“Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyoruz. Gür alevler halinde dönmelisiniz”

ATATÜRK’TEN BİR SES

1924 yılı Ekim ayındaydık. Büyük Zafer’den sonra Atatürk iki girişimde bulunmuştu. Birisi İzmir’de topladığı İktisat Kongresi ki “Milli Ekonomi” sözü tarihimizde ilk defa bu kongrede ortaya atılmıştı. İkinci hareket Avrupa’ya ilk öğrenci kafilesinin gönderilmesidir. Bu ilk kafilede Avrupa’ya gitmek üzere 150 arkadaş başvurmuştu. Son derece sıkı bir eleme sınavı geçirdik, bir süre sonra sonuçlar ilan edildi.150 kişiden 13 kişi seçilmişti. Şimdi bu gruptan hatırlaya bildiğim; Suat Hayri, Burhan Toprak, Namdar Rahmi, Vildan Aşir, Cemil Sena ve Necip Fazıl bulunuyor.

Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye yazmış. Yola çıkacağımız gündü. Berlin’e Balkanlardan ve Polonya’dan geçen bir trenle gidilirdi. Vakit geldi, Sirkeci Garı’ndayım ama kafam çok karışık.

Gitsem mi, kalsam mı?

Beni orada unuturlar mı?

Para yollarlar mı?

Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzininin sesini duydum: “Mahmut Sadiiii!... Mahmut Sadiii! Bir telgrafın var.”

Elime bir telgraf tutuşturuldu. İmza Milli Eğitim Bakanı’nındı. Atatürk’ün emri ile çekilmişti. İçinde hatırımdan çıkmayan şu cümle vardı:


"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."

Mustafa Kemal

Telgrafı okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.

“Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim. Düşünün... 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?

Gittim, çok çalıştım, çok başarılı oldum.

Ülkeme “alev” olarak döndüm.

Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

Ben kim miyim?

Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım...

Hangi derse girsem, hangi imtihana çıksam kulaklarımda bu cümle çınlardı. Yol boyunca içinde alevden bir şevk ve omuzlarında dağlar gibi bir sorumluluk taşıyordum.


Bu ses artık ömrüm boyunca beni hiç bırakmayacaktı.

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

SizIeri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."
İstanbul Üniversitesi'nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: 'Avrupa'ya talebe
yollanacaktır. "Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda
Avrupa'ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey...Ama bir
şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi
seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, "Berlin
Üniversitesi'ne gitsin.” diye yazmış....Vakit geldi, Sirkeci Garı 'ndayım; ama kafam çok karışık.Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzi ismimi çağırdı.”Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.""Benim" dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:"SizIeri bir kıvılcım
olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."
İmza:Mustafa Kemal Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.”Düşünün 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsiînü kurdum.Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim?Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım..

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

Buğlem Öner, bir alıntı ekledi.
19 May 01:41 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Her çeşit insan var. Her çeşit müzik, her çeşit kötülük, her çeşit iyilik...
Sanki canlı gibi. Bu caddenin bir ruhu var. Iyilige, kötülüğe, zenginliğe ve sefalete açık bir ruh... hiç doymak bilmiyor. Günün her saatinde, her dakikasında, her anı yaşıyor.
Heyecanla konuşuyordu stefan. Beyoğlu gerçekten onu çok etkilemis olmalıydı. Berlin yaşamıyor muydu? Sahi siz berlinli değil miydiniz. Aslında hamburg da doğdum ama berlin de yaşıyorum. Ne hamburg ne de berlin istanbul gibi değil. Onlar yaşlı insanlara benziyor. Üstelik istanbuldan daha genç kentler olmasına rağmen. Oralarda sizi şaşırtacak olaylar yok. Her gün aynı tekrarlanmış hareketler. Ne yani istanbulu daha çok mu seviyorsunuz? Yok sevmek değil, nasıl soyleyim hamburgu da berlini de severim. Ama istanbulda yaşamayı tercih ederim. Çok uzun yasayabilirmisim gibi geliyor bana.

