• Burada
    olacağım.

    Burada
    bu karanlıkta
    cama dayalı, taşa sarılı, ipe bağlı
    bu sarmaşığın
    kuruyan dalları arasında
    kanatlarımın titrekliğini
    salarken havaya
    biliyorum artık:
    Var —
    olacak.

    Gelecek beni burada bırakan
    serin esinti
    sesimin kısıklığı
    gidecek.
    Alacak beni götürecek
    o serinlik
    dinlendirecek.

    Gelecek beni buraya atan
    dingin üzüntü
    sesimin kırıklığı
    gidecek.
    Alacak beni götürecek
    o dinginlik
    iyileştirecek.

    Var o tını:
    Gelecek.

    Ben de geleceğim o zaman geri,
    hiç olmadığım gibi yıllar boyu.
    Koyu sesim tınlayarak
    anlam dolu
    doldurarak havayı
    oldurarak.

    Ben de gideceğim o zaman ileri,
    hiç olamadığım gibi yıllar boyu.
    Kutlu sesim çınlayacak
    anlam dolu
    olgunlaştırarak havayı
    oluşturarak.

    Ben de bulacağım o zaman seni,
    hiç ulaşamadığın yıllar boyu.
    Mutlu sesim fırlayarak
    anlam dolu
    delip geçerek havayı
    varederek.

    Sen:
    Kısık sesimin özlediği
    serin tını.
    Kırık sesimin istediği
    dingin tını.
    Bezgin sesimin beklediği
    gergin tını.

    Varsın
    geleceksin.

    Varken, ölecekken
    varım, olacağım:

    Var —
    olacak.

    Olacak öylesine bir aydınlık ki
    varlık
    çatlayacak.
    Olacak öylesine bir karanlık ki
    yokluk
    parçalanacak.
    Olacak öylesine bir doluluk ki
    oluş
    patlayacak.

    O zaman
    havalanacak
    yeni ben çatlaklarından
    yaşamın
    yeni kanatlarıyla
    rengarenk, engin
    oluşarak.

    Olacak:
    Var, gelecek.

    Gelecek, getirecek.
    Olacak, olduracak.

    Var —
    olacak.
    Oruç Aruoba
    Sayfa 42 - Metis 6. Baskı - Eylül 2016
  • Hiç söylenmemiş sözler söylemeli..
    El değmemiş,duru sözler sevdiğim için..
    Sevdiğim..!

    Şehir giysilerini kıskanır
    Ve bu yüzden bürünür geceye
    Güneş gözlerinden beslenir
    Ve saçlarını kollar görmek için...

    Sensizken, şehrin boş meydanlarında yürüdüm
    Kalın puntolarla
    İri laflar ettim,
    Öfkemi saldım,
    İri dişli postallar üzerine...

    Sevdiğim ...
    Vera..!
    hangi çocuğu okşadın..?

    ellerinde gülden kokular,
    dilinde aşk nağmeleri

    Söylesene Vera,
    Hangi çocuğun adını andın..?

    Sahi Vera,
    En son ne zaman görmüştük Sena'yı
    Hatırlasana deli kız sana emanet etmiştik o bombaları

    Sevdiğim..!
    Bak;
    Umut kan pıhtısı rengine döndü

    Sen Vera,
    Filistin'den geçerken sakın eteklerini toplama
    Biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma

    Ve sakın unutma
    O ilk çocuğumuzdur..
    Asırlardır dillerde olan Leyla'dır..

    Meryem'in suskunluğunda can bulan gözleri vardı Züleyha'nın
    Daha düşmeden, kirli kelimeler diyarına...

    Bilirmisin Vera, bu kaçıncı çocuk
    bu kaçıncı kertik yüreğe atılan..

    Artık eskisi gibi değil, daha da sancılı
    Artık daha da sancılı

    Asırlardan uzat ellerini Vera,
    Ellerini bulur ellerim bir Grozni kuşatmasında...

    Dağları görüyormusun Vera..?

    Her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
    Murat'ım... Metin'im... Berat,ım...

    Hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında..
    Hani beraber açmıştık orucumuzu...
    Kimi Marmara'da, kimi Yıldız'da..

    Koş Vera koş..
    Ülkemin sürgün yerlerine koş..

    Ağlama deli kız, ben ağlarım..
    Seni böyle görmemeli her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız.

    Ve annelere de söyle,sakın ağlamasınlar..
    Ve onlara sakın ölüler demesinler..

    Söylesene Vera,
    Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir.?

    Öfkemiz taş doğursun Vera
    Taş doğursun..
    Yüreklerimizi söksün yerinden..

    Bak her tarafta elleri sapanlı Ebabiller..
    Ebrehe'nin tanklarına kan kusturur..

    Şimdi firavun'u boğan kızıldeniz'i ağlama duvarının önünde görüyorum.

    ki;
    Asa değil Musa'nın elindeki, çağın sökülmüş kalbidir..

    Bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı Vera
    kendimizi odalarımızda bulduk
    Postallı korkularımızla..

    Söylesene Sevdiğim...
    Hangi rengini çaldılar gökyüzünden..?

    Bak zulüm, çin seddini aştı.

    Aaaah Sevdiğim..!
    İçimizdeki Musalardan ne haber vardır..?
    İbrahimlerden.. Yusuflardan...

    Yoksa Musa'yı Kızıldenizde yalnız mı bıraktık..?
    Kendi ellerimizle mi verdik İbrahim'i nemrutlara..

    Şimdi hangi kuyudan gelmede Yusuf'un sesi..

    Unutma Vera'm..!
    Filistinde doğan her çocuk, ilkin annelerinin göğsüne;
    sonra yerdeki taşlara uzanırlar..
    Neredesin..!
    Ey İsmail'in boğazındaki merhamet..!
    Üzerimizdeki bu acıyı kaldır..!
    Ya ebabilleri gönder, ya bizi de oraya aldır..!
    Her taraftan bana yönelir seni arayan sesim..

    Vera benim... Vera benim...
  • Eskisi gibi değil hiçbir şey. Ben de eskisi gibi değilim… Hikâyem de değişti artık; baştan sona değişti… Ben… Değiştim…
  • Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Tutunamayanlar’dan

    Bu anlatacağımın Selim Işık’la ilgisi yok.
    Bu Selim’le aynı koğuştaydık, cezaevinde. Üst katımda yatar, geceleri homurdar, horuldardı. Ben topal olduğum için alt katı vermişlerdi bana. Selim’in horultusundan uyku tutmazdı beni. O böyle horuldayınca, geceleri suya uyanır gibi, ben uykuların en güzelinden uyanırdım. Uyanır uyanmaz da “içeri”nin ağırlığı bir karabasan gibi üstüme çökerdi. Ben böyle olur olmaz, gider “dışarı”ya sığınırdım. Sığınırdım sığınmasına da, birden yatağımda bulurdum kendimi. Biraz toparlanayım desem, kafamı ranzanın demirine toslardım. Aklımı başıma toplar, mezarından çıkmaya çalışan ölü gibi, içeride olduğumu hatırlar, döner, yastığımı ıslak bulurdum yine. Sonra Selim’in horultusunu tekrar duyar, bu horultu beni alır dışarıya tekrar gönderir, eskilere gider gelir, beynime kazınır, ona takılıp kalırdım.
    Böyle uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken ben, duvarlarda onun görüntüsü büyür, büyüdükçe bu görüntü, ben un ufak olur, erirdim. Ben eriyedurayım, uğrun uğrun bir uğultu gelip kalbime sızar, vücudumu zangır zangır titretirdi.

    Derken, hep aynı şarkıyı çalan bozuk bir teyp gibi, bakışlarımı bu görüntüden alamaz, gözlerine takılıp kalırdım.
    Ben böyle takılıp kalırken, bu duvardaki görüntüyle sevişedururken, bozuk teybin önce cızırtılar çıkarıp sonra da aniden pat diye durması gibi, ben de dışarı ile içerinin birbirine karıştığı o görüntüler arasında, bir an önce çıksa da kurtulsam Selim’in horultusundan, bu beni dışarıya gönderip gönderip dönmemelerimden, diye düşünürdüm.

    Ama Selim de siyasiydi. Hem, ağırdı. 125’ten. Müebbet.
    Yerimi değiştirin desem, şu kalorifer peteğinin yanına, o hiç olmaz.
    Arkadaşlar anlattılardı geçende, Selim’in refiki: “Dağda yakalamışlar bunu, hain bir pusuda, üzerinde kalaşnikovuyla. Önce gözaltı, sonra apar topar buraya.” Zorlamışlar önce, zorlamaz olurlar mı, ama Selim gitmemiş itiraf koğuşuna. Kendi içinde net, tutarlıymış. İhanet etmezmiş. Edemezmiş. Koğuşa geldiğim ilk günü hatırlıyorum da şimdi. Aman Allahım yüzüm gözüm şiş, tuzla buz! Topal ayağımı daha mı bir sürtüyorum, ne. Başıma üşüştüler. Bir sorgu da burada. Kimseyi okumuş muyum, hangi bilgileri verdim, yazılı olarak bir rapor ver, dediler.
    İşte o an gözüme ilişti Selim: İnce, uzun. Sigaradan bir nefes alışı var ki, beni bile rahatlatıyor. Köşeye çekilmiş, uzaktan bakıyor. Elleri alnında. Ara ara yüzündeki sivilceyle oynuyor. Sonraki gündü galiba, ağzından bir çift laftı dökülen: “Geçmiş olsun!” Duyduğum bu sesle kalakaldım çok zaman.
    Kaç zaman oldu, hâlâ alışamadım buraya. Buranın kasvetine. Selim’le iki çift laf edeyim desem, Selim konuşmaz, ötekiler “Ahbap çavuş ilişkileri yok arkadaş” derler. Dışarıyı düşünsem, boynumu ellerimden uzak tutmalıyım. Çünkü boynum ve ellerim iki üvey kardeş gibi şimdi. Hangi birini diğerine uzatsam, yüzüme gözüme bulaştıracağımdan korkuyorum.
    Beni burada biraz da yaşatan Selim galiba. Onun bir sır gibi susması. Ben de kendime sussam biraz, oldu olacak. Her tarafımdan kelimeler dökülüyor; mutsuz, kara harflerden oluşan kelimeler. Öteye beriye karışıyor. Topal ayağımla eziyorum da kelimeleri, olmuyor, olmuyor, yine olmuyor. Sıkılıp Selim’i gözler buluyorum kendimi yine. Bu aralar Selim biraz tuhaf.

    Tuhaf dedim ya, bu sıralar garip bir şeyler oldu Selim’e. İlkin kimse bir anlam veremedi. Havalandırmada birkaç volta attıktan sonra gidip köşesine, özel köşesine çekilmeye başladı. Ben yoruluncaya kadar volta atar, erken düşerdim. Hoş görürlerdi. Günlerce böyle oldu bu. Selim’in attığı voltaların sayısı günbegün azalmaya başladı. Hatta bazı günler volta bile atmadığı oldu.
    Havalandırma açılır açılmaz, Selim her zamanki köşesine çekilir, gözleri karşı mavi apartmanın son balkonunda gezer, dolaşırdı. Sonra o yorulmak bilmeyen gözlerini bir an için
    balkondan alır, o an yanında oturan bana, gözlerime dikerdi. Ne var lan, der gibi. Galiba bazılarını hayat erken büyütüyor. Selim de onlardan biri. Hayatın en erken ve en önce büyüttüklerinden. Hayata hep geç kalanlardan. Selim hiç kuşkusuz bunlardan biri. Gecikmeli yaşayanlardan…

    Ama Selim konuşmazdı. Ben sorardım, o anlatmazdı. İki parmağını dudağına götürüp sigara isterdi. Verirdim. Yeni sorulara boğardım onu. O inatla susardı. O böyle durmadan susunca, gırtlağımda bir harf, gider bildiğim en eski küfre dönüşür, o yine hiçbir şey anlatmazdı.

    Sonra sonra, gizli gizli, kulaktan kulağa bir sır gibi dolaştı: Selim âşık olmuş, dediler. Mavi apartmandakine. Dediler de herkes inandı. Şehre yeni gelmiş bir film gibi, ortalığı bir şenliktir aldı. Uzun sürmedi.

    İdareden bir haber geldi. Bu haber bir uğultu halinde koğuşta yayıldıkça yayıldı. Hatta yayılmakla kalmayıp herkesin yüzüne gözüne sindi. Duvarlarda bu ses yankılandıkça, herkesi bir ürpermedir tuttu. Kimi cılız bir sesle, ”Bizi öldürsünler bari!” dedi. Sonra yüksek sesle, bir marşa eşlik eder gibi, herkesten, “Bu kadarı da fazla. Bizi öldürsünler bari!” homurtuları yükseldi. Birden sigaralar yakıldı. İlk nefeste öksürük tuttu birkaç kişiyi. Döndüm Selim’e baktım. Üzgün buldum. Benim Selim’e bakmamla koğuş sorumlumuz ikili konuşmaları susturdu. Ağzı bir silah da kurşundan sözler dökülüyor. “Direneceğiz. Yarından itibaren dönüşümlü açlık grevini başlatıyoruz.” O böyle, “……. yapılacak ……. uyulacak……. Bu bir karardır……. Aksi takdirde…….” derken, ben döndüm gene Selim’e baktım. Daha da üzgün buldum. Sanki içine doğmuş garibimin. Yüzü sapsarı kesilmiş. Elleriyle, parmaklarıyla oynuyor. Tırnaklarını kemiriyor.

    Bizim koğuşu ikiye böleceklermiş. Öteki koğuşa geçeceklerin isimleri er geç belli olurmuş. Yakın bir zamanda da yeni bir sisteme geçilecekmiş. Bu yeni sistemden şimdilik anladığımız; ikişer üçer kişilik odalarda kalacağımız. Yani içerinin de içerisi bir yer. O gün köşesinden hiç kalkmadı Selim. Havalandırmada yine yanına çömeldim. Parmaklarını dudaklarına götürmeden, çıkarıp sigara verdim. Ben de yaktım bir tane. Gözlerimi Selim’den aldım. Kız çamaşır asıyordu balkonda. Selim’in gözleri onda. Fark edilmeyecek gibi değil. Yok, olacak gibi değil, Selim bir türlü konuşmaz. Kalp çarpıntılarını duyacağım neredeyse. Birden benim de içim doldu. Ağladım ağlayacağım. Selim’in gitmesine mi, balkonu artık görememesine mi, kendi halime mi, bilmiyorum. Bildiğim şu ki, buradayken birkaç kez çıktım dışarıya, yani mahkemeye. Ring aracındayken, gelip geçenleri görürdüm. Beklerdim, o gelip geçenlerden biri de beni görsün diye.
    Olan oldu, çok geçmedi. Akşama isimler okundu, öteki koğuşa geçeceklerin isimleri: ……. Selim Işık; 1974/Lice……. Neyse ki benim adım yok.
    Üç gündür üst katım boş. Yine uyuyamıyorum. Yok, Selim’in gidişine değil. Dışarısı beni sarıp sarmalıyor. Görüşe de gelmez oldu şu aklımdan çıkmayan: O. Evet, büyük O. Başka nasıl yazılabilir ki!

    Yoksa başka biri mi?.. Dayanmalıyım. Gidip tıraş olmalı, yüzüme gözüme daha özenle bakmalıyım. Bakıyorum. Çaresiz buluyorum yüzümü. Bekliyorum, biri gelsin ve beni kurtarsın ya da ondan bir haber getirsin.

    Dayanamıyorum. İçim içimi yiyor. Annemlere de soramam ne oldu diye! Zaten kaç görüştür, onların da bana bir şey söylediği yok. Eve ziyarete gelen bir iki arkadaştan haber veriyorlar, getirdikleri dolmaları ve yeşil soğanı yedim mi yiyemedim mi, bir ihtiyacım var mı yok mu, diye soruyorlar. Ben lafı evirip çevirip O’na getirmeye çalışsam da, uzun bir suskunluğun üzerine dökülmüş kelimeler gibi, bir türlü anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Dayanmalıyım. Dayanmalıyım. Evet, iki kere. En iyisi oturup şöyle uzun bir mektup yazmalıyım, tek cümlelik: Beni unut!

    Oysa unutmak isteyip de O’nu hatırlayan hep ben!
    Dördüncü günün sabahı çıkageldi Selim. Gelir gelmez de havalandırmaya attı kendini. Dilekçe vermiş idareye. Bizim koğuşa geçmek için. Bizimkiler şüphelendi tabii. İşbirliği falan. Öyle kolay değilmiş bir dilekçeyle koğuş değiştirmek… Kulak asmadım. Ben sevindim gelmesine. Hiç olmazsa bir umudu var onun: Karşı mavi balkon. Ya zavallı ben, benimse dilimde uzadıkça uzayan şu tek ve uzun cümle: Beni unut!

    Korktuğumuz başımıza geldi. Hayır hayır, Selim intihar etmedi, ben de… İdareden yeni bir haber geldi. Bu haber, duvarları çatlatacaktı neredeyse. İkişer üçer kişilik odalarda kalacakmışız artık. Koğuş yok!

    Tuvalete giderken gördüm. Selim gardiyanlarla hoş sohbet. Soruyor:
    – Karşı mavi apartmanın sekizinci katını hangi oda görür?
    Kulağımda çınlayan son cümle:
    – İtirafçı koğuşu.

    MURAT ÖZYAŞAR // AYNA ÇARPMASI
  • "Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü, diyorum artık ben."
  • Ah! Eskiden, doğan güneş beni coşturur, batan güneş dinlendirirdi. Geçti o günler. O güzel ışık, aydınlatmıyor artık beni. Her güzellik bir sıkıntı benim için; çünkü hiçbir şeyden tad almaz oldum artık. Anlama gücüm arttıkça arttı; tad alma gücüm ise yok oldu büsbütün. Çok kurnazca ve insafsızca lanetlenmişim ben; cennetin ortasında cehennemdeyim; iyi geceler.. İyi geceler!