, onlara yere oturma iznini bile vermeyen Jack’ın sözünü dinlemek zorundadırlar.

    Zorbalığa dayanan üstünlüğünü bu adaya gelmeden önce koronun başıyken kuran Jack, ileride göreceğimiz gibi, güçlendikçe zorbalığı da artırır; Leigh Lodson’un dediği gibi küçük bir Hitler’mişçesine davranmaya başlar: Ona hizmet etmedikleri, sadece meyve yiyip oyun oynadıkları, geceleri de korkudan ağladıkları için, altı yedi yaşındaki küçükleri, yaşamaları gereksiz yaratıklar sayar… Aklına esince, kulu kölesi haline gelen çocukların elini kolunu bağlatıp, hiçbir neden göstermeden onlara dayak atar; faşistlerin şatafatlı törenlere düşkünlüğüyle, yüzünü boyalarla, başını çelenklerle süsleyip, bir put gibi kurulur… Her konuşmasından sonra iki çocuğun tahta mızraklarını havaya kaldırarak “şef söyleyeceğini söyledi,” demesini emreder. Domuzcuk’u görür görmez adam yerine koymaması, “şişko” diyerek aşağılaması da, faşistlerin aydınlık kafalara karşı duydukları kinin belirtisinden başka bir şey değildir.

    Jack ve Ralph arasında iktidarı elde etme savaşı açığa çıkmadan önce Ralph, Jack’ın etkileyici kişiliğine kapılır; onunla dost olmak ister. Hızlı konuşamadığı, kayalara çabucak tırmanamadığı için, Ralph, Domuzcuk’a pek önem vermez ilkin. Ama olaylar geliştikçe, şefliğinin sorumluluğu altında ezildikçe, Domuzcuk’un değerini anlar. Kendisinin şef olduğunu ve Domuzcuk’un hiçbir zaman bir şef olamayacağını bildiği halde, kafasını Domuzcuk gibi işletebilme yeteneğinden yoksun olduğunun farkındadır: “Domuzcuk düşünebiliyordu. O şişko kafası adım adım ilerleyebiliyordu… O gülünç bedeninde bir beyin vardı.” İşte bu yüzden Domuzcuk, Ralph’ın akıl hocası olur; tek başına bir beyin takımı işini görür. Ralph, şefliğinin sorumluluğunu artık taşımayacak kadar umutsuzluğa düşünce de, Domuzcuk’un direnmesi ve ona destek olması sayesinde görevini sürdürür.

    İlk toplantıda olumlu kararlar alınır. Gene Domuzcuk’un önerisiyle, sahilde hemen barınaklar yapılması ve açıktan geçecek gemilere işaret vermek üzere, dağın tepesinde bir ateş yakılması kararlaştırılır. Hiçbir zaman sönmemesi gereken bu ateş, çocukların kurtuluş umudunun bir simgesi, bu ıssız adayla dünya arasında tek haberleşme aracıdır. Gel gelelim ateş yakma önerisini pek çekici bulan çocuklar, adanın büyükçe bir bölümünü ve bazı küçükleri yakarlar bu arada. Barınak yapmak için uğraşanlar ise, ancak Ralph ve Simon’dur. Sığınacak bir yerleri olması zorunluluğunu ilk kendi düşündüğü halde, aydınlara özgü bir tutum içinde, şişman bedenini yormaya pek yanaşmayan Domuzcuk, kafasını işleterek güneş saati gibi uygarlık araçlarının yapımını tasarlamayı yeğler.

    Oyuna dalan çocuklar, verdikleri kararları uygulamayı ne denli savsaklasalar, ne denli beceriksizce davransalar, gene de durumu az çok idare edebilirlerdi herhalde. Ne var ki, aslında iç içe olduklarından birbirinden ayrılmaması gereken iki şey, yani Jack’ın av tutkusuyla mantık dışı bir korku, adayı korkunç bir karabasana döndürür.