Aşk Köpekliktir, Ahmet Ümit (Sayfa 226)Aşk Köpekliktir, Ahmet Ümit (Sayfa 226)
Senem Özcan, Kulağımızdan Bizi Kimler Yönetiyor'u inceledi.
 12 May 19:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

#28549333


1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

“Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
“760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
“Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
“Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
“Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
“Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
“İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
- Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
Barselonalı, Abraham bar Hiya.
- Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
- Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
(Davud).
- Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
-Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
- Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
- Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
ha Zohar).
- Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
- Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
son (Gersonides)
- Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
- İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
- Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
- ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
ben Semah Dvıan.
- Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
"Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
Türk tebaasından yardımcılar 1049
Yüksek okul ve kolej sayısı 35
Yatılı kız okulları 27
Genel okullar 508
Eğitilen talebe sayısı 25.171
Mabet adedi 400
Her servise devam edenler 50.000
Teşkilâtlı kiliseler ..138
Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
c) Amerikalılar, Ermenileri.
Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

Cüneyt Yıldız, bir alıntı ekledi.
 05 May 18:27 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"…İstanbul başka şehirlere benzemez!
Halep düşerse üzülür insan. Kabil düşerse canı acır.
Berlin ikiye ayrıldı, dünya gene de dönmeye devam etti.
New York’un kalbine uçak sapladılar, düzen yeniden kuruldu.
Ama İstanbul öyle mi ya! Bu şehir dengede tutuyor dünyayı.
Tahterevallinin ortası!
İstanbul düşerse bil ki son yakındır!..."

Karakalem, N. İpek GökdelKarakalem, N. İpek Gökdel

Bir Söz Ustası: Şeyh Ahmed El-Cezerî Melâye Cizirî :
İslam dünyasının önemli şair ve mutasavvıflarındandır. Aynı zamanda derin bir felsefeye sahip olan Şeyh Ahmed, Cizre'lidir. Botan aşiretindendir. Babasının adı Muhammed'tir. Genellikle “Molla” kelimesinin karşılığı olan “Mela”, bazen de değişik anlamlara gelen “Nişânî” mahlaslarını kullanmıştır. Nişânî; Kürtçede atış yapılan hedef ve vücuttaki benler anlamındadır. “Aşk ve sevgi oklarının hedefi” şeklinde yorumlanacak Nişânî mahlası, kendisini toplumda hissettiren, belli başlı kimse anlamına da gelebilir.
Ana dili Kürtçe'nin bütün lehçelerini, ayrıca Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Molla Cezerî'nin derin bir medrese kültürüne sahip olduğu anlaşılıyor. Halen Cizre'de cami olarak hizmet vermeye devam eden Medresa Sor'da (Medresetu'l-Hamra -Kırmızı Medrese) yıllarca ders vermiş.
Şeyh Ahmed'in dünya edebiyat çevrelerinde tanınmasına sebep olan meşhur eseri; Ciziri Divanı'dır. 114 şiir, 2000 beyitten oluşan Divan bir edebi şaheser olarak kabul görüyor. Dili Kürtçedir. Şiirlerinin çoğu gazel, bir kısmı da kaside şeklinde yazılmıştır. Hafız-ı Şirazi'nin etkisinde kalmasına rağmen;

Ger lu'luê mensur jı nazmê tu dixwazi
(Eğer nazımdan saçılmış incileri istiyorsan)
Wer şi're Melê bin te bi Şirazi çı hacet
(Gel, Mela'nın şiirlerini gör, Şirazi'ye ne hacet)...

diyerek kendisinin şiir dünyasındaki büyüklüğünü de dile getirmekten çekinmez. Gerçekten de Cezerî'nin üstün şiir kabiliyeti mütercim ve şârihler tarafından vurgulanmış, hatta edebiyatta Molla Camî, İbnü'l-Farız ve Fuzulî; tasavvufta Mevlana Celaleddin-i Rûmî'ye benzetilmiştir. Divanında felsefi estetik, ilahi aşk, sevgi ve tasavvuf ön plandadır. Metafizik ve deruni içeriği, yoğun benzetme, temsil, kinaye ve istiareleri dolayısıyla eserin dili ağırdır. Ancak vermek istediği fikirler anlaşılır ve açıktır.
Divanındaki 33.kasidesinden dolayı Şeyh Ahmed'in Vahdet-i Vücud felsefesine tabi olduğu iddia edilmiştir.

