"Benim son sözü söylemem, bendekileri,
hâlâ bende kalanları
sana eksik gelenleri,
hâlâ söylenecek olanları bitiriyor mu?Hayır.
Senin eksik kalanlarını, bana söyleyeceklerini tamamlıyor mu?
Hayır, Ruth,
eksik kalanlar çoğalıyor aramızda."
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kiler benim tek sığınağım olmuştu, araf (ya da cehennem) ise tek kurtuluşum. Haftada bir gün, ki tam olarak hangi gün olduğunu bilemiyorum, Parsch, Neues Borromäum'daki meslek okuluna gidiyordum. Öğretmenler lisedekilerden oldukça farklıydı. Kentli tüccarlardı ve saygınlıklarını artırmak, emekliliklerini garantilemek için öğretmenlik yapıyorlardı. Gündelik hayatla olan ilişkileri ve dünyada olup biteni dikkatlice takip etmeleriyle, benim güvenimi kazanmışlardı. Öğretilenler ilgimi çekiyordu, benim için yepyeni şeylerdi; üstelik matematik yeteneğimin ortaya çıkması da sürpriz olmuştu. Lisedeyken beni hiç ilgilendirmeyen ve hep canımı sıkıp bunaltan matematik, meslek okulunda birden çekici gelmeye başlamıştı.
Tamamen şans eseri, o günlerden kalma bir okul defteri buldum. İçeriği, bugün artık epey demode, örneğin "sevkiyatçı senet alır" ya da "malı hedefe yönelik olarak alırız" veya "vadesi gelen borç senedini ödüyoruz" gibi cümlelerden oluşsa da, bana inandırıcı geldi. Okul bende büyük bir heves uyandırmadıysa da, Neues Borromäum'a kısa süreli ziyaretlerde bulundum. Bu ziyaretler de çoğu zaman uzun aralıklarla gerçekleşiyordu, zira sık sık yeni karneler dağıtılıyor, dolayısıyla dükkânda ani bir müşteri yığılması oluyordu ve ben depoyu düzenleme göreviyle baş başa kalıyordum. Meslek okulunda okullular yoktu, orada sadece okullu olmak istemeyen çıraklar vardı.
Öğretmenler de tam olarak öğretmen değillerdi, tüccar ya da sözüm ona ekonomi uzmanlarıydılar. Onlar da lisedeki öğretmenler gibi kendilerini beğenmiş ve dar kafalıydılar ama yine de lisedekiler kadar tahammül edilemez değildiler. Liseye gitmemiş, çoğu ilkokul ya da bazen ortaokul mezunu olan diğer çırakların aksine yaşadığım eğitimsel sarsıntıdan sonra bu talimatlar altında yaşamaya pek hevesli değildim.
"Karımla iyi arkadaşlığımdan ve Sührab ile Oidipus hikayesine amatör merakımdan başka hayatımda güzel olan ne var?"
diye sorardım.
Babamı düşünür, karıma telefon eder, şehrin kalabalığı içinde mutlu olduğuma inanmaya çalışırdım.
Çocuksuzluk bana hüzünlü ve alçakgönüllü olmayı öğretmişti.
Bazan bir çocuk sahibi olsaydım şimdi belki de yirmi yaşında olurdu diye düşünürdüm.
Kazandığımız paralarla Ayşe ile bir süre pahalı giysiler, biblolar, Osmanlı antikaları, fermanlar, güzel halılar,
İtalyadan getirilmiş mobilyalar aldık ama gösteriş tüketimi ikimizi de mutlu etmiyor, yalnızca yüzeysel ve iğreti hissediyorduk kendimizi.
Üstelik aldığımız şeyleri göstermek isteyeceğimiz dostlarımızdan aslında sırf bu yüzden nefret edecek bir yan bende hala güçlüydü Buna babamın solculuğunun etkisi diyebilirim. Servetimiz hızla artarken halå sıradan bir Renault Megane ile idare ediyorduk.
Paramızın çoğuyla yatırım olsun diye, ya da yeni inşaatlar için arsalar, pahalanacak bölgelerde eski binalar alıyorduk Özellikle, şehrin dışındaki, boş arazileri satın alırken, çocuğu olmamasının acısını imparatorluğuna yeni ülkeler katarak unutmaya çalışan padişahlar gibi hissederdim kendimi.İstanbul gibi Sührab da şaşırtıcı bir hızla büyüyordu.