    Jack, çocukların et yiyebilmeleri için ava çıkmak istediğini söyler. Ama kendi de bunun farkında olmadığı halde, gerçek amacı, tıpkı savaşa benzeyen tehlikeli bir oyun oynayıp, canlı bir yaratığın kanını dökmektir. Gel gelelim, atom çağında yaşayan bir çocuk için bile, kan dökmek kolay değildir. Nitekim Jack, sürüngen bitkilere takılıp kalmış bir domuz yavrusunu öldüremez ilkin. Vuracakmış gibi bıçağını havaya kaldırır ama o bıçağın canlı bir şeyin üstüne inmesinin ne denli korkunç bir şey olacağını bildiği için, hemen davranamadığından, hayvancağız sürüngen bitkilerden sıyrılıp kaçar.

    Ne var ki av, artık bir saplantı olmuştur Jack’ta. Domuzları daha kolay kıstırabileceği bahanesiyle, yüzünü gözünü renkli toprakla boyar. Hem ilkel kabilelerin adamlarına benzemek, hem de kendi benliğini maskelemek için yapar bunu. Çünkü bu boya maskesinin ardına gizlenirse, şimdiye dek boyun eğdiği tüm yasaklardan kurtulup, daha kolay kan dökebileceğini bilir.

    Jack ile avcıları, domuzları yakalamanın coşkusu içinde, ateşe odun atmayı unuttukları için, dağın doruğundaki umut ateşinin sönmesiyle ilk domuzun öldürülmesi aynı saatlere rastlar. Ve tam o sıralarda, dumanı görseydi belki gelip çocukları kurtarabilecek bir gemi geçer açıktan. Ralph ile Domuzcuk acılar içinde, uzaklaşan geminin ardından bakarlarken, Jack, canlı bir yaratığı öldürmüş olmanın yabansı sevinci içindedir. Daha sonraki avlarda, özellikle bir dişi domuzun öldürülüşünde, bu sevince neredeyse cinsel diyebileceğimiz kötü bir haz da karışacaktır: Jack bıçağını dişi domuzun gırtlağına sapladıktan sonra, çocuklar hep birden kanayan hayvanın üstüne çullanırlar ve dişi domuz çocukların altında çöker: “Çocuklar tüm ağırlıklarıyla, doymuşçasına, üstünde kalırlar.” Aralarında en acımasızı olan Roger, tahta mızrağını hayvanın makatına sokunca, avcılar hep birden gülüşürler.

    Jack, domuzları öldürdükçe daha yabansı, daha zalim olur. Faşistlere özgü dar kafalı şovenizmle “Ne de olsa vahşi değiliz biz. Biz İngiliziz ve İngilizler her şeyi en iyi biçimde yaparlar” diye övünen bu çocuk, vahşilerin en kana susamışı gibi davranır. Daha ilk domuzu vurduktan sonra bile, ateşi söndürdüğü için onu suçlayan Ralph’a henüz el kaldırmadığından, Ralph’ın akıl hocası bildiği Domuzcuk’u yumruklayıp yere serer, Domuzcuk’un gözlüğünün bir camının kırılmasına ve çocuğun tek gözlü kalmasına neden olur. Jack daha sonraları, aklın ve sağduyunun temsilcisini tamamıyla kör edecektir.

    Ne var ki, “Biz güçlüyüz, biz ava gideriz… Eğer bir canavar varsa, biz onu avlayıp yakalarız. Çevresini sararız, vururuz, vururuz, vururuz!” diye böbürlenen Jack, gizemli bir korkunun kurbanıdır aslında. Kendi domuzları avlarken, ne olduğu belirsiz kötü bir varlığın da onu avladığını sanır.

    Zamanla tüm adaya egemen olan korku, altı yedi yaşındaki küçüklerin önce “yılan gibi bir şeyden” sonra da bir “canavar”dan yakınmalarıyla başlar. Kendi benliğinde de bir canavar gizlendiği için, adada bir canavarın gizlenebileceğine aklı yatar Jack’ın. Domuzcuk, küçüklerin geceleri doğal olarak duydukları korkunun bir simgesi olan bu canavara inanmaz. O, aydınlık kafasını işleterek, böyle hayal ürünü yaratıklardan değil, ancak insanlardan korkulması gerektiğini söyler. Ralph da canavara ilkin inanmaz. Ama bir süre sonra, dağın doruğuna konan korkunç şeyi gecenin karanlığında kendi gözleriyle görünce, canavarın varlığını yadsıyamaz hale gelir.

    Çocukların canavar sandıkları, ölü bir paraşütçüdür aslında. Şefliğinin sorumluluğu altında ezilen Ralph, büyüklerin dünyasından küçüklere yardım edebilecek, yol gösterebilecek bir işaret beklemişti. Kara alaycılığın bir ustası olan Golding, o gece çocuklar uyudukları, bunu göremedikleri halde, büyüklerin adadaki küçüklere bir işaret verdiklerini anlatır: Adanın üstünde bir hava savaşı sürüp gittiği sırada ışık saçan bir patlama olur; ta yükseklerden düşen ölü bir paraşütçü, çocukların tek umudu olan ateşin bir daha yakılmasını engellercesine, dağın doruğuna konar. Ve paraşüt rüzgârda şiştikçe, ölü pilot canlıymış gibi devinir durur.

    Çocukların canavara inanmalarıyla birlikte, Jack ile Ralph arasındaki düşmanlık açığa çıkar. Şimdiye dek hep Ralph’ın öttürdüğü denizkabuğuyla artık Jack çocukları toplantıya çağırır. Ralph’ı korkaklık açısından Domuzcuk’a benzemekle, gerçek bir şef olmamakla suçlayan Jack, bir hükümet darbesi yapıp iktidarı ele geçirmek için kıyasıya bir savaş verir. Gerekli oyları gene elde edemediği için, demokratik yöntemlere göre yenilmiş sayılsa da, aslında bu bir yenilgi değildir. Çünkü Jack, ava gitmek ve et yemek isteyenlerin peşinden gelmelerini söyleyerek, adanın öteki ucundaki Kaya Kale dediği yüksek kayalığa çekilince, büyük çocukların tümü, bundan böyle şef olduğunu açıklayan Jack’ın, yüzü boyalı vahşilerden oluşan “kabile”sine katılırlar. Böylece çocuklar, demokratik düzenden cayıp, kabile düzenine geri dönerler.

    Gerçi Domuzcuk, o güzel kafasını işleterek, dağın doruğunda canavardan ötürü yakılamayan ateşin kumsalda yakılmasını önermiştir, ama Jack ile kabilesi geceleyin barınaklara bir baskın yapıp, Domuzcuk’un tek camlı gözlüğünü çalarlar. Adada ateş yakmanın tek yolu da, Domuzcuk’un gözlüğünün merceğiyle kuru yaprakları tutuşturmak olduğu için, çocukların kurtuluş umudu olan ateş artık hiç yanmayacaktır; çünkü Jack, açıktan geçen gemilere işaret vermek için değil, ancak avladığı domuzları kızartabilmek için gözlüğü çalmıştır. Böylece çocuklar, korkularının ürünü olan canavarla birlikte, belki ölünceye dek bu adada kalacaklardır.

    Canavara inanmayan tek çocuk küçük Simon’dur. Herhalde kendi iç dünyası ışık içinde olduğundan, tüm çocukların ödünü koparan karanlıklardan hiç korkmadığı için geceleyin tek başına ormana giden, ara sıra bayılıp bir çeşit sara nöbeti geçiren Simon’u, öteki çocuklar kafadan biraz çatlak bilirler. Simon herkesin derdini dert edinir: Barınakların yapılmasında Ralph’a yardım eden tek çocuktur. Jack, ava katılmadığı bahanesiyle, kızartılmış domuz etini Domuzcuk’tan esirgeyince Simon kendi payına düşeni Domuzcuk’a verir; küçüklerin erişemediği yüksek dallardan en olgun meyveleri koparıp onlara sunar. Bunlar iyi yürekli insanlara özgü davranışlardır. Ama Simon sadece iyi yürekli olmakla yetinmez. Bir mistik, bir ermiştir bu küçük çocuk. Golding, kitabını bir gazeteciyle tartıştığı sırada, Simon’un “İsa’yı andıran bir kişiliği” olduğunu, sezgileriyle gerçeği görebildiğini söylemiştir. Simon yalnız gerçeği değil, geleceği de bilir. Örneğin Ralph’ın günün birinde bu adadan kurtulacağı, evine geri döneceği içine doğduğu gibi, canavarın dış dünyada değil, çocukların kendi içlerinde olabileceğini anlar. Simon, “Bizden başka canavar yok belki” derken, Golding’in de belirttiği gibi, “insanlığın başlıca hastalığını” dile getirmek ister.