Sırre wehdet ji ezel girtiye hetta bi ebed
(Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur)

Wahid û ferd e bi zatê xwe wi ninın çu eded
(Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur)

Dı qıdem da ezel û ‘eynê ebed herdu yek in
(Başlangıcı olmayan için ezel ve ebed birdir)

Sermediyyet we dixwazit ne ezel bit ne ebed
(Devamlılık ne ezelin ne ebedin olmasını ister)

Ferq e wahid ji ehed lê di meqamê semedî
(Farklıdır vahid ehetten, ama samed makamında birdirler)

Bi haqiqet ku yek in herdu çi wahid çi ehed
(Hakikatte birdirler hem vahid hem ehed)

Yek e derya tu bizan qenci çi mewc u çı hêbab
(Şunu iyice bil ki dalga su kabarcıkları ile derya birdir)

Di esil da ku hemi av e çi av û çi cemed
(Aslında hepsi sudur hem su hem buz)

Kısacası damlaların denizde, harflerin satırda birleşmesi gibi varlıklar bir bütünlükte kendini gösterirler. Görüntüdeki farklılıklar aldatıcıdır. Zaman kavramı yoktur, kıdemde ezel ve ebed aynıdır.
Şeyh Ahmed'in kısaca değindiğimiz Divan'ının çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcuttur. Eser ilk defa Martin Hartmann tarafından tıpkıbasımı gerçekleştirilmiştir. (Der Kurdish Divan des Schech Ahmed, Berlin 1904) Divanı M. Şefik Arsavi yeniden basmış olup, Kadri Cemil Paşa, Hawar dergisinde tefrika etmiştir. Sadık Bahaddin Amedi, Divan'ın ilmi neşrini yapmış, Zeynelabidin Zinar Latin harflerine çevirmiştir. Rusça çevirisi K.R. Eyyüpoğlu tarafından yapılmıştır. Ayrıca Divanın Fransızca, İngilizce, Almanca ve Farsça çevirisi yapılmıştır.
Divan'ın çeşitli şerhleri de yapıldı. Bunlar arasında en meşhur olanı ise Ahmed b.Muhammed el-Buhti ez-Zivingi'nin yaptığı şerhtir. Arapça olarak bu şerhi yapan Zivingi, Suriye'nin Kamışlı kenti eski müftüsüdür. Divan'ın Kürtçe şerhini yapan Abdurrahman Şerefkendî'dir. Cizre eski müftüsü Mahmut Bilgi de Divan üzerinde çeşitli araştırmalar yaptı. Ferhad Şâkelî, Uppsala Üniversitesinde Şeyh Ahmed el-Cezerî konulu bir doktora çalışması gerçekleştirdi. Ayrıca Şeyh Said'in torunlarından Abdulmukit Septioğlu Divan'ın ilk 33 kasidesini şerh etti. Türkçe olarak yapılan bu şerh maalesef tamamlanamamıştır. Nûbihar yayınları arasında çıkan kitapta, kasideler kelime kelime açıklanmaktadır. Çok değerli bilgiler veren bu çalışmanın tamamlanmamış olması oldukça üzücüdür.
Şeyh Ahmed, Divan'ındaki şiirleri alfabetik sıraya koymuş, şiirlerini alfabeye müthiş edebi bir sanatla uydurmuştur. Divan elif babı ile başlıyor ve böylece Arapça alfabeye uyarak gidiyor. Örneğin beyitlerin sonu hangi harfle bitiyorsa, o şiirin tüm beyit sonları o harfle bitmektedir. Bu da son derece yüksek bir edebi kabiliyet gerektirmektedir.
Cizre'de halk arasında Şeyh Ahmed ile ilgili rivayetler, menkıbeler anlatılmaktadır. Bunların ilmi bağlayıcılığı olmazsa bile, O'nun edebi kişiliğinin etkisini anlatmak babından şu çarpıcı menkıbeyi aktarmak yerinde olur: “Kırmızı Medrese civarında bir taşa oturup veya yaslanıp kasidelerini okuyan Şeyhin söylediği sözlerin tesiriyle taş ısınır, hatta kızarır. Bu durumu fark eden Cizreli yaşlı bir kadın, hamurunu getirip, o taşa yapıştırmak suretiyle ekmeğini pişirir.” Evet, Divan okunduğunda, Şeyhin söylediği sözlerin taşı bile ısıtacak kadar etkili olduğu gerçekten de fark edilir.
Divanda kullanılan kültürel materyal, bölgede bulunan medreselerin eğitim seviyeleri ile ilgili ipuçları verir. Zira yörede yüzlerce yıla dayanan medrese eğitimi, Şeyh Ahmed zamanında çok canlıdır. İçerik yönünden son derece zengin bir yapı arz ederler. Bu durum olduğu gibi Divan'a yansımıştır. Zira Divan'da tarihten siyasete, gramerden belâgata, felsefeden astronomiye kadar birçok konudan söz edilmektedir.
Son olarak O'nun Peygambere olan sevgisini ilan eden şu beytini aktarmak istiyorum:

