Sekülerleşmenin, devletin, bilimin ve tıbbın, endüstrinin ve makinelerin, materyalizmin ve dünyevi felsefelerin güçleri on dokuzuncu yüzyıl boyunca büyümüş ve acının anlamı ve acının nasıl dünyevileştirileceği sorusu üzerinde yeniden durmuştur. Bir yanda on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren acının engellenmesi gereken bir kötülük olarak yeniden şekillendirildiği faydacı düşüncenin yükselişi vardı. Acının azaltılması on dokuzuncu yüzyılda hem felsefi hem de bilimsel çabaların ilgi odağıydı ve üstelik siyasi süreçlerin de önemli bir parçasıydı. Eğer acı kötüyse, anlamsızsa, insanlığın ilerlemesine köstekse (yukarıdaki görüşle tamamen çelişiyorsa), o zaman vurgunun acının ortadan kaldırılmasına ya da bu mümkün değilse yönetimine kaydırılması gerekiyordu. Acının azaltılmasını amaçlayan teskin etme, analjezi, anestezi ve sosyal politikalar Avrupa ve Amerika'da on dokuzuncu yüzyıl medeniyetinin motifleri haline geldi ve kolonyal ile emperyal yayılma medeniyet projelerinin yönetiminin temel kavramsal bileşenleriydi. Bu bağlamda acıyı ifade etmek modernitenin başarısızlığının sinyalini vermekti.
Öte yandan evrimsel tarzdaki biyolojik düşünce, acıyı hayatta kalmaya yardımcı olacak anlamlı bir araç olarak anlamlandırmaya başlarken aynı zamanda ilahi anlamlı acı kozmolojisinin reddedilmesinde daha kararlıydı. Dişleri ve pençeleri kırmızı, acımasız, ahlak dışı, kanlı, çığlıklar ve hayvan nidalarıyla tanımlanan doğanın müşfik bir Tanrı'nın işareti olması pek mümkün değildir. Ancak acının hayatta kalmaya yardımcı olduğu fikri en azından bazı acı verici deneyimlerin hem gerekli hem de yararlı olduğunu haklı çıkaran evrimsel düşünce yoluyla ortaya çıktı. Bunlar yaralanmadan kaynaklanan akut ağrılarla sınırlıydı (örneğin, bir kişinin yaralı bacağına ağırlık vermesini