    Kitaba adını veren Sineklerin Tanrısı, bu hastalığı, yani insanların içindeki kötülüğü simgeler. Sineklerin Tanrısı, üstüne sineklerin konduğu ölü bir domuz başıdır: Jack, ilkel bir insanın inancıyla karanlık güçleri yatıştırmak, kendini ve kabilesini canavardan koruyabilmek amacıyla, öldürdüğü bir domuzun başını kesip iki ucu sivritilmiş bir kazığa geçirmiş, kazığı bir put dikercesine toprağa çakarak, bu kokuşmuş domuz başını canavara sunmuştur. İngilizlerin Beelzebub dedikleri şeytanın Kutsal Kitap’taki İbranice adı, Sineklerin Tanrısı anlamına gelen Ba-al-z-bub olduğu için de Golding kitabına bu adı vermiştir.

    Simon, insanları çok sevdiği halde, ara sıra tek başına kalabilmek için, ormanda gizli bir yer bulmuştur kendine. O gizli yerde Sineklerin Tanrısı ile karşılaşır günün birinde. Çocukların karabasanlarına giren canavar olduğunu açıklayan Sineklerin Tanrısı, çocuklar arasında ancak Simon’un gerçeği bildiğinin farkındadır; çünkü ancak Simon canavarın çocukların içinde olduğunu, bundan ötürü de hiçbir zaman öldürülemeyeceğini anlamıştır. Sineklerin Tanrısı kahkahalar atarak, “Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? (…) Her şeyin bozulmasının nedeniyim ben. Bunu biliyorsun, değil mi?” der. Sonra da Simon’u uyarır: “Seni istemiyorlar… Biz eğleneceğiz bu adada.” (Bu “eğleneceğiz” sözü, adaya ilk geldikleri sırada, Ralph’ın “Bu güzel yerde çok eğleneceğiz.” demesinin korkunç bir yankısı gibidir). “Onun için bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum, yoksa… Yoksa seni yok ederiz. Anladın mı?” Ve Sineklerin Tanrısı koskocaman kapkaranlık ağzını açınca, Simon, bu ağzın içine düşercesine yere yıkılır, bir sara nöbeti geçirir.

    Ne var ki, Simon acı bir gerçekle, yani kendi benliğinde hiç bulunmayan kötülüğün çoğu insanların içinde var olduğu gerçeğiyle karşılaştığı halde, bu kötülüğü simgeleyen Sineklerin Tanrısı, Simon’u yutup yok edememiştir gene de. Simon kendine gelir gelmez, dağın doruğuna çıkmaya karar verir. Orada bir canavar olmadığını çoktan sezmiştir: “Simon canavarı düşündükçe, gözünün önüne bir insan geliyordu: Hem yiğit, hem de hasta bir insan.” Nitekim gecenin karanlığında, bitkin bir halde, düşe kalka dağa tırmanınca, canavar sanılan şeyin aslında ne olduğunu görür. Ölü pilot gülünç bir kukla gibi devinip durmasın diye, paraşütün kayalara ve çalılara takılmış iplerini çözer. Sonra, durumu bildirmek üzere dağdan iner.

    O sırada korkunç bir fırtına patlak vermiştir. Kapkaranlık gecede çıkan şimşeklerden, gök gürültüsünden ödü kopan çocukları oyalamak için, Jack çılgın bir dansa zorlar onları. Canavarı nasıl öldüreceklerini simgeleyen bu dans, çocukları korkudan koruyacak bir çeşit büyü gibidir. Bir halka yapan –ve ne yazık ki, aralarında Ralph ile Domuzcuk da bulunan– çocuklar, hep bir ağızdan “Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!” diye bağıra bağıra tepinirlerken, yürüyecek hali olmadığından emekleye emekleye ilerleyen Simon, ormandan çıkar; “Tepedeki ölü adam” diye bir şeyler anlatmaya çalışarak halkanın içine girer. Ve hem korkudan deliren, hem de yabansı bir öldürme hırsına kapılan çocuklar, canavarın olmadığını müjdelemeye gelen Simon’u canavar sanıp paramparça ederler. Simon’un ölümüyle birlikte güçlü bir rüzgâr, ölü pilotun paraşütünü şişirir; paraşüt dağın doruğundan havalanır, adanın üstünden uçar, ölüyü alıp okyanusa gömer.

    Gerçi canavar artık yok olmuştur, ama Jack ile kabilesinin yüreklerinde olanca gücüyle yaşamaktadır hâlâ. İşte bu yüzdendir ki, kafası en aydınlık olan çocuk, karanlık güçlerin ikinci kurbanı olacak, üçüncü kurbanın verilmesine ramak kalacak ve kitabın başlangıcında bir cennet olan bu güzel ada bir yangın yerine dönecektir.

    Belirli koşullar altında yetişkinler böyle davranabilir, ama altı ile on iki yaş arasında küçük çocuklar, uygar dünyanın baskısından uzaklaşınca, nasıl böylesine vahşileşebilir, kan dökecek kadar acımasız olabilir diye düşünen birçok kişi, küçüklerde bile bu kadar korkunç bir biçimde belirdiğine göre, Sineklerin Tanrısı’nda kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğu görüşünün savunulduğu kanısına varıp dehşete kapılmıştır. Okuyucuların duydukları bu dehşeti doğal saymalı; çünkü çocukların tertemiz birer melek oldukları konusunda, yanlış olduğu kadar da yaygın bir inanç vardır. Oysa kendi çocukluğuna ve yakından tanıdığı çocuklara duygusallıktan arınmış gerçekçi bir gözle bakabilenler, çocukların küçük birer melek değil, tıpkı yetişkinler gibi birer insan olduğunu bilirler. İnsanlarda ise, ister büyük ister küçük olsunlar, hem iyi hem de kötü içgüdüler vardır. Anayla baba ve eğitim kurumları, çocuğu olumlu biçimde etkilemeye, iyiye yönelen içgüdülerini geliştirip kötüye yönelen içgüdülerini engellemeye çalışırlar. Uygarlığın amacı da budur aslında. Bu uygarlık süresi içinde en büyük görev topluma düşer. Oysa Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuklarda, kötülüğe yönelik duygular kökünden kazılmamış, bazı yasaklarla sınırlandırılmıştır ancak. Örneğin çocukların en acımasızı olan Roger, deniz kıyısında tek başına oynayan bir küçüğü taşlamak istediği halde, adaya gelmeden önce bellediği bazı yasaklardan ötürü, bunu yapamaz ilkin. Çocuğun çevresine taşlar atmakla yetinir. Ama daha sonraları, yazarın deyimiyle “yıkılıp giden” bir uygarlığın koyduğu yasaklara aldırmadan, koskocaman bir kayayı Domuzcuk’un üstüne devirir. Roger ve öteki çocuklar, “yıkılıp giden” bir uygarlıkta değil de, barış ve sevgiye dayanan gerçekten uygar bir ortamda yetişselerdi, başka türlü davranırlardı elbette. Ne çare ki, atom ve nötron bombası çocuklarıdır bunlar. Üçüncü Dünya Savaşı’nda, tehlike bölgesinden kaçarken, uçaklarının bir saldırıya uğrayıp düşmesi sonucu bu adaya sığındıklarını unutmamalı. Bu savaş, kapitalist ülkelerle sosyalist ülkeler arasındadır herhalde. Çünkü bir ara Ralph, belki de “kızılların” onları tutsak alacağını söyleyince, çocuklardan biri, kızılların Jack’tan beter olamayacaklarını ileri sürer. Geceleyin havadaki patlamadan ve ölü pilotun adaya düşmesinden anlaşılacağı gibi, çocukların arasındaki savaş olanca hızıyla dış dünyada da sürmektedir. Çocuklar bir İngiliz kruvazörüyle adadan götürülünce, onların gerçekten kurtulduklarına inanmak da kolay değildir. Çünkü bu çocuklar bir savaş ortamına döneceklerdir gene. Hatta Jack’ın kabilesinin Ralph’ı avladığı gibi, bir düşman gemisi bir kruvazörü avlayacaktır belki de.