Muyeki ez jı te nadım bı dısed Zin u Şirinan
(Senin bir tek kılını iki yüz Zin ve Şirine değişmem)

Çı dıbıt ger tu haseb bıki me bı Ferhad u Memê
(Ne olur Sen de eğer beni bir Ferhat veya Mem gibi saysan)

Tabi Türkçe olarak yaptığımız bu açıklamalar sözlerin şiirselliğini yansıtmıyor. Şiir veya kasideler Kürtçe olarak okunduğunda, O'nun Allah ve Peygamber aşkının yine kendisinin deyimiyle;

Bı dıl ataş jı ciger büryanım
(Kalben ateş ciğerden büryanım)

Lew perişanım u pür êşanım
(Bu nedenle çok ağrılı ve perişanım)

Aşıkê nazık u mahbubanım
(Nazik ve mahbubların aşıkıyım)

Tu mebin bê ser u bê samanım (Görme beni başsız ve sarhoşum)

Kalben ateş, ciğerden büryan olduğu anlaşılıyor. Büryan Siirt yöresinde etlerin kuşbaşı olarak doğranıp fırınlarda pişirildiği bir yemek çeşididir.
Ne yazık ki, edebiyat âleminde tanınan bu edibin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak 1570-1640 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Bir zamanlar memleketimizde Arapça aleyhtarı bir yönetim anlayışı hâkimdi. Bu yöneticilerin yanlış uygulamalarından mezar taşları ve kitabeler de nasiplerini aldılar. İşte bizim Şeyh Ahmed'in ve daha birçok mezar taşı, kitabe Cizre'de bu anlayışın kurbanı edildiler.
Meşakkat ve çile ile dolu bir ömür geçiren Şeyh Ahmed, 1640 yılında vefat etti. Kabri Cizre'de ders verdiği Kırmızı Medresenin alt katındadır ve bu gün ziyaretgâh haline gelmiş durumdadır.

KAYNAKLAR:
- Şeyh Ahmed el-Cezerî, Divan
- M.Sait Özervarlı, Molla Cezerî, İslam Ansiklopedisi, TDV, Cilt:30
- M.Halil Çiçek, “Yakın Dönemde Cizre Medreseleri”, Hz. Nuh'tan Günümüze Cizre Sempozyumu, İstanbul 1999
- Amdulmukit Septioğlu, Melayê Cizîrî Divan'ının Şerhi, Nûbihar Yayınları, İstanbul 2005
- Abdullah Yaşın, Bütün Yönleri ile Cizre, 1983
- Abdullah Yaşın, Tarih Kültür ve Cizre, Ankara 2007

phoenix, bir alıntı ekledi.
 29 Nis 21:42 · Kitabı okudu

bu sabah artık diş ağrıları hemen hemen kesilmiş gibi. ama kendimi ilaçlar kadar acı duyuyorum. tabii, diş ağrılarının yerini baş ağrısı aldı. boynum tutuk. uyanığım. her hareket bedensel bir acı. baş ağrılarının hangi çeşidini çektiğimi bulmaya çalışıyorum. İstanbul lodosunun baş ağrıları mı, Berlin'in bulutlu gökyüzündeki mi, yolculukların baş ağrısı mı, ya da saatlerce süren migren mi. zaman zaman belimin altında çıkan büyük yara, bu sabah gene belirdi. gene neye öfkelendim. kendimden başka. kendim dahil her şeye öfkeli değil miyim. öfkeyi de aşmıyor mu öfkem.

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 92)Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 92)
Oğuzhan Afacan, bir alıntı ekledi.
29 Nis 15:52 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Ölüme Yolculuk: İstanbul Boğazı'ndan Hardenbergstrasse'ye
Talat Paşa, öldürüldüğü gün olan 15 Mart 1921 tarihine kadar Berlin'de hu evde, kimliğini gizleyerek, ekonomik ve sağlık sıkıntıları içinde sade bir hayat sürdürmüştür.

Talat Paşa, Mustafa Çolak (Sayfa 240 - Yeditepe)Talat Paşa, Mustafa Çolak (Sayfa 240 - Yeditepe)
Kitap Kurdu, Herkese Bilim Teknoloji - Sayı 102'ı inceledi.
 27 Nis 18:21 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Derginin bu sayısı "Dünya Kadınlar Günü" nden dolayı kadınlara ayrılmıştı. Bilimdeki öncü görevi gören kadınların hayatlarına ve yaptıklarına vurgu yapılmıştı.

Derginin her sayısında yer aldığı gibi "Tekno Vitrin" bölümünde yeni teknolojik ürünlerden bahsediliyor. Özellikle "uFunbrush" ürünü dikkatimi çekti. Bu ürün ile çocukların diş fırçalaması çok kolaylaşıyor.

Bir başka yazıda yapay zekanın kötü amaçlı kullanımın ne gibi tehditler barındırdığından bahsediliyordu. Gelecekte bu tür durumlarla yüzleşmemiz gerekecek. Bu yazı okunmaya değer.

Bir başka yazıda ülkemizin yetiştirdiği değerli bilim kadınlarından olan "Banu Onaral" ile yapılan söyleşi sunulmuş. Kendisi Biyomedikal mühendisliği alanında Ar-Ge çalışmaları yapıyor. Kadınlara yönelik dikkate aılnması gereken önerilerde bulunmuş. Bu yazıyı okumanızı öneririm.

Bu dergide beğendiğim diğer bir yazı da "vicdanlı yapay zeka" oldu. Bu yazıda ilk bilgisayar bilimini başlatan kişilerin kadın olduğunu okudum: Ada Lavelace, Grace Hooper...Hatta ilk bilgisayar program dilinin Ada olduğunu öğrendim.

Diğer yazıda kabak çekirdeğinin faydalarından bahsedilmiş. Mutlaka okuyun.

Diğer bir yazıda "Bilgi sahibi olmaksızın yeni bilgileri reddetme" yani "Semmelweis refleksi olarak da adlandırılan durum yüzünden hayatı mahvolmuş bir bilim insanı olan Ignaz Philipp Semmelweis'ten bahsedilmiş. Antisepsi için yaptığı çalışmalarının anlaşılmaması ve çalıştığı üniversiteden kovuluş süreci, hayatı tımarhanade sonlanan bir bilim adamının dramı anlatılmış :(

Diğer bir yazıda otomotiv sektöründe gelecekte olabilecek gelişmelerden bahsedilmiş

Diğer bir yazıda "Dijital Ölümsüzlük" ten bahsedilmiş. Yazarlar veya müzisyenler öldükten sonra da yapay zeka suretleriyle eser vermeye devam edebilir mi?

Diğer ilgi çekici yazı: "Oksijenle gelen sağlık" . Yazıda oksijen tedavisi ile bazı hastalıklarla mücadele edilebileceği üzerinde durulmuş

Bir diğer yazıda Türkiye'de ilklerin kadını olan Prof.Dr.Kamile Şevki Mutlu'nun hayatından ve yaptıklarından bahsedilmiş. İstanbul Tıp Fakültesi'ne giren ilk kadın doktorlardan birisi ve aynı zamanda devlette ilk görev alan kadın doktor olduğundan , Atatürk'ün desteğiyle Berlin Üniversitesi'ne gidiş sürecinden ve yurda döndükten sonra Ankara Numune Hastanesi'nde göreve başlamasından bahsedilmş. Güzel bir yazı. Okumanızı öneririm.