• 68 syf.
    ·Puan vermedi
    Klasik olmasına karşın etkileyici bulamadım.aslın tam anlamıyla kitaba karşı durdu fikirlerim.nasıl olurda bir insan kendini heba edebilir, böylesine saçma bir hayata sürükleyebilir kendini aklım ve hissiyatım bunu anlamıyor.
    Her duyulan his sevgi değildir hele aşk hiç değildir.çocukluk saplantısını bir insan ancak bukadar uç noktaya götürebilirdi heralde.
    Belki de böyle düşünen bir tek ben varımdır ama etkilenmediğini söylemek isterim.soluksuz okuduğum kitaplardan değil malesef...
  • 544 syf.
    Diğerlerinin sahip olduklarından daha değersiz görülen gölgesiyle aynı renkte olan benim gibiler, cezaya uğramadan rengi kirli beyazı dahi andırmayan adama dokunmanın olanaksız olduğu zamanlarda, yere daha sert basarak yürürlerdi.

    Çünkü...

    Yargılanma duygusu içinde, belki de en azından gölgelerinin renginin daha koyu, daha görünür hale geleceğini düşünerek, daha sert basarlardı yarılsa da içine girsem dedikleri yere; kalbinde korku olanlar öyle kolay tanınmıyorlar bu topraklarda işte...

    Belagatim nazik kulak zarınıza biraz baskı yaparsa sevinirim zira bunlar kuru sözler değil.

    Aynı adam olmak zordur...

    Genç yaşınızda, "Bu yerde kalabilmek için gerekirse memleketteki zencilerin her birini bir ağaca astırırım..." diyen 'beyaz sevici' zenci eğitimcinin üstüne bir de kendi kızını hamile bırakmış bir zencinin, gölgesi değerli olanlar tarafından "dehlenmek" yerine, yanlışının üstünün örtüldüğünü gördüğünüzde, gerçekte size yakıştırılan "insan müsveddesi" tabirini ve dahi ruhun renginin beyaz olup olmadığını sorgulamaya başlarsınız!!!

    Boşlukta yer kaplayan cevherler olarak ne kadar da farklı arazlarımız var, değil mi?

    Gösteriye ihtiyacı olmadığı söylenen kuvvetin gırtlağınızı gitgide daha çok sıkması ile, ne ironiktir, baş-kalkmaya başlar. İsyanları bile ölü doğan biri olsaydınız, enkazın altından sert mi, ılımlı mı baş verirdiniz? Henüz başarılmamış başarıları söyleyen notalar kulağa hoş gelir lakin gençken gözlerinizi kapatıp gelecekten kesitler sunsalardı size, "tanır mıydınız kaderinizi?" Düşlerindeki eksiksiz başarıyı yakalayan var mı?

    Aklımda dahi yokken suç işlemiş olmakla suçlandırıldığımı unutamam; itibar getireceğini düşündüğünüz bilgilerinizin nasıl bir dirençle engellendiğini unutmazsınız.

    Neyin reva görülen cezasıdır bu? Neyin rekabetidir bu? İnsanların bakışlarının körlüğüyle müttefik olmayı hayal etmemiştim. Mega-saydamlık mı benim fıtratım? Yoo, görmek istemedikleri için görülmezim ben, bu sebepten "görünmezim" demiyorum. "İnsan görülmez olunca, iyilik, kötülük, namusluluk, namussuzluk gibi sorunları öyle değişken şekillerde anlar ki, birini ötekine karıştırır" Mesela, "Hiçbir zaman, namuslu, açık yürekli olmaya çalıştığım zamankinden daha çok nefret etmemişlerdir benden."

    Şu var ki, saflığın rengi beyaz değildir, artık biliyorum. Tabii siz şimdi zenci olduğum için bunu başka şekilde anlamaya teşnesiniz... Kendi milletinizin içinde de görülmezlikten gelinenler yok mu? Hülasa, söylediğim şeyin sadece insan renkleriyle alakası yok. Sadece, ben kendi yaşadıklarımı anlatıyorum, yoksa tenakuza düşmüyorum, bilinsin.

    "... tanımasak da tanıdıklarımızı, yakınları içinde uzak olanları, söyleyeceklerini ağır gülümseyişlerle, kan ve şiddetle, küçük görme ve alçakgönüllülükle uzata uzata söyleyenleri, yaşamlarımızın sınırlarını ve tutkularımızın sınırsız cüretini, daha yükseklere çıkmak için duyduğumuz sabırsızlığın insanın başını döndüren çılgınlığını bize anlatırken masum sözlerle uyarmış, tehdit etmiş, göz dağı vermiş olanları; konuşurlarken, içimde, çiğnedikleri tütünün suyuymuş gibi çenelerinden akıp duran kan köpükleriyle, dudaklarının üzerinde bir milyon zenci köle sütanasının kurumuş memelerininin pıhtılaşmış sütüyle gizli hayaller, kaynağımızda emilmiş ve şimdi o kadar iğrenç bir şekilde yüzümüze kusulan varlığımızın hain ve akıcı bilgisini uyandıranları nasıl karşıladık, nasıl yüz yüze gelirdik onlarla"

    Ajitasyon olarak algılamayın söylediklerimi. Görülmeziz dediysek kör de değiliz heralde...

    Yaşamdan dışlanan salt bedene indirgenmek... Aşina mısın sen de? Gündüzleri "gündüz feneri" muamelesi görürüm ya da haber getirmeyen rüzgar kadar değerim vardır fakat, "Işıksızken yalnızca görülmez değil, şekilsiz de oluyorum ve insanın kendi şeklinin farkında olmaması, ölümü yaşaması gibi bir şey." Ayrıca, görülmeyen adamın yön duygusu da yoktur; yüzümü kaybettiğim için yönleri de yok sayabilirim pek ala.

    Söylemeden edemeyeceğim: Size karşı bir sorumluluk hissetmiyorum; görülmeyen birinin kime, neye karşı sorumluluğu olabilir ki zaten? "Sorumsuzluk, görülmezliğimin bir parçasıdır benim; ne yandan bakarsanız bakın, bir yadsımadır o."

    Hadi şimdi "ölene kadar umutlandırın" beni bu anlattıklarımdan sonra... Bir nebze bana karşı sorumlu hissediyorsunuzdur artık kendinizi! Ya da boşverin.

    Nihayetinde...

    Görülmeyenlerin ağzından çıkanlar 'sözcük' olarak kabul görmese de sözcük olmayan sözcüklerin de sevdaları vardır...

    İnsan olan yerleriniz sızlamasın, kıyamam!!! Ten izi olmayan bir ses' den ezgiler dinlediniz. Radyoyu kapatabilirsiniz...
  • 232 syf.
    ·8 günde·10/10
    "Ben anlıyorum seni anne. Babam çok inceydi. Yemeyi severdi ama birlikte yemekten pek anlamazdı. Öyle değil mi? Birlikteysek yemek yemeye gerek duymazdı. Huzur dıygusu doyururdu insanı. Ya babam öyle düşünürdü sanki. Sen ona çok yettiğin için giderdi, değil mi? Acıkmak için."



    Kitap yıllar önce aile evinden giden Koza karakterinin dönüşü ve annesinin onun şerefine bir yemek düzenleyişiyle başlıyor. Bütün aile bir arada ve bütün kitap bu akşam yemeğinde geçiyor. Yıllar sonraki buluşma, iç hesaplaşmalar, ailenin arasına giren hayat ve zaman... Kimi zaman bir antika aynadan dinliyorsunuz olanları, kimi zaman bir yemekten. Her karakterin kendi bakış açısı da verilmiş ve bu da hikayeyi herkesin gözünden görüp anlamamızı sağlıyor.


    Her bir karakteri çok ama çok benimsedim. Bir cümlenin altını çizmeden geçtiğim tek bir sayfa yok. Can Gürses'in ilk romanı olmasına karşılık hiçbir acemilik görmüyorsunuz, hatta usta bir yazarın kitabını okuyorsunuz. Müthiş bir aile hikayesiydi. Herkesin karakterlerden birinde kendini bulabileceği bir kitap kesinlikle. Ben bu kitabı İstanbul gezim sırasında okudum ve o gezi o kadar anlamlı hale geldi ki kitapla... İstanbul'a bir kez daha aşık oldum. Her yer gözüme daha farklı görünmeye başladı. Herkesin ama herkesin okumasını istediğim bir kitap En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın. Şimdi Ayrıntı Yayınları baskısıyla çıkacakmış. Onu da almadan edemem heralde. Mutlaka okuyun, Can Gürses ve onun muazzam karakterleriyle tanışmanız gerek. Umarım bir gün ben de Can Gürses'le tanışırım. Ülkemizde böyle değerli bir yazarın olması büyük şans bence. Sizi morluyorum.
  • 352 syf.
    Kitabın başında atatürk'ün resmini görünce lan tarih kitabımı bu diye paniğe kapılmayın. değil.

    Ben ilk önce az'ı sonra ziyan'ı okudum. yukarıda belirttiğim özellikler her iki kitap için de geçerli. az'da ortaya çıkan inanılmaz rastlantılar bütünü ve oğuz atay gereksizliği dahi bu kitap için "kötü" dememe yetmedi. ziyan'da ise ziya hurşit'in bir nevi oğuz atay gereksizliği tadı vereceğini en başından beri düşündüm ve malesef oğuz atay'ın da ötesine geçti ziya bey.
    Kitabın ilk başlarda sadece bir askerlik eleştirisi olacağını düşünüyorsunuz. çünkü o şekilde başlıyor. isyan içindeki doğuda askerlik yapan bir erin değerlendirmeleri ve yaşadıkları diye düşünmeye başlıyorsunuz ve burada kitaptan beklentinizi oldukça düşürüyorsunuz. işte bu bir günday oyunu oluyor ve devamında sizi saran bir kurguyla başbaşa kalıyorsunuz.

    Burada belirtmek gerekir ki kitap bir askerlik romanı değil, kitap bir nefret ve huzursuzluk romanı. kışla, askerlik ve diğer ögeler sadece ruh halinin tanımlanmasına yardımcı ikincil ögeler daha fazla değil. zorunlu askerlik kavramını o kadar derinden işliyor ki söz konusu asker gibi sorguluyorsunuz bu kurumu. bu kadar tabu kavramının hepsini romanında eleştirerek o kadar farklı şekilde işleyişi ve çıkarımları arasında boğuluyorsunuz.

    Hakan günday karakterlerinin genel özelliğine sahip bir asker, iyi derecede yabancı dil, orta üstü aile ve eğitim. bunlara rağmen normal olmayan ve farkındalıığını çok farklı şekilde deiğerlendiren bir karakter ve karşımızda. geçmişin sürekli peşinden gelmesi gibi geçmiş yaptığı hatalar yüzünden bulunduğu noktada olan bir asker var.

    Hakan günday'ın bir düşünceyi, soyut olguyu ne denli güzel açıkladığını ve betimleyerek insanı zevkten zevke sürüklediğini belirtmeme de gerek yok. gelin görün ki, son kitaplarında olayları daha bir film senaryosuna yaklaştırma çabası ve romanların sonunu net bir noktaya bağlama çabası kabak tadının da ötesinde insanı geçirdiği onca güzel saatleri "aslında o kadar da güzel değil miydi ki?" diye düşünmeye itiyor.

    all about ziya hurşit" tadında bir roman.
    Arkasına aldığı tarihi dokuyla beraber en iyi hakan günday romanı kesinlikle. üstelik bu kitapta daha samimi bir hakan günday var karşımızda. kitaptaki karakterler ve düşünceleri uçlarda (diğer romanlarındaki gibi) olmalarına rağmen bu kez hiç de zorlama gelmiyor. çünkü ziyan'da diğerlerine oranla daha iyi betimlemiş durumu, ortamı.ç kimsenin bilmediği, tanımadığı bir ziya hurşit'ten bahsediyor olması. pek sevgili günday'ın kafasındaki ziya'dan. bu romanı yazmadan bir soru sormuş namzet abimiz: "ziya neden böyle bir şey yapmış? neden atatürk'ü öldürmek istemiş?" ve cevaplamış o gurban olduğum hayal gücüyle:

    --- spoiler ---

    "...hayır asker bir öfke nöbetinin hediyesi değildi suikast fikri. bu kez bir saniyede verilmemişti kararı. ne zaman taşacağı belli olmayan nehirler gibi ağır ağır taşan bir inancın sonucuydu. kendime bile itiraf etmediğim, üzerinde durmaktansa görmezden geldiğim bir bilginin sonucuydu. insan bilgisinden kaynaklanan bir inanç. yeni doğmuş insan kadar çıplak bir bilgi. neydi biliyor musun? insandaki kutsallaştırma ihtiyacı...

    mustafa kemal'i gördüğüm ilk anda anlamıştım. onun da başına gelecekti. kutsallaşacaktı. hiçbir hamlesi hiçbir yerde tartışılamayacak, sözleri dogmalara dönüşecek, istiklal savaşından geriye kalan tek isim olacak, ilkelerinden heykeller yapılacak, ekonomisi için çırpındığı ülkesinin değeri düşmüş banknotlarına yüzü resmedilecek ve hatta politikasının hakkında fikir beyan etmek bile kanunen yasaklanacaktı. o kadar etkileyici ve güçlü bir kişiliği vardı ki, bütün bunlar olacaktı. önce düşmanı sonra saltanatı yenmiş olan mustafa kemal en sonunda da kendisiyle savaşacaktı. özgüreştikçe devleşen halk onu ve devrimini çiğ çiğ yiyecekti. tarihe bir v harfi çizdirecek kadar keskin bir dönüş yaptırmış olmasına rağmen halkı tarafından delik deşik edilecek ve geriye sadece fotoğrafları kalacaktı..."
    Bazı sayfalarda kitap olay örgüsünden çıkıp bir anda bugünün türkiye'si hakkındaki tespitlere dönüşüyor oysa ki askerlik, türk tarihinde olabilecek en dobra hali ve en gerçekçi yorumlarıyla anlatılmıştı. askerlikten yıllar sonra bile okunsa, insanı askerden terhis olamamışçasına kabus görüyor gibi hissettirecek başka bir yazılı kaynak var mıdır? yoktur heralde. beni en çok rahatsız eden olaylardan birisi de atatürk'e suikast düzenleyen adamın tüm fikir yapısının "Atatürk iyiydi de çevresi yüzünden o dahi adamı vurdum" şeklindeki geri vites örneğiydi. askerlikten soğutma diye bir suç tanımı olan ülkede böyle kitap yazan birinin kolay kolay kanundan korkacağını sanmadığım için sanırım hakan günday iliklerine kadar atatürkçü birisi.

    hakan günday da bu kitabında soğuk olgusunu bi o kadar güzel vermiştir ki kitabınızı sıcak yatağınızda okurken bile iliklerinize kadar soğuğu hissedeceksiniz
    günday önce yapar sonra yıkar. sonra tekrar yapıp sonra tekrar yıkar zihinlerimizi. bakunin, "yıkıcı tutku yaratıcı tutkudur." der. günday da yeninden yaratabilmek için tekrardan yıkar. saymaya sondan başlarız, yerin dibine kadar sayarız. yolculuğumuz dünyanın merkezine değil, türkiye'nin her hangi bir yerinedir. sonra açarız gözlerimizi günday son kez yıkar tüm yarattıklarını...

    Uzun lafın kısası vakit kaybetmeden okuyun okutturun :D
  • Tuhaf birisin. Yalnız kalmayı seviyorsun değil mi?
    " Evet "
    Neden?
    "Beni tanıdığın o sabahtan çok önce hastalandım ben."
    Şimdi hasta mısın?
    " Hayır. "
    Nedir problemin peki?
    " İnsanlardan hoşlanmıyorum."
    Bu iyi mi sence?
    " Değil heralde. "
  • Şekerim biliyorsunuz sizden gelen talepler üzerine kendimi feda edip böyle saçma kitapları okuyarak, okuyacak olanları vazgeçirmeye çalışıyorum. Bu sefer ki kurbanımız da Şeyma Ay 'ın onerisiyle bu kitap oldu. Öncelikle bu kitabı yazan kızın elinden kalem, klavye ne varsa alın bir daha yazılı iletişim kurmasını engelleyin ayol. Yazara sesleniyorum, Beyza kızım sana okuma yazma öğreten kimse acaba farkında mıydı bir gün Türk edebiyatının içine eden bir şeyler yazacağının. Bilse heralde seni cahil bırakırdı ki zaten cehalet çizgisinden çok uzaklaşamadığın yazdıklarından anlaşılıyor!

    Neymiş efendim bir kız evleniyor bir de çocuk aynı otelde bunlar kız evlendiği adamı sevmiyor çocuk da evlendiği kızı birlikte asansöre biniyorlar asansörde mahsur kalıyorlar. Birbirlerinden hoşlanıyorlar sonra ikisi de evlendikleri kişi yerine birbirlerini seçiyorlar vs. Yani saçmasalak bir pembe brezilya dizisinde izleyip iğreneceğiniz ne varsa tüm bayağılı ile bu kitapta sizi bekliyor. Hiç şaşırtıcı olmayacak şekilde cümleler basit, konu işleme sıfır, karakter derinliği sıfır, kurgu sıfır. Berbat bir kağıt israfı.

    İnsan olan okumaz bunu. Çünkü insan düşünen bir varlıktır değil mi şekerim? Zeka ürünü olmadığı belli olan bu kitap cidden okunabilecek bir şey değil. Ben de yarım bıraktım zaten dayanamadım.

    Abi neden kızlar aşk ve seks olayına bu kadar saplantılı şekilde bağımlı anlamadım. Ya bir kurgu yazın ne bileyim ustaca bir cinayet olabilir ya da macera kitabı yazın. Aksiyon yazın. Alt metni olan bir şeyler olsun. Okuduklarımızdan dersler çıkarabilelim değil mi? Yok lanet olsun hep böyle hangi genç kız kime aşık olacak, kızlığını kime bozduracak, hangi erkekten dayak yiyecek, hangi erkek tarafından aldatılacak kime aşık olacak falan filan...

    Bunları okumaktan keyif alan biriyle ne sohbet edilir ne oturulup bir çay kahve içilir. Bu tarz kitapları keyifle okuyan birine diyebileceğim tek şey : "vah zavallı"

    Bir başka berbat kitap uyarısında buluşmak üzere şekerim. Kötü kitaplar okumayın. Geri dönüşüme verin güzel kitapların basılması için kullanılsınlar.
  • 282 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    6. Durak: Albertine Kayıp

    "Modemoiselle Albertine gitti" giriş cümlesi ile başlıyor kitabımız, bildiğimiz üzre Albertine Marcel'in üçüncü aşkı, daha önce Gilbert sonra Orianne ve Albertine tabii bunlar aslar çerezleri saymıyoruz. Kayıp Zamanın İzinde serisinde Albertine ismi 2360 kez geçiyor- muş ( ben saymadım).

    Albertine Kayıp kitabı seriden bağımsız olarak tek başına ayrı bir satış tirajı yakalamış ülkemizde " Kiralık Aşk" dizisinde görüp almış insanlar. Yalnızca bu kitabı okuyunca insan ne düşünür ne hisseder bilemiyorum. Merdivenin 6. basamağına atlayıp kapaklanıp neyse yapamıyorum deyip geri dönmek gibi bir durum olur heralde.

    Marcel anne ve babasının yokluğundan istifade evinde Albertine ile birlikte geçirdiği zaman zarfında bir nevi evliliği tecrübe etmişti ve adına da Mahpus demişti isabetli bir tercih yaparak. Bizim buralarda olsa Albertine İçin Marcel'in kapatması denirdi ama " modern toplum" olunca işler değişiyor tabi. Albertine'in yaşadığı o sıkıntılı göz hapsi ve tutsaklığı okuyunca insan türk halkının yakıştırdığı bu abzürt kelimeyi çok mantıklı buluyor doğrusu.

    Marcel'in kadınlara yaklaşımını itici bulabilirsiniz. Peki sevgili Proust isteseydi mükemmel bir aşk hikayesi mükemmel bir adam yansıtamaz mıydı? Proust serinin başında, ilk kitapta yazarların kitaplarında şiddetle savundukları erdemleri kendi hayatlarına uygulamadıklarından ve dolasıyla samimiyetsizliklerinden dem vurmuştu. Seriye başladığımdan beri gerek eser gerek yazar hakkında bir dolu gelgitler yaşadım ama değişmeyen yegane duygu yazarın samimiyetine olan inancımdı.

    İnsan birini her an her saniye aynı sevemez, onun hakkında hep olumlu düşünemez, insan değişkendir, duyguları, fikirleri, zevkleri an be an değişim halindedir. Bu sürekli değişkenlik halinde en sık uğradığı duyguyu gerçek duygusu olarak algılar. Kaybettiklerine tutulur, elde ettiklerine karşı duyarsızlaşır. Marcel'in değişkenliklerinde gözden kaçırdığınız kendi hezeyanlarınızı farkeder onları inceleme imkanı bulursunuz. Proust okumak benim yazma kabiliyetimi geliştirmemiş olabilir ama duygularımı analiz etme ve değerlendirme yeteneğimi, ayrıntıları farketme ve anlamlandırma kabiliyetimi yüzde yüz geliştirdiğini söyleyebilirim.

    Bu kitapta daha güçlü bir Marcel ile karşılaşıyoruz, kişiliğinin geliştiğini ve güçlendiğini farkediyoruz açıkcası bu gelişim beni şaşırttı. Dönemin önemli bir gazetesinde yayımlanan bir yazısı ile yazarlık kariyerine giriş yaptığını görüyoruz.
    " Hazzı sosyetede değil, edebiyatta bulacaktım artık." diyor Proust. Sanırım öyle de oluyor. Kendi yazdıklarını okuduğunda hazzın doruklarında gezmiştir eminim. Yazılarını okurken yazar kimliğinden soyutlanarak bir okur gözüyle okuyup değerlendirdiğinden de bahseder.

    Bu eser psikolojik bir biyografimidir, belleğin geçmişi yeniden kurgulaması mıdır, bir yazarın oluşum süreci midir bilmiyorum belkide hepsidir.

    Ben Henri Mitterand'ın eser hakkında ki görüşüne tümüyle katılıyorum.
    " Kayıp Zamanın İzinde, dekorun yitip gitmiş bir çağ içinde romanlaştırılmış hikayesi olduğu kadar, belleğin, anımsamanın romanıdır, salt geçmişin romanıdır ve ayrıca zamanın bedenler ve bilinçler üzerinden geçişin romanıdır"

    Ben zamanı yakalamaya gidiyorum size de keyifli okumalar.