İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık,bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer.
Cehalet hastalığı ilimle, cimrilik hastalığı cömertlikle, kibir hastalığı tevazuyla, oburluk hastalığı ise her istediğini yemekten kaçınmakla tedavi edilir.
Konuşuyor. Davanın İslâmî hareket iddia-sındaki bir parti tarafından harcanışının ıstırabını, bir yangın ortasında kalmışçasına yaşamış olarak, -dedik ya; bilgi, bilene var-, dehşet verici çığlıklardan sonra daha da ötesi olmayan bir du-rakta tevekkülle bekler gibi, konuşuyor. Edası, şu "noktