"oğlumuz bizden kopup gitmiş. Şahin gibi o, isterse gelir, isterse gider. Bizse seninle oyukta iki mantar gibiyiz, yan yana oturuyoruz kıpırdamadan.Bir tek ben senin için sonsuza dek değişmez kalacağım ve benim için de sen.”
Açardın,
Yalnızlığımda
Mavi ve yeşil,
Açardın.
Tavşan kanı, kınalı -berrak
Yenerdim acıları kahpelikleri....
Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı.
Gözlerin hani?
"To be or nor to be" değil
"Cogito ergo sun" hiç değil...
Asıl iş, anlamak kaçınılmazı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.
İçmek,
Gözlerinde içmek ayışığını.
Varmak gözlerinde varmak can tılsımına.
Gözlerin hani
Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil, sevdamız akardı geceye,
Sıktıkça cellad ,
Kemendi....
Duymak,
“İhtiyar bir kadın balıkçıya gidip balıklar taze mi diye sormuş. Hepsi kanlı canlı demiş balıkçı. Ben de kanlı canlıyım ama taze değilim diye karşılık vermiş ihtiyar .”
Zeytinburnu’nda oturduğumuzu söylemiş miydim? Zeytinburnu’nun Kazlıçeşme bitiminde, Yedikule surlarının yakınındaydı okulum. Dolayısıyla denize çok yakındı. Hasan Hoca “Türkiye şampiyonu oldun!” der demez aklıma beliren ilk şey şampiyonluk madalyamı denize atma fikriydi. Ama Hasan Hoca’nın elinde bir madalya yoktu doğal olarak. Üstelik çok başka, hiç beklemediğim kadar başka bir şey oldu o an. Sınıfta bir hurraaaa yükseldi. Yan taraftan Ayı Süleyman yanımda bitti ve beni dev cüssesiyle kucağına aldı. İnanamadım ne yalan söyleyeyim, “Aslanım be, şampiyon be!” diye bağırmaya başladı. O esnada onun bağırışını sınıfın tembelleri (tembeller, genellikle çalışkanlardan daha esaslı insanlardır, şu kısa hayatımda tecrübe ettiğim şeylerden biri de bu) eşlik etmeye başladı önce: “Aslanım beeeee, şampiyonum beeee, aslanım beeee, şampiyonum beeeee!”
Sonra bütün sınıf, hatta Güzin Hoca bile kahkaha atıyor o esnada, hem de Türkçe olarak ve Hasan Hoca galiba gördüğüm kadarıyla kapının eşiğinde olduğu yerde zıplıyordu. Etrafıma doluştu sınıfdaşlarım.
(Ağlamış olabilirim emin değilim.)