• Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız
  • Evleneceğiniz kişinin güzel görünüşü , yakışıklı oluşu bir mümin için bir şey ifade eder mi ?  Allah korkusunda birbirine giren kaburgaları yoksa  , RasulAllah (S.A.V) 'in ismini duyunca sıkışan bir kalbi yoksa neye yarar ki dünyalık bir ihtişam?

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Kadın dört şeyden dolayı nikahlanır:

    1) Malı için,

    2) Soyu için,

    3) Güzelliği için ve

    4) Dini için. Sen dindar olanı ele geçirmeye bak, teribet yedâk’ buyurdu.”

    Teribet yedâk: Arapların manasını kast etmedikleri ve teşvik sadedinde kullandıkları bir ifadedir. Anlamı ise elin fakir olsun demektir. Yani hadiste kasdedilen şudur:

    “Dindar olan bir kadınla evlen, elin fakirlik görmez.”

    Buhari 5183, Müslim 1466/53, Ebu Davud 2047, Nesei 3230, Darimi 2/133, 134, İbni Mace 1858, İbni Hibban 4036, Beyhaki 7/79, Begavi 2240, Ahmed 2/428
  • Efendimiz (s.a.v) aracılığı ile inen ilk Kur'an ayeti nedir?

    "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
    (Alâk Suresi 1.ayet)

    Ayette de emredildiği gibi Rabbimiz Kur'an-ı okumamızı istiyor. Tamam. Dünya koşturması, mal, mülk, evlat derken okumaya bir türlü vakit bulamadık. Bahanelerimiz var, inandım. Ama Alâk Suresi'nin bir diğer bir manası "Sadece Kur'an-ı Kerim'i değil kâinatı ve onun yaratığı her şeyi oku."dur. Kâinatı okumak nasıl olur derseniz haydi hemen pencereye çıkın ve kaldırın başınızı göklere bakın sevgili ne diyor bilir misiniz?

    "Üstlerindeki göğe düşünerek hiç bakmadılar mı? İncelemediler mi? Onu nasıl yükseltip düzenleyerek, tavan olarak inşa ettik, nasıl süsleyip donattık? Onun hiçbir gediği, hiçbir çatlağı yok."
    (Kaf Suresi, 6)

    Baktınız mı? Nasıl da muhteşem değil mi?

    Ya ağaçlara, yemyeşil çayırlara, renk renk yüzlerce çeşit çiçeğe baktınız mı?

    Bakmışsınızdır tabii.

    Ama hikmetle bakmak önemli, çünkü hepsi bir minik tohumdan meydana geldi.

    Onlar toprakta çürüyüp tekrar dirildi.

    Bir minik tohum önce koca bir ağaç oldu ve sonra binlerce meyveye dönüştü.

    "Gökten suyu indiren O'dur. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, o bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer, kimi benzemez. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerinin olgunlaşmasına bakan! Bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır."
    (Enam Suresi /99)

    Ya diğer canlılar?

    Bize dost olsun diye hayvanları yarattı.

    Yükümüzü taşısınlar, et, süt versinler, bizi korusunlar, kudretini anlatsınlar diye yarattı onları.

    "Ve hayvanları da yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.

    Akşamları getirir sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır.

    Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlerde onlar, ağırlıklarınızı taşımaktadır. Şüphesiz sizin Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir.

    Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır."
    (Nahl Suresi/5-8)

    Rabbimizin dediği gibi daha bizlerin bilmediği daha neleri yarattı kim bilir?

    "Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.

    Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü, uçuver. Onların karınlanndan türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."
    (Nahl Suresi/6-69)

    Bal arısı ne hikmetlidir. Doğduğu anda Allah'tan aldığı ilhamla yolunu şaşırmadan kilometrelerce uzaklıktaki bir çiçeğe gider. İstediğini alır ve şaşırmadan geri gelir.

    "Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için bir ibret vardır."
    (Nahl Suresi/13)

    "Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi."
    (Nahl Suresi/80)

    Hayvanların da Allah'ı zikrettiklerini duymuşsunuzdur.

    Lokman (a.s.) buyurur: Ey, oğlum! Horoz senden daha akıllı olmasın! O her sabah, zikir ve tesbîh ediyor, sen ise uyuyorsun!

    En fazla zikreden hayvan kurbağadır. En az zikreden hayvan eşektir. (Yanlış anlamayın sakın. O bile günde 5000 kere "ALLAH" diyor.)

    Kuşlar öterken zikrederler.
    İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder. Süleyman (aleyhisselamın) bildirdiğine göre, bazı kuşlar öterken derler ki:
    Tavus kuşu: "Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın."
    Hüdhüd: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."
    Göçeğen: "Ey, günahkarlar! Allahü Teala'dan af ve mağfiret isteyin!"
    Kaya kuşu: "Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir."
    Kırlangıç: "Ne yaparsanız onu bulursunuz."
    Güvercin: "Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim."
    Kumru: "Sübhâne Rabbiyyel-a'lâ."
    Karga: Allahü Teâlâ her şeyi helak edecektir."
    Kustat kuşu: "Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur."
    Papağan: "Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!"
    Doğan: "Sübhâne Rabbî ve bilhamdihî."

    Her şeyin varlığını görüyoruz, biliyoruz şüphesiz. Ama kâinata kaç kere o yarattı diye bakıp şükrediyoruz?

    Bence artık durup düşünme zamanı. Sorun bakalım kendinize:

    - Bundan sonra istediğim ilahî aşka kavuşup cennette ebedi huzur mu?
    -Yoksa hem dünyada hem de ahirette ebedi cehennem mi?

    Cevabınız ilahî aşk ve cennet ise peşini bırakmayın n'olur. Çünkü bakın: "Vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi."
    (Said Nursi, Mektubat, s.302)

    Haydi o zaman, vakit kaybetmeden aşka niyet edelim!
  • KURAN DA CEZALAR VE HUKUKUN EVRİMİ.
    Kuran ın oluştuğu toplum ilkel bir köy ve hayancılık toplumu idi. Vergi sistemi olmayan,devlet olmamış bir sistemde ,hapishane,cezaevi, gardiyan, mahkeme gibi üst organizasyonlar oluşmamış olması gayet anlaşılabilir bir durum.
    Bu durumdaki bir toplumda ,gerek çevresindeki roma ve iran daki gibi,gerekse daha sonraki emevi,abbasi devletleri gibi; yazılı kanunlar, hapis,mahkeme ..vs gibi bir hukuk söylemi ve pratiği üretmenin imkansız olduğu ortadadır.
    Kuran da hırsızlık,zina, adam öldürme ,yol kesme gibi konularda hapisle ilgili hükümler olmaması. Allahın mutlak muradından çok şartların ve muhatap alınan toplumun mecburi durumu ile ilgili görünüyor.
    İlgili ayetler:
    - Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'dan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir. 5:38
    Hayrettin Karaman Hoca’nın konuyla ilgili yazısı şöyledir:
    İslâm'dan önce Arabistan'da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin ceza olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre'nin verip uyguladığı bilinmektedir.
    Azimli hocanın da çalışmaları bize bunun cahileyeden gelen bir uygulama olduğunu göstermektedir.

    “Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. …“5:33
    bu ayetin iniş sebebini:
    Buhari’deki şu hadis ,Hz. Enes anlatıyor: ‘Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasulullah (s)'ın yanına gelip, ‘Ey Allah'ın Rasulü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz.’ dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifade ettiler. Rasulullah (s), onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (s)'in çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (s)'e ulaştı. Resûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terk edilmelerini emretti.”
    İmam şafi ayetteki asmayı şöyle hükme bağlamış
    Bilinmektedir ki salb (asma)nın mânâsı, kollarından bir yere germektir. Nitekim "salib" bundan alınmıştır. İmam Şâfiî Hazretlerinin asmanın ölü olarak yapılmasını, yani önce öldürüp, Müslüman ise namazı da kılındıktan sonra asılıp, herkese gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe yoktur.
    bugün hepimize işkence gibi gelecek bir el ayak çapraz kesmeyi ilahi aklın evrensel tavsiyesi görmek akıl alır bir düşünce değildir. Hele şafi gibi bir alimin ölü beden üzerinde işkence uygulama mantığı modern vicdan ile bağdaşmaz.
    Bir diğer ayet:
    “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir….” 2-178
    Bazı alimlere göre, bu ayetin hükmü, Maide suresinin 45. ayetiyle neshedilmiştir. Bu ayetin nüzul sebebi şöyledir: İslâm'dan kısa bir müddet önce câhiliye devrinde iki Arap kabilesi savaşmış ve birbirlerini yaralayıp öldürmüşlerdi, öyle ki köleler ve kadınlar öldürülmüş ve birbirlerinden intikam almadan müslüman olmuşlardı. Bu iki kabile çatışıyordu. Ve kendilerinden köleye mukabil bir hürr'ün, kadına mukabil bir erkeğin öldürülmesi halinde anlaşmayı kabul edebileceklerine and içtiler. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme nazil oldu. (Beğavî, Cessas, Zemahşeri, İbn Kesir, ilgili yer)
    Ancak bu âyet-i kerîme'deki “Hür; hür ile, köle; köle ile, dişi; dişi ile” âyeti "Cana can" (Mâide, 5/45) âyeti ile neshedildiği düşüncesi genel islam alimlerinin ortak düşüncesidir.
    Kölelik olmadığından onu bir tarafa bırakırsak, alimlerin ihtilaf ettiği tek konu müslüman bir kimsenin öldürdüğü kâfir birinin yerine kısas olup olmadığıdır. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, müslüman bir kişi, kâfir yerine kısas olmaz. Hanefi alimlerine göre ise, bir Müslüman, kâfir yerine kısas olur.
    Hadiste yer alan,
    “Bir mümin kâfir yerine öldürülmez/kısa solmaz."(İbn Hanbel, Nesaî, Ebu Davud)
    Bugünün modern mantığı ile baktığımızda birinin dini,statüsü, cinsiyeti farklı diye verilecek cezanın farklı olması kabul edilebilir bir şey değildir. Ancak arap kabile sistemini biraz hayal ettiğimizde, civardaki diğer roma ,iran medeniyetinde bile olan kurumlardan mahrum ..kanun ve yazılı yasayı bilmeyen, hapis ,gardiyan, mahkeme gibi kurumları olmayan ilkel bir toplum olduğu görülür.
    Kuran bu malzemeden üretebildiği,değer ve yargıları bize yansıtır. Dönemsel, tarihsel,antropolojik olarak okunduğunda anlaşılabilir olan durum. Tüm insanlık ve tüm zamanlar için değer ve hüküm olarak okunduğunda modern zihin ve toplum için ciddi sorunlar doğuracaktır.
    Bu cezaların Mekke aklının ve vicdanının ilahi kitaba yansıması olarak görmek ve tarihsel ,kültürel okumak hem bizlerin gelişimi, hem de Allahın muradı açısından daha doğru gibi görünmektedir.
    Evrensel olan peygamberin toplumunu dönüştürme azmi ve istikametidir. Yoksa toplumun kapasitesi sonucu bu istikamet ve şevkten üretebildiği gerçekler , Mekke için üretilmiş pratikler değerini taşır. bizlere düşen bugün insanlığın geldiği akıl v vicdan seviyesine uygun ilahi hükümler ve ahlak bakışını üretme azmi ve çabasıdır.
    Ankara Okulu-Tarihselci Okuma
  • بسم الله الرحمن الرحيم                                    

    ALLAH İNDİNDE TEK HAK DİN İSLAM’DIR

             HAK DİNİN MAHİYETİ

    Hz. Adem’den Hz. İsa’ya kadar olan bütün mübarek Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği dinler, aslı itibari ile birdir; Allah’ın birliği akidesine dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş, asılları kaybolmuş tur.Yahudi ve Hristiyanlık  asılları bakımından birer hakiki din iken sonradan bozulmuş, ilahi mahiyyetlerini kaybetmiş olan dinlerdir. Zira Yahudi ve Hristiyanların kitaplarının  tahrif olması hususunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır :

    وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    “Yine şüphesiz o (kitap ehli ola)nlardan elbette bir fırka vardır ki ; kendisini sanasınız diye kitap ile dillerini eğip büker (ek, doğru okuyormuş gibi yapıp gerçek indirilmiş olanın yerine kendi değiştirdiklerini telaffuz eder)ler, halbuki o ( okudukları), kitaptan değildir.

      Bir de:” o, Allah katındandır!” derler. Oysa o (tahrif ettikleri şey), Allah katından değildir.

      Böylece Allah’a karşı ( iftira ederek ) yalan söylerler, üstelik kendilerine de ( yalancı olduklarını) bilirler.(Al-i İmran 78.)

         Hak Teala Hazretleri en son ve en büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed (S.A.V)i bütün insanlara Peygamber olarak göndermiş, O’nun vasıtasıyla da hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmeli olan İslam dinini kullarına ihsan buyurmuştur.Bundan dolayı yeryüzünde bugün Hakiki ve  kıyamete kadar sürecek tek Hak din İslam dinidir.

       İSLAM DİNİNİN HAK OLMASININ MAHİYETLERİ

     İslam dini, hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmelidir.Bu mübarek din, yalnız bir kavme, bir asra mahsus değildir.Bilakis bütün insanlara ve bütün asırlara ait umumi, tabi bir dindir.Cenab-ı Hak Hazretleri Peygamber Efendimizin son ve mükemmel olan İslam’ın son Peygamberi olduğuna dair Ahzab süresinin 40.ayeti şöyle buyurmaktadır :

    مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

      “Muhammed sizin erkeklerinizden hiç birinin( gerçek) babası değildir (ki, baba-evlat arasında sabit olan haklar ve yasaklıklar, onunla bir başkası arasında geçerli olsun)!

      Lakin(o) Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur!

      Allah(, son Peygamber olmaya kimin layık olduğu dahil) her şeyi daima ( hakkıyla bilen bir) Alim olmuştur.(Ahzab) 

    AYETİN İZAHATI

    Alusi (Rh)ın beyanına göre; bu ayetten anlaşıldığı üzere, Rasulullah (S.A.V)den sonra kimseye Peygamberlik verilmeyecektir. Buna göre; İsa (A.S)ın ahir zamanda inmesi buna ters düşmez. Zira o, Rasulullah (S.A.V)den önce Peygamberliğe kavuşmuştu.Dolayısıyla onun inişi, yeni bir peygamber olarak değil, kendi duasının kabulunun bir eseri olmak  üzere, Rasulullah (S.A.V)e ümmet olma vasfıyla gerçekleşecektir.

    CENAB-I HAKKIN DİN OLARAK SADECE İSLAMDAN  

    RAZI OLDUĞU

    الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا

     Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim ( MAİDE 3.)

    Nesefi tefsirinde bu ayeti kerimenin tefsirinde şu ayet ile açıklamaktadır ;

    وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ    

      Her kim İSLAM’dan başka din ararsa, asla kabul edilmeyecektir. O kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (Ali imran 85.)

       Celalleyn Tefsirinde zikrolunduğuna göre hüsrayana uğrayanlar cehennem ateşinde ebedi kalacakları yere gireceklerdir.

         İslam dini  İnsanların yaratılışlarına, yaşayışlarına tamamıyla uygundur.Bu muazzam din, birkurtuluş ve mutluluk yoludur, bir selamet ve saadet kaynağıdır.Cenab-ı Hak Hazretlerinin razı olduğu yegane din İslam dinidir. Bu hususta Rabbimizin ayetlerini zikredelim ;

    إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

    “Şüphesiz ki Allah nezdinde o ( gerçek ve makbul ) din ancak İslam’dır. O kendilerine ( Tevrat ve İncil ) kitap(ları) verilmiş olan ( Yahudi ve Hristiyan)lar, ( İslam’ın hak olduğunıu dair kesin ) ilim onlara geldikten sonra (hak ve hakikati anladıkları halde) ancak aralarında bulunan bir  kıskançlıktan dolayı ayrılığa düşmüştür. 

      Her kim Allah’ın ( kitaplarının) ayetlerini ( ve hak dinin ancak İslam olduğuna delalet eden hüccetleri) inkar ederse şüphesiz ki Allah, muhasebesi pek çabuk olan Zat’tır.( Tüm kullarının hesabını, dünya saatlerinden altı saate denk gelen kısa bir süre içinde tamamlayacaktır.) (Al-i İmran 19 )

    İZAHAT

    Bu yüzden Rasulullah (S.A.V)in ve İslam’ın doğruluğuna, Uzeyr ve İsa (A.S) Allah’ın kulu olduğuna inanmak gibi itikadi konularda hak üzere birleşememişlerdir. Kimi Rasulullah (S.A.V)i ve İslam’ı tümüyle nefyetmiş, kimi; Araplara mahsus olarak doğru kabul etmiş, kimi İsa ve Uzeyr (A.S) Allah’ın kulu ve Rasulu olarak görmüş, kimi de oğlu kabul ederek kafir olmuştur.

    İSLAM’IN TEK HAK DİN OLDUĞUNA DAİR AYET

      Ve HADİS-İ ŞERİFLER

    إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

     “Şüphesiz ki Allah nezdinde o ( gerçek ve makbul ) din ancak İslam’dır.

    وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    “Her kim din olarak İslam’dan başkasını ararsa, asla kendisinden (bu yanlış dini de ,diyaneti de ) kabul edilmeyecektir.

        Üstelik o, (fıtratında bulunan İslam kabiliyetini işleterek sonsuz cennetleri ve nimetleri kazanma imkanına sahipken, kafirliği seçip bu istidadını iptal ederek ebedi azaplara düçar olacağından ) ahirette hüsrana düşenlerdendir.

           AYETİN İZAHI

        İslam kelimesi, tevhid ve inkıyad ( Allah’u Teala’nın birliğini kabul edip gönderdiği Peygambere itaat) manasında olduğundan, her peygamberin dini İslam’sa da burada kastedilen, Rasulullah (S.A.V)in getirdiği özel şeri’attır.Bu durumda mana: “ Muhammed (S.A.V) gönderildikten sonra her kim onun şeriatından başka yol arayışına girerse, onun bu yolu, kendisini Allah’u Teala’nın rızasına ve mukafatına asla ulaştırmayacak, üstelik cehennem azabına düşürecektir.” şeklindedir.

    Evvela diyaloğu savunup, Yahudi ve Hristiyanların Peygamberimize inanılması yeterli olduğunu, İslama girmenin gerekmediğini savunan bozuk fikirli alim geçinen kişilerin delil olarak ele aldığı ve batıl davalarında  öne sürdükleri Ayet-i Kerimeleri tefsir etmek yerinde olacaktır ;

    إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

       Şüphesiz o kmseler ki ( önceki peygamberlere ) iman etmştirler, bir de  o kimseler ki Yahudi ( olarak yeni bir şeriat gelinceye kadar Musa (A.S)ın tahrif ve neshe uğramamış ıkab şeri’atına tabi ) olmuşturlar,ayrıca (Kuran gelinceye kadar İsa (A.S)ın, değişime maruz kalmamış olan dinine uyan) Hristiyanlar ve ( Nuh ile İbrahim (A.S) döneminde onların dini üzere bulunan ) Sabiler ;( bunlar içerisinden ) her kim ( o günkü şeri’atın emrine göre ) Allah’a ve son güne inanmış, salih amel de işlemişse; onların için Rableri nezdinde ( kendilerine ait )ecirleri vardır. (Kafirler korkuya düştüğünde ) onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkarlar, kaçırdıkları mükafatlara üzülecekleri zaman ) ancak onlar mahzun olmayacaklardır ( Bakara -62 )

     إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

    Şüphesiz o ( münafık) kimseler ki ( dilleriyle) inan(ıp da, kalpten inanma)ışlardır, o kişiler ki Yahudi olmuşlardır, birde o ( Nuh ile İbrahim (A.S) döneminde yaşayıp onların dini üzere bulunan ) Sabiler, Hristiyanlar; işte ( bunlardan ) her kim Allah’a ve son güne inanır ( ahir zaman Peygamberine iman başta olmak üzere diğer iman şartlarına da iman eder ), ayrıca (namaz,oruç,hac,zekat gibi ) salih bir amel işlerse, artık (kafirlerin korkuya düşeceği o kıyamet gününde )onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve (günahkarlar kaçırdıkları mükafatlara üzülecekleri zaman ) ancak onlar mahzun olmayacaklardır.(maide 69. )

     

    Bakara 62. ve Maide 69. Ayeti kerimesinde yola çıkan,bozuk fikrlere sahip bazı İlahiyatçı geçinen kişiler, Hak yoldan ayrılmaları  veya belli vaadler,menfaatlerden dolayı Hakkı gizlemeye çalışmaları İslam’ı Tahrife yeltenmekten başka bir şey değildir. Nitekim Cenab-ı Hak bu gibi dinlerini dünyalık fani bir takım kıymetsiz metalar satmaları hakkında şöyle buyurmaktadır ;

    إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْإِيمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    O ( mürted ve munafık ) kimseler ki ; İmana karşılık kafirliği satın almışlardır, şüphesiz onlar ( kafirliğe dönmekle ) Allah’a (noksanlık ve ziyandan ) hiçbir şeyle asla zarar veremezler. ( Onlar ancak kendilerine zarar vermektedirler. Zira iman ederek ebedi mükafatlara nail olabilecekken, inkarı seçmeleri yüzünden ) onlar için çok acı verici pek büyük bir azap vardır. (Al-i İmran 177.)

    لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ (82) 

     

    “Andolsun ki; elbette Yahudileri ve şirk koşmuş olan kimseleri, iman etmiş olanlara düşmanlık yönünden mutlaka insanların en şiddetlisi bulacaksın! Ama yemin olsun ki: “Şüphesiz biz hristiyanlarız!” demiş olan kimseleri de, inanmış olan kimselere sevgi bakımından elbette o (insa)nların en yakını bulacaksın.

    İşte sana ! Bu, şu sebebledir ki; şüphesiz onlardan bir kısmı (ilim ve ibadetle meşgul olan ) keşişler ve (ahiret korkusuyla dünyayı bırakıp manastıra kapanan) rahiplerdir, bir de gerçekten onlar ( Yahudilerden farklı olarak, doğruyu anladıklarında hakkı kabul etmekten ve ona uymaktan ) büyüklük taslamazlar. ( Maide 82.)

    İZAHAT

     Ebu Hayyan  beyanı vechile; bu ayeti celilede Hristiyanların, Müslümanlara dost olduğu açıklanmamış, ancak onların onların Yahudilerden ve müşriklerden daha yakın olduğu bildirilmiştir.Yahudilerin düşmanlıklarının şiddeti izaha muhtaç değildir, zira onların inançlarına göre; din bakımından kendilerinden olmayan kimselere hangi yol ve şartla olursa olsun kötülük yapmak farzdır.Böylece öldürebildiklerini öldürürler, değilse mallarını gasp etmek, hırsızlık yapmak veyahut çeşitli hile, tuzak ve desiseler kurmak suretiyle insanlara ellerinden gelen zararı yapmaya çalışırlar.

     Hristiyanların inancı ise böyle değildir; onların dinine göre, başkalarına eziyet etmek haramdır.Ama şu bilinmelidir ki; Hristiyanlar inanç konusunda Yahudilerden daha kötü durumdadırlar, zira Yahudilerin inancının bozukluğu Peygamberlik konusunda, Hristiyanlarınki ise ilahlık mevzuundadır.

        Cessas ve Begavi gibi alimler, ayeti kerimenin bütün Hristiyanları kastetmediğini bilakis Necaşi ve arkadaşları gibi İslamı seçen bir taife hakkında indiğini açıkladıktan sonra: “ Müslümanları öldürmek, esir etmek, şehirlerini harap etmek, mescitlerini yıkmak ve mushaflarını yakmak gibi zülümler hususunda Hristiyanlar da Yahudiler gibidir!” demişlerdir.Sebebi nuzülle ilgili rivayetler de bu görüşü doğrular niteliktedir.

     Dini Mübini İslamı Tahrif etme hususunda din düşmanları, bu hususta kendi batıl davalarına yardımcı olacak bir takım bozuk fikirli İlahiyatçıları seçip kendilerine vaadler neticesinde  küfürlerini yayma çabasında bu kişileri alet etmektedirler.

        Ahir zaman Peygamberine( Ahzab 40.) inanma ve kendi dinlerinden beri olarak İslam’a girme şartlarını yerine getirmedeni, sadece bu ayetlerde zikredilen ( bakara62. Maide 69. ) “ Allah’a ve ahirete iman ’’ bir de “ Salih amel ” şartlarını ifa eden Yahudi ve Hristiyanların da cennete girebileceğini söyleyerek , kendilerini dinden çıkarmış  ve “ Cennete girmenin olmazsa olmaz şartı olan İslamı şartı olan “ İslam’ı kabullenme zorunluluğu’nu toplum nezdinde zaafa uğratmaya yönelik büyük bir ihanette bulunmuşlardır. 

    Zira Kuran ayetleri arasında hiçbir çelişki söz konusu olmayıp, hepside birbirlerini tasdik ve tefsir eder mahiyettedir.Nitekim  Bakara süresinin 285. Ayeti kerimesinde 

     آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

    O Peygamber de , Rabbinden kendisine indirilmiş olana iman etmiştir, müminler de ( indirilenlerin tümüne inanmışlardır) ! Her biri Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Resullerine inanmıştır. “ Resullerinden hiçbirinin arasında ayrım yapmayız !” ( demişlerdir ) Onlar (Allah-u Teala’nın, Peygamberler vasıtasıyla kendilerine yöneltilmiş olduğu yükümlülükler  karşısında ) : ( Buyruğunu ) işittik, (emrine) itaat ettik ! Ey Rabbimiz ! Mağfiretini (dileriz ) !  ( Ölümden sonra diriltilerek ) varış(ımız) ancak sanadır !” demişlerdir. 

      Aynı şekilde Nisa süresinin 136.ayeti kerimesinde ;

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا

      Ey ( İslam’ın tümüne ) inanmış olan kimseler ! Allah’a Rasulune, Rasulune peyderpe indirmiş olduğu o Kitaba ( Kurana) ve daha önce topyekün indirmiş olduğu kitaplar a iman (da sebat) edin.

      Ey ( Peygamberlerle Kitapların bir kısmına ) inanmış olan ( Yahudi ve Hristiyan)lar! (Peygamberlerle Kitapların tümüne ) iman edin! Ey (kalpleriyle)inan(mayıp,dillerinden im)an (açıklayan munafık)lar! (Dillerinizle inandığınızı söylediğiniz gibi, .kalplerinizle de) iman edin!.

       Her kim Allah’ı, Meleklerini,Kitaplarını, Peygamberlerini ve son günü ( yahut bunlardan birini ) inkar ederse, muhakkak ki o, (dönüşü düşünelemeyecek şekilde ) pek uzak sapmayla ( hak yoldan) sapıtmıştır.

           Bakara süresininin 285. ve Nisa süresinin 136. Ayeti kerimelerinde; Allah’a ve Ahirete İman etmenin yanında “ Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere İman” dan ibaret üç şart daha ilava edilmiştir.

    Zira delalet yolundan ayrılmayan bozuk fikirli kişiler ;

    “ Ehli kitap ile amentude ittifakımız var ” şeklinde görüşleriyle hem kendilerini İslam dairesinden çıkarmış olmakta kalmayıp ve de İslamı Tahrif etme hususunda son tek Hak din olan İslama girmenin zorunluğunu inkar etmektedirler.

      Beyyine süresinin 6. Ayeti kerimesinde ;

    إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُولَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ

       Kendileri kafir olmuş olab o Ehli kitap ve müşrikler ; gerçekten içerisinde ebedi kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler!  İşte onlar, yaratıkların en kötüsü ancak onlardır.

       Bu ayet-i kerimelerin beyanı vechile ; Rasulullah (S.A.V) gibi bir  beyyine kendilerine gelmiş olduğu halde, ona inanmayıp dinine girmemiş olan Yahudi ve Hristiyanlar, Ehl-i  Kitap olma vasıflarına rağmen, kafirlik sıfatlarına rağmen, kafirlik sıfatından kurtulamamışlardır. 

      Günümüzde bazı İlahiyatçılar  onları cennete sokma çabasındaysalar da , bu ayeti kerime, Ehli Kitaptan da olsa, RASULLAH’A (SALLALLAH-U ALEYHİ VE SELLEM ) inanmayan ve kendi dinini bırakıp İslama tabi olmayan kafirlerin hepsinin cehennemde ebedi kalacağı hususunda bir nasstır ! Bu konuda Ayeti Kerimeler, farklı sürelerce epeyce geniştir;

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلًا (150) أُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُهِينًا

    Şüphesiz o ( Yahudi ve Hristiyanlara mensup ) kimseler ki; Allah’ı ve Peygamberlerini inkar etmektedir. Allah ile Peygamberleri arasında ayırım yapmak isterler ve (Peygamberlerle kitaplardan ) bir kısmı(ın)a inanırız, bir kısmı(nı) inkar ederiz!” derler ve işte sana ! Böylece bu (anlatıla)n (küfürle iman yol) lar(ı) arasında (orta ) bir yol edinmek isterler! İşte onlar ! hakikaten kafirlerin ta kendileridir ! Bizde o kafirler için çok alçaltıcı pek büyük bir azap hazırlamışızdır . ( Nisa 150. ve 151. )

       Bu ayeti celilelerden anlaşıldığı üzere ; Peygamberlerin  birine dahi inanmayarak aralarında ayırım gözetenler gerçek manada kafirlerdir.

    Dolasıyla günümüzde  bazı alim geçinen kimselerin Bakara süresi ve Maide süresi 69. Ayeti kerimesinde zikredilen “Allah’a ve ahiret gününe iman ” bir de “salih amel işlemek ” şartlarıyla yetinerek, Peygamberlerin tümüne iman şartı gözetmeksizin Yahudi ve Hristiyanların da cennete gideceklerini söylemeleri öyle bir delalettir ki, asr-ı  saadetten günümüze değin hiçbir Müslüman böyle bir şey söylememiş ve bu fikirde bulunmamıştır.

    Malum olduğu üzere Kuran-ı Kerim’in ayetleri hususunda hiçbir çelişki söz konusu olamaz. Ama bu husus, ayetlerin tamamı birlikte değerlendirildiği zaman ortaya çıkar. Yoksa bir ayette bulunan bazı şartlarla yetinilip, diğer ayetlerde bulunan şartları göz ardı etmek, insanı inanç ve amel yönünden büyük felaketlere götürür.

      Nitekim burada ; Allah’a imandan sonrai, Peygamberlere inanma şartı  özellikle belirtilmiş ve onlardan hiçbiri arasında iman bakımından ayırım yapmamak gerektiği, aksi takdirde kişinin hakiki manada kafir olacağı ifade edilmiştir.Bir sonra ki ayeti kerimede de ;

    وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ أُولَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا

     Ama o kimseler ki; Allah’a ve Peygamberlerine inanmışlardır, o ( gönderilmiş ola)nlardan hiçbirisinin arasında da ayırım gözetmemişlerdir, işte onlar ki, O onlara ecirlerini mutlaka verecektir.Allah ( bu kullarının evvelce yaptıkları günahları ) daima ( çokca bağışlayan bir ) Gafur ve ( kendilerine ziyade acıdığı için sevaplarını kat kat artıran bir) Rahim olmuştur. (Nisa 152.)

        

    Ayeti Kerimede, ancak Peygamberler arasında ayırım yapmayanlara mükafat verileceği açıkca zikredilmiştir.

       Rasulullah (S.A.V) gibi en büyük Peygambere inanmadıkları için Allah’u Teala’nın kafir olarak nitelediği ve alçaltıcı azap tehdidinde bulunduğu kafirleri, özellikle Rasulullah (S.A.V)e düşmanlık ve hakarette ileri giden Yahudi ve Hristiyanları cennetle müjdelemek, hemde Kuranı Kerim’in bu konudaki sarih beyanlarına rağmen yapmak, kişinin imanını sağlam bırakmayacak bir inanç tehlikesidir.

     

    YAHUDİ ve HRİSTİYANLARIN  İMANSIZLIĞI  HAKKINDAKİ    

    AYETLER

    لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    “Andolsun ki “ gerçekten Allah, Meryem oğlu İsa’nın ta kendisidir!” demiş olan şüphesiz kafir olmuştur.

    (Habibim! Bu iddada olanlara) deki : “Peki O (Allah-u Teala), Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yerde bulunanları topluca helak etmek isterse, Allah’tan ( zuhur edecek bu yöndeki bir irade ve kudreti çevirme hususunda ) en ufak bir şeye kim malik olabilir ? !

    (Diğer mümkin varlıklar gibi, İlahi kudrete bağımlı olup,yok olmaya mahkum olan yaratıkların ilahlıkla ne alakası olabilir ? ! )

    Göklerin, yer(ler)in ve ikisi arasındakilerin mülkü (; saltanat ve hükümranlığı ) ancak Allah’a aittir. O dilediğini yaratır. Allah ( Adem (A.S) ı erkeksiz ve dişisiz, eşini dişisiz, İsa (A.S)ı erkeksiz yaratmak dahil ) herşeye ( hakkıyla gücü yeten bir ) Kadir’dir. (Maide 17. )

     

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (

    “ Yahudiler ve Hristiyanlar:

    Biz, Allah’ın oğullarıyız  ve O’nun (çok yakın ) dostalarıyız.” Dedi.

    (Habibim! Bu iftiracılara) de ki :

    “( Bu makamda olanın dokunulmazlık hakkı kazanması gerekir.Halbuki mağlubiyetler, esaretler ve maymuna,dönüştürülme gibi suretlerle Allah size dünyada defaatle azap etmiştir ki, ahirette de sayılı günler süresince  de olsa, azaba uğrayacığınızı kendiniz bile itiraf etmektesiniz.Eğer bu iddanız doğruysa;) peki ya niçin günahlarınız sebebiyle size azap ediyor ?

    Doğrusu siz (diğer ademoğulları gibi, ) O’nun yaratmış oldukları arasından birer beşersiniz (, bu nedenle iyilik ve kötülüklerinizin karşılığını göreceksiniz). O dilediği kimseyi bağışlar (ki onlar, O’na be Peygamberlerine inananlardır). Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti ancak Allah’ındır. Son varış da ancak O’nadır !” ( Artık O , herşeye karşılığını verecektir.)

    İZAHAT

    Yahudi ve Hristiyanların, Allah’ın oğulları ve dostları olduklarına dair iddiaları, Uzeyr ile İsa (A.S) a intisaplarıyla irtibatlıdır. Zira Yahudiler Uzeyr (A.S)ı, Hristiyanlar ise İsa (A.S)ı  (Haşa) Allah’ın oğlu olarak görmektedirler ve kendilerinin bu iki zata bağlı olduklarını savunmaktadırlar. Bir kralın yakınları başkalarına karşı övünürken: “ Biz hükümdarlarız!” diyerek, hükümdara olan yakınlıklarını ortaya koydukları gibi, Yahudi ve Hristiyanların da Allah’ın oğlu olarak inandıkları bu iki zata bağlılık açıklamaları, dolaylı olarak kendilerini de Allah’ın oğulları ve dostaları yerine iktiza etmiştir.

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ أَنْ تَقُولُوا مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    Ey Ehli Kitap ! Gerçekten (insanlar,) Peygamber(i göndermemiz)den bir (kesiklik ve ) fetret üzere ( yaşıyorlar) iken size Rasulumuz gelmiştir ki,o size (dinin hükümleri hakkında ) tam manasıyla açıklama yapmaktadır. Ta ki: “ Bize ne bir müjdeleyici, ne de bir uyarıcı gelmemiştir!” diyemezsiniz !

       İşte muhakkak size büyük bir müjdeleyici ve tam bir uyarıcı (olan Muhammed (S.A.V) gelmiştir. Allah ( Peygamberlerini ğeş peşe ve ara sıra göndermek dahil ) her şeye ( hakkıyla gücü yeten bir ) Kadir’dir.( Maide 19. )

     

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

    “ Yahudiler( Uzeyr (A.S) yüz sene ölü kalmasının ardından diriltilerek, kaybolan Tevrat’ı yazdırdı.Sonra Tevrat’ı bulduklarında bunun, onun yazdırdığına harfi harfine uyduğunu görünce onlar ):  Uzeyr Allah’ın oğludur! Dedi(ler)

    Hristiyanlar  da (İsa (A.S)ın babasız yaratıldığını ve harikulade mücizelerini görünce: )

    “Mesih Allah’ın oğlu ! dedi (ler).

    İşte sana! Bu, onların (hiçbir delile dayanmaksızın sadece) ağızlarıyla söyledikleridir. (Bu sözleriyle) onlar daha önce kafir olmuş (atalarının ve meleklere: “ Allah’ın kızlarıdır! diyen ) o (müşrik) kimselerin sözüne benze(yen bir sözle)mektedirler.

    Allah onları katletsin(; kahretsin)! Onlar nasılda (bile bile haktan batıla ) döndürülüyorlar.

    İZAH

    İbni Abbas (R.Anhume)dan rivayete göre; Allah (Celle Celaluhu) Uzeyr (A.S)ı ve merkebini yüz sene ölü bıraktıktan sonra diriltince o, merkebine atlayıp mahallesine geldiğinde evini bulamadı, kimse onu tanımadığı gibi, oda kimseyi tanıyamadı.Tahmin üzere vardığı bir evin kenarında, evvelce kendilerinin cariyesi olan, yüz yirmi yaşındaki kör ve kötürüm bir neneye rastladı. Uzeyr (A.S) tanıdığında yirmi yaşında olan bu neneye” Burası Uzeyr’in evi mi?” diye sorunca, o ağlamaya başlayarak: “ Yüz sene oldu Uzeyr’i kaybettiğimiz! Şunca yıldır adını bile ananı duymadık!” dedi. Uzeyr (A.S) ona: “ İşte ben Uzeyr’im! Allah beni yüz sene ölü olarak sakladıktan sonra tekrar dirilti! deyince o: “ Uzeyr duası makbul bir zat idi, o halde dua et, Allah gözlerimi bana geri versin de, seni göreyim! Eğer Uzeyr isen seni tanırım! dedi. Uzeyr (A.S) Rabbine dua edip,eliyle gözlerini sıvazladığı anda gözleri görmeye başladı. Eliyle tutup:” Allah’ın izniyle kalk! Deyince de, kadın sapasağlam kalkıverdi. Uzeyr (A.S)a bakınca: “ Ben şahitlik ederim ki gerçekten sen Uzeyr’sin !” dedi.

    Sonra birlikte İsrailoğullarının topluca oturdukları meclise geldiklerinde kadın başından geçenleri anlattıysa da onlar inkar ettiler.O mecliste Uzeyr (A.S)ın torunları bile piri fani vaziyette oturuyorlardı, o an için yüz on sekiz yaşında olan bulunan oğlu: Benim babamın iki omuzu arasında hilal şeklinde siyah bir beni vardı!” diyerek babasının omuzlarını açınca, o beni görüp babasını tanıdı. O zaman İsrailoğulları ondan, kaybolmuş Tevrat’ı kendilerine yazdırmasını istediler, o da bunu yazdırdı, sonra aslını bulduklarında bir harf bile şaşmadığını görünce: “Uzeyr, Allah’ın oğludur! dedile

     

    YAHUDİLERİN ve HRİSTİYANLARIN PEYGAMBERİMİZİN GELECEĞİNİ KİTAPLARINDAN  BİLMELERİ

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

    “Kendilerine kitap vermiş olduğumuz o ( Abdullah ibni Selam (R.A) gibi mümin) kimseler ( Muhammed (S.A.V)  açık tarifini Tevrat’ta buldukları için, ) kendi oğullarını ( şeksiz şüphesiz ) tanıdıkları gibi onu tanımaktadırlar. Şüphesiz ki onlardan (inat edip Müslüman olmayan) bir fırka elbette (kıskançlık yüzünden) hakkı gizlemektedirler. Oysa kendileri (kitaplarında bildirilen zatın, Muhammed (S.A.V) olduğunu ) bilmektedirler.

    İZAHAT

    Bu ayeti kerime, Efendimiz (S.A.V)in bütün şemail ( görünen şekli ) ve evsafı (sıfatlar)nın, kütübi salife( geçmiş kitaplar) da mezkur (zikrolunmuş) olduğunu ve ehli kitap alimlerinin, öz oğullarını tanıdıkları gibi Rasulullah (S.A.V)i tanıdıklarını, ayrıca Efendimiz (S.A.V)in verdiği haberlerin doğru olduğunu bildiklerini haber vermektedir.

    Beyzavi, Hazin, Nesefi, Beğavi, Fahrurrazi ve diğer tefsirlerin zikrettiğine göre, Hazreti Ömer (R.A), yahudi alimlerinden oluğ İslamla müşerref olan Abdullah ibn-i Selam Hazretlerine bu ayetin manasını sorduğunda, Abdullah ibn-i Selam buyurduki : “ Ben o Peygamberi (S.A.V) oğlumdan daha iyi tanıyorum. Bunun üzerine Hazreti Ömer: “Nasıl?” dedi. O da: “Çünkü ben Muhammed( S.A.V) in Nebi olduğunda hiç şüphe etmiyorum, zira Allah-u Teala, onu sıfatlarıyla bize kitabımız Tevrat’ta tanıtmıştı amma oğlumun annesi belki de hainlik etmiş olabilir, kadınların ne yaptığını bilemem fakat Tevrat’ın haber verdiğinde hiç şüphe etmem!” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ömer (R.A), Abdullah ibn-i Selamı (R.A) alnından öptü ve “Ey İbn-i Selam! Allah seni muvaffak etsin”. buyurdu.(Suyuti,Durrul-Mensur:1/357)

    Taberani, Selman-ı Farisi’nin bu ayetin tefsiri sadedinde şöyle buyurduğunu zikretmiştir: Ben din aramak için dolaşıyordum, ehli kitabın kalıntıları olan rahiplerin arasına düştüm. Onlar :” Bu zaman, arap topraklarından çıkması yakın olan bir Peygamberin zamanıdır, onun bir çok alametleri vardır, birisi de Peygamberlik mühürü olmak üzere iki omuzu arasında bulunan yuvarlak bendir.” dediler.( Suyuti,Durrü-l Mensur: 1 /357)

    وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ

    “Hani Meryem oğlu İsa (Peygamber olarak gönderildiği Yahudi milletine hitaben ):

    “Ey İsrailoğulları! Gerçekten de ben, kendimden önceki Tevrat’ı doğrulayan ve İsmi Ahmed olup benden sonra gelecek olan pek kıymetli bir Rasülü müjdeleyen biri olarak Allah’ın size elçisiyim!” demişti.

       Fakat o onlara (, ölüleri diriltmek, körleri ve alaca hastalarını iyi etmek gibi ) pek açık mucizeler getirdiğinde( inanacakları yerde ):

      “İşte bu pek açık bir büyüdür!” demişlerdi.(İsa (A.S)a inanmayan Yahudilerin,onun müjdelediği ahir zaman Peygamberine inanmaları nasıl beklenebilir?)

            İZAHAT

       Alusi tefsirinde zikredildiğine göre İncil’de İsa (A.S)ın şu sözü nakledilmiştir :

    Benim Allah’a gitmem sizin için çok hayırlı olacaktır. Çünkü ben gitmez isem Faraklit(Peygamberimiz) size gelemez. Ben gittiğim zaman onu size göndereceğim. Benim çok söyleyeceklerim var ama siz onları kaldıramazsınız. Ama o size gelince bütün hakikatlere sizi irşad edecektir.Çünkü o kendi katında konuşmayacaktır. Bilakis, vahiy olarak işittiklerini anlatacaktır.Tüm gelecekleri sizlere bildirecektir ve Rabbime ait olan tüm vasıfları size anlatacaktır. Eğer beni seviyorsanız bu vasiyetlerimi iyi tutun. Gerçi bende sizi yetim olarak bırakacak değilim. Zira pek yakında Tekrar geleceğim.İsa (A.S)ın bu sözlerinden geçen Faraklit ilim ve ihtisas sahibi olan bazı hristiyanlar tarafından hamdedici manasıyla tefsir edilmiştir ki, bu Ahmed isminin karşılığıdır.Artık  Allah’ın gözlerinden taassup perdesini açtığı kişiler, bu Faraklit tabirinden Rasulullah (S.A.V)in kastedilmiş olduğunu kolayca anlar.

    İsa (A.S)ın kendisinin yakında gelecek olduğunu müjdelemesi ise, deccali öldürmek İslam dinini dünyaya hakim kılmak üzere , Rasullullah (S.A.V)in ümmeti olarak ahir zamanda gökten ineceğinin bir ifadesidir. ( Alusi 28/87)

    GAYRİ MÜSLİMLERİN MÜSLÜMANLARA OLAN 

       KİN VE NEFRETİ

    َدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَما كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَواءً فَلا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِياءَ

    O ( mürted olan)lar temenni ettiler ki ; kendileri kafir olduğu gibi ,keşke siz de kafir olsanız da hepiniz eşit olsanız . ( NİSA -89 )

    Evet ayeti kerime gayat açık bir şekilde onların emellerinin müslümanları kendileri gibi küfür dairesine ilhak etmek . Müslümanlar ise bunların farkına varmadan onlara büyük bir özen ,taklit olma yolundalar .Gayri müslimleri medeni , çağdaş oldukları iddasında bulunarak  , yaşam tarzlarını onlara uygun yapmaya çalışmaktadırlar. Halbuki bu tür düşünce ve ideal müslümanların ancak dünyasını ve ahiretini heder etmesine seben olacaktır . 

         Nitekim Mevla Teala hz. onların ( gayri müslim kafirlerin ) müslümanlara ve İslama ne kadar büyük bir buğz , kin , düşmanlık benimsediklerini ayeti celilerinde bize açıklıyor . Birkaç tanesini burada zikr edelim :

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

    Ey iman etmiş olan kimseler ! Kendi ( din kardeşleri)nizden başkası(nı, Yahudi ve Hristiyanlar gibi kafir fırkaları )nı (güveninize mazhar konumda ) bir sırdaş edinmeyin ! (çünkü ) onlar hiçbir (fitne ve ) fesat hususunda size hiçbir şeyi eksik yapmazlar .

       Onlar (din ve dünya hususunda daima ) sizin sıkıntınızı ( ve zarara uğramanızı ) istemişlerdir .

        Gerçekten (size karşı büyük bir kin ve nefret taşıdıklarından , kendilerine hakim olamamış ve ) ağızlarından (dökülen sözlerinde ) aşırı öfke açığa çıkmıştır .

       Onların göğüslerininin gizlemekte olduğu ( düşmanlık ) ise (açıkladıklarından ) daha büyüktür .

      Muhakkak  Biz   (Allah ve Rasulunun düşmanlarıyla dost olmanızı ifade eden )ayetleri size iyice açıklamışızdır.  Eğer siz ( dostla düşman arasındaki farkı düşünüp ) anlamakta olduysanız ( gerekeni yaparsınız )!  (Ali imran -118 )

      Bu ayetin sebebi nuzulü olarak İbni Abbas’ dan rivayete göre ; bazı Müslümanlar cahiliyyet devrinde aralarında bulunan komşuluk ve antlaşma  yüzünden kimi Yahüdilerle ilişkilerini sürdüyorlardı. Bunun üzerine Allah’u Teala onlar  hakkında bu ayet-i kerimeyi indirerek, kendi dinlerinden olmayan kimselerle gizlice dostluk  yapmalarını yasakladı .

     

    وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ 

    (Habibim ) Sen onların dinine tamamen uyuncaya kadar, ne Yahudiler ne de Hristiyanlar asla senden razı olacak değillerdir .De ki Allah ın hidayeti ve dosdoğru yolu olan İslam var ya şüphesiz ki iki cihan saadetine ulaştıracak istikameti gösteren hidayet ancak odur. Sizin davet ettiğiniz sapık yolların ise hidayetle hiçbir alakası yoktur. Andolsun ki eğer İslamın doğruluğuna dair sana gelmiş olan bunca ilimden sonra yine onların eğri büğrü görüşlerine ve kötü arzularına uyacak olursan , elbette Allah ‘tan başına gelecek belalara karşı senin için ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı ( bakara -120 )

    Ayeti kerime i iyi bir analiz ettiğimiz takdirde şu sonuçlar çıkmaktadır ;

    1- bizden razı olmaları onların tahrif olmuş olduğu dinlerine ( hükmü kaldırılmış ) girmekle olacaktır ki bu da imkansızdır.Anlaşılan şudur ki bizden onlar kıyamete kadar razı olmayacaklar ve İslama olan düşmanlıkları devam edecektir .

    2-Rabbimiz Peygamberimize (S.A.V) hitaben, eğer onların arzularına uyacak olursan ,yani onların istediklerine uyarsan hiçbir yardımcı ve dostun olmayacağını buyuruyor.Günümüzde müslümanlar ise , gayri müslimlerin arzularına uyduklarından dolayı , İlahi yardım gelmemekle beraber ,aziz ve şerefin yerini zelillik , acizlik almıştır .

    EHLİ KİTABIN İNATLARINDAN DOLAYI BİLE BİLE İSLAMI İNKAR ETTİĞİNİ BEYAN EDEN AYETİ KERİMELER

    الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (20) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

      “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ( Yahudi ve Hristiyanlar ) tıpkı kendi oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar ( Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini bilirler) fakat nefislerini hüsrana ( kendilerini ziyana) sokan (o inatçı )lar inanmazlar.,

       Allah’a karşı yalan ( sözlerle) iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan başka zalim kim olabilir. Muhakkak (şu iyi bilinsin ki ) zalimler ( kurtuluş)a ermezler.”  (Enam Suresi : 20,21)

    وَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

    “ Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onun (Kuranın) gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler.Onun için sakın şüpheye düşenlerden olma” (Enam Suresi:114.)

    يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

    “Ey Ehli Kitap! Niçin hakkı ( değiştirmeye ve batılı hak süretinde göstermeye gayret ederek onu ) batılla karıltırıyorsunuz ve (Muhammed (S.A.V)in nübüvvetinin doğruluğunu ifade eden ) o hakkı gizliyorsunuz? Oysa siz( gerçeği) biliyorsunuz ! ( Al-i İmran 71. )

    PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) RİSALETİNİN BÜTÜN İNSANLARA OLDUĞU vede İNKAR EDENLERİ CEHENNEM ASHABI OLACAĞI HAKKINDA SAHİH HADİS-İ ŞERİFLER

    حَدَّثَنِي يُونُسُ بْنُ عَبْدِ الْأَعْلَى، أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ، قَالَ: وَأَخْبَرَنِي عَمْرٌو

    ، أَنَّ أَبَا يُونُسَ، حَدَّثَهُ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ: «وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ، وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ، إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ»

      Muhammed’in (S.A.V) canı, elinde olan Zat’a yemin olsunki; bu ümmetten Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse, beni duyar da, sonra benimle gelen dine inanmadan ölürse, mutlaka cehennem ashabından olur (Müslim,İman:70, No:153,1/134)

     بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

    مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ، سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الهُدَى، أَمَّا بَعْدُ: فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الإِسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، وَأَسْلِمْ يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الأَرِيسِيِّينَ، وَ: {يَا أَهْلَ الكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ، أَنْ لاَ نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ} إِلَى قَوْلِهِ: {اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} [آل عمران: 64]

    “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

    Allah’ın kulu- ve elçisi Muhammed’den Rûm’ların Başbuğu Heraklius’a:

    Allah’ın selâmı, hidâyet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun! Buna göre ben seni tam bir İslâm dâveti ile (İslâma) çağırıyorum. İslâma gir, sonunda emniyet ve selâmet içinde olursun. Ve Allah sana iki defa sevap verecektir, şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebeanın) günahları da senin üzerinde toplanacaktır. Ve “(Siz) ey (Mukaddes) Kitap sâhipleri! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir tek kelimede, (yani) Allah’tan başka bir tanrıya topmamak, O’na hiç bir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka aramızdan hiç bir kimseyi âmir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “ – Siz şâhit olun ki kesinlikle bizler, (Allah’a) itaat edip teslim olan müslümanlarız.”(buhari cüz 4 sahife 45 ) 

     Bu hadis-i şerif buharide zikrolunup, Peygamberimiz Dıhyetül  kelbi’yi ,  Rum kralı Hraklius’a İslam dinine davet etmiş, kabul etmediği takdirde günahkar olup cehennem ashabından olacağını beyan edip , İslam’ı tebliğ etmiştir. ( Buhari )

    «مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلَّا يُولَدُ عَلَى الفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ، أَوْ يُمَجِّسَانِهِ، كَمَا تُنْتَجُ البَهِيمَةُ بَهِيمَةً جَمْعَاءَ، هَلْ تُحِسُّونَ فِيهَا مِنْ جَدْعَاءَ» ، ثُمَّ يَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: {فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} [الروم: 30] الآيَةَ

     

    Hazreti Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

      Peygamberimiz (S.A.V ) bize bu durumu haber veriyor ;

    لَتَتَّبِعُنَّ سَنَنَ مَنْ قَبْلَكُمْ شِبْرًا بِشِبْرٍ، وَذِرَاعًا بِذِرَاعٍ، حَتَّى لَوْ سَلَكُوا جُحْرَ ضَبٍّ لَسَلَكْتُمُوهُ» ، قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ: اليَهُودَ، وَالنَّصَارَى قَالَ: «فَمَنْ

    ‘Sizden öncekilere elbette ve elbette karış karış , zira zira tabi olacaksını.Hatta onlar kertenkele deliğine girseler sizde girersiniz ! .Ya Rasulellah  Bunlar Yahudi ve Hristiyan mıdır ? diye sorulduğunda ; 

    Peygamberimiz (S.A.V ) ya başka kimlerdir! (sahihi  buhari) 

    لَيْسَ مِنَّا مَنْ  تَشَبَّهَ بِغَيْرِنَا، لَا تَشَبَّهُوا بِاليَهُودِ وَلَا بِالنَّصَارَى   

        Bizden başkasına benzeyen bizden değildir .Yahudi ve Hristiyanlara benzemeyin ( tirmizi hasen hadis )

    __________” أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ مِنَ الأَنْبِيَاءِ قَبْلِي: نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ، وَجُعِلَتْ لِي الأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا، وَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلاَةُ فَلْيُصَلِّ، وَأُحِلَّتْ لِي الغَنَائِمُ، وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ إِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً، وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً، وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ

    Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.

    *Benden önceki Peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim. 

    * Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.

    * Yer bana tahur, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.

    * Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.

    * Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.” 

    [Buhârî, Teyemmüm 3, Salât 56,l Humus 8; Müslim, Mesâcid 3, (521); Nesâî, Gusl 26, (1, 210-211).]

    Nesâî bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir.

    “Ben, cevami’u’lkelim (veciz sözler)le de gönderildim.”

    Bu konu hakkında farklı hadis-i şerifleri zikretmek mümkün, yalnız  bu kadarıyla iktifa ettik.Peygamberimiz (S.A.V) bu hadisinde açık bir şekilde kendisinin bütün insanlığa gönderildiğini, kendisine inananların felaha ereceğini, inanmayanların ise gazaba uğradığını açık bir şekilde zikretmiştir.         Nitekim Müfessirlerin beyanı vechile “ Hanif ” ; Aralarında hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün Peygamberlere inanan kimse demektir ! O halde Peygamberlerin En Şereflisi olan Muhammed ( S.A.V ) e inanmayan kişi hanif olamayacağı için cennet yüzü göremez . 

    Cenabı Hak İslam dairesinden bizi ayırmasın ..Ümmeti Muhammed’i İslam’dan ayırmaya çalışan şer odaklı güçlerin hidayeti mümkün değilse, bu cihanda rezil ve alçaklardan eylesin. Zira ahirette sığınacakları tek menzilleri ateş yuvasıdır.Bize düşen Allah’ın ipine (İslam’a) hepimizin sarılması ve insanların hidayetine çalışıp taşın altına elimizi koymaktır. Nemelazımcılıktan Allah’a sığınırız.Her müslüman insanlığın ıslahı için bir çaba sarfetmek zorundadır.İnsanlığın ıslah olmasının tek yoluda Dini Mübini İslamı yaşamakladır. Ümmetin bu suskunluğu, umursamaz tavrı edecek olursa korkarız ki,  küfür cemiyeti küfrünü yeryüzüne yayacak, gelecek neslimizin İslam’i hassasiyeti kalmamış olacaktır.Bize düşen İslamı yaşayıp  aynı zamanda toplumuzda bulunan kişilerin yaşaması için gayret sarf etmektir. Ves-selam
  • Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
    ‘İçerisinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür! Adem o günde yaratıldı, o günde cennete girdirildi, o günde oradan çıkartıldı ve o günde kıyamet kopacaktır! O günde öyle bir saat var ki, Müslüman bir kul o saate denk getirerek Allah’tan hayırlı bir şey isterse, Allah onun isteğini verir’ buyurdu.”

    İbnu’l-Munzir el-Evsad 1714, Müslim 854/1717, Ebu Davud 1046, Tirmizi 491, İbni Hibban 2772, Malik 1/108, 109, Begavi 1050, Abdurrezzak 5583, Ahmed 10307, Albânî İrva 3/227