    Sineklerin Tanrısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, bu savaşta yıllarca çarpışan insanların birbirlerine nasıl kıydıklarını kendi gözleriyle görüp, birçok umutlarını yitiren biri tarafından yazılmıştır. Ne var ki, kimi eleştirmenlerin sandığı gibi, Golding’in tüm insanların doğuştan kötü olduklarını savunduğu, umarsız ve kapkara bir kötümserliğe kapıldığı söylenemez gene de. Golding, insanların tümüyle kötü olduklarına değil, dış dünyada da, insanların iç dünyasında da iyilikle kötülüğün, aydınlık güçlerle karanlık güçlerin çarpıştığına inanır aslında. Bu kitapta, ancak Simon yüzde yüz iyi ve ancak Roger yüzde yüz kötüdür. Her insanda olduğu gibi, öteki çocuklarda da hem iyilik bulunur, hem kötülük. Ralph ile Domuzcuk’un kötü yanları, Jack’ın da iyi yanları vardır. Şu farkla ki, Ralph ve Domuzcuk’ta iyilik ağır basar, Jack’ta ise kötülük. Gerçi çocukların çoğu Jack’tan yana çıkar ama bunun gerçek nedeni yaratılıştan kötü oluşları değil, sadece güçsüz olmalarıdır. Çocuklar Ralph’ın yanında kalıp, barınakların yapımında uğraşmak ya da Domuzcuk’un akıllı sözlerini dinlemek gibi can sıkıcı işlere katlanamazlar. Yüzlerini boyayıp eğlenebilmek için, ava gidip domuz etiyle karınlarını doyurabilmek için, büyüklerden öğrendikleri savaş oyunlarına heveslendikleri için ve her şeyden fazla canavardan korktukları, onları koruyacak birini aradıkları için Jack’a boyun eğerler, kabileye katılırlar.

    Çocukların güçsüzlüğünden ve korkularından yararlanan Jack’ın zorbalığı öylesine korkunç boyutlara varır ki, avladığı domuzun başını canavara sunduğu gibi, Ralph’ı da avlayıp, başını iki ucu sivriltilmiş bir değneğe geçirerek canavara sunmak ister. Sineklerin Tanrısı tamamıyla egemen olmuş gibidir çocuklara. Ne var ki, kitabı bitirip de, Simon’un akıl yolundan hiç şaşmayan ermişliğini, ayrıca ölmeden önce yücelen Domuzcuk’un kabileye meydan okurcasına uygarlığı savunmasını ve karanlık güçlere karşı sonuna kadar direnip, sonunda gene şef olduğunu açıklayan Ralph’ın yiğitliğini düşündükçe, Sinekler Tanrısı’nı yenmenin yolları olduğunu da anlarız.
  • Teşekkür
    Eskilere uzanan kişisel bir notla başlamak istiyorum: Üniversite yıllarından bu yana sinema, akademik/entelektüel uğraşlarımı doğrudan olmasa da dolaylı olarak beslemiştir. Bu dünyada beni en çok etkileyen isimlerden biri Istvan Szabo’dur. Szabo’nun eserleri arasında Mephisto ve Taking Sides (Taraf Tutmak), II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş bağlamında araştıran ve sanat-siyaset ilişkisi üzerine düşünmeyi seven benim gibi biri için gerçek bir ilham kaynağı oldu. Özellikle Taking Sides, bende genel olarak sanatın ve entelektüelin siyasetle ilişkisi, özel olarak da Soğuk Savaş-kültür ilişkisine dair hiç yitirmediğim bir ilgi uyandırdı.
    Ek olarak okumayı çok sevdiğim aydın biyografileri ve otobiyografilerini saymam gerekir. Okurken başlarına gelenler nedeniyle yer yer dehşete düştüğüm Niyazi Berkes ve Sertellerin anıları; Behice Boran’ın, Mehmet Ali Aybar’ın hayatı ve çalışmaları üzerine yapılan önemli araştırmalar bunlardan sadece bazıları. Öyle ki, son derece çetin mücadelelerden geçen ve yaşadıklarıyla beni derinden etkileyen bu aydın kuşağına duyduğum minneti bu vesileyle ifade etmem gerekir. Tezimi yazdığım sırada büyük bir keyifle okuduğum, sık sık kapatıldığı için farklı isimlerle çıkan Marko paşa’lar, mücadeleci aydının her koşulda zekâ ve mizahla neleri başarabildiğini göstermesi bakımından adeta büyüleyiciydi. Dönemin ana akım ve İslamcı-milliyetçi yayınlarını okuduktan sonra elime geçen, ne yazık ki sadece birkaç sayılık bir ömrü olabilen Zincirli Hürriyet’in sayfalarını çevirdiğimde karşıma çıkan siyasi cesaret hayranlık vericiydi. Türkiye’den saydığım isimlere ek olarak Avrupa’dan bir entelektüelin; Jean Paul Sartre’ın zeki ve kararlı Soğuk Savaş mücadelesinin beni özellikle etkilediğini belirtmem lazım.
    Çalışmamda yukarıda sözünü ettiğim esin kaynaklarının her birine ya da Soğuk Savaş mücadelelerine bir bütün olarak hakkını verebildiğimi söyleyemem. Birincisi, yaptığım araştırma yalnızca kısmen bunlarla ilgili olduğu için. İkincisi, çalışmam dar bir konuyu, dar bir dönem içerisinde ele aldığı için. Bu çalışma 1950’ler Türkiye’sinde fikir hayatının ve dolaylı olarak ideolojiler alanının Soğuk Savaş, Amerikan etkisi ve antikomünizmle ilişkilenme biçimlerini ele alıyor. Ancak saydığım isimlerin ve çalışmaların hepsi beni derinden etkilemiş ve perspektifime adeta nüfuz etmiştir. Onlara değinmeksizin bu çalışmanın oluşum kaynaklarını okuyucuya aktarabileceğimi hiç düşünmedim.
    Öte yandan, erken Soğuk Savaş döneminden başlayarak Türkiye’de hâkim entelektüel çevre ve düşünce akımlarının, Türkiye’nin yönetici sınıflarının Soğuk Savaş tercihleriyle uyuşma düzeyi beni her zaman şaşırtmıştır. Her daim “bağımsızlık” kaygısıyla anılan Kemalist aydınların, Batı karşıtlığı atfedilen İslamcıların, Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın ilk yıllarından itibaren ABD’yle içli dışlı olması karşısında gösterdikleri rahatlık, Türkiye’de ideolojilere ve o ideolojilerin taşıyıcısı aydınlara yönelik yaygın varsayımların yüzeyselliğine de işaret ediyor. Araştırma merakımı besleyen noktalardan biri bu yüzeyselliği fark etmek oldu. Bir diğer nokta ise Türkiye’de siyasi ideolojik alanda antikomünizmin tuttuğu kritik yerdir. Henüz Türkiye’de antikomünizmin ideolojik kökleri ya da tarihi konusunda kapsamlı bir çalışma yapılmış değil. Böylesi önemli bir konunun bugüne kadar ihmal edilmiş olması da beni bu konuya bir giriş yapmaya sevk etti.
    Bütün bu gözlemler, sorular ya da merak uyandırıcı çelişkiler, hayatımın her aşamasında ve her alanında beni eleştiren ve yönlendiren hocalarım olmasaydı meyve veremezdi. Bu açıdan sevgili hocalarım Ahmet Demirel’e, Büşra Ersanlı’ya, Günay Göksu Özdoğan’a ve Sema Erder’e çok şey borçluyum. Aynı zamanda tez danışmanım olan Ahmet Hoca’nın çalışkanlığı, Büşra Hoca’nın, “Hiç o yönden bakmamıştım,” dedirten soruları, Günay Hoca’nın her daim güvendiğim ve imrendiğim analitik düşünme yeteneği ve Sema Hoca’nın insana araştırma yapmayı sevdiren akademisyenliği; hepsi bana çok şey kattı. Bu nedenle onlara ne kadar çok teşekkür etsem de duyduğum minneti ifade edemem. Yoğunluğuna rağmen altı ayda bir düzenlenen tez izleme jürilerine aksatmadan katılan, beni ilgiyle dinleyen ve değerli önerilerde bulunan Fulya Atacan’a; jürimde yer alma nezaketini gösteren, çok değer verdiğim Zeynep Güler’e de çok teşekkür ederim. Her ne kadar doktora çalışmama doğrudan katkıları olmasa da lisans ve yüksek lisans derecelerimi aldığım Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hocalarıma da teşekkür etmek istiyorum. Yukarıda düştüğüm kişisel nottan da anlaşılıyordur; sorgulamak, araştırmak, yazmak bir birikimle mümkün oluyor. Bu birikimin her bir evresi benim için büyük değer taşıyor. Bu açıdan, henüz bir lisans öğrencisiyken aldığım siyaset teorisi dersleriyle bana feyiz veren, ampirik sosyal bilim ekolünün boğucu belirlenimindeki öğretim programında bize nefes aldıran Zeynep Gambetti’nin katkısını anmadan geçemeyeceğim.
    Borçlu olmak deyince aklıma sadece hocalarım gelmiyor; kurumlar ve o kurumlarla özdeşleyen güzel insanlar da ayrı ayrı teşekkür edilmeyi hak ediyor. Burada ne yazık ki her birini tek tek anamayacağım ama Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi’nin iki güzel emekçisi Seyfi Berk ve Kamber Yılmaz’a ne kadar teşekkür etsem azdır. Araştırma yapmayı kolaylaştıran yaklaşımlarıyla kütüphaneyi benim gibiler için adeta bir eve dönüştürdüler.
    Elinizdeki kitabı karıştırırken göreceğiniz gibi, tek başına çalışmanın bel kemiğini oluşturmasa da yurtdışındaki arşivlerde bulduğum belgeler araştırmamı tek boyutlu olmaktan çıkardı, zenginleştirdi. Beni misafir araştırmacı olarak kabul ederek ABD’de araştırma yapmamı mümkün kılan George Washington Üniversitesi’ne teşekkür borçluyum. Maryland’daki The National Archives ve New York’taki Rockefeller Arşiv Merkezi çalışanları her aşamada işimi kolaylaştırdı. Bu kurumlara ve çalışanlarına araştırma yapmamı olanaklı kıldıkları için teşekkür etmek istiyorum.
    Yıllara yayılan her araştırmada olduğu gibi, bu çalışmada da yol alırken pek çok insandan yardım ve destek aldım. Bana birkaç kez evlerini açarak yüce gönüllülük gösteren Gökçe-Zafer Baykal çiftine, Swing’de içtiğimiz kahvelerle Washington DC günlerimi güzelleştiren Dilek Özceylan’a varlıkları için teşekkür ediyorum. Doktora çalışmalarımız boyunca neredeyse her aşamayı birlikte yaşadığımız canım arkadaşlarım Sezgi Durgun ve Ayşem Biriz Karaçay’a sahip olduğum için çok şanslıyım.
    Hayatta en büyük şansım ise çok güzel bir ailem olmasıdır. Kardeşlerime, anne babama beni ben yaptıkları teşekkür etmem gerekiyor. Mahir’im dünyamıza, hayatımıza hoş geldi. O geldiğinden beri daha mutlu, daha umutluyuz. Hayat arkadaşları sevginin, derdin, tasanın ortağıdır. Turan’a teşekkür etmek bile haksızlık gibi geliyor; hayatta başardığım her şey biraz da onun ürünü...
    Söylememe gerek bile yok; her kitap gibi bu da hem kolektif bir ürün hem de kişisel bir yolculuk. Bütün çabama rağmen çalışmanın farkında olduğum eksiklikleri nedeniyle içim hiçbir zaman tam anlamıyla rahat olmayacak. Bu eksiklerin ve farkında olmadan yaptığım hataların tüm sorumluluğu elbette bana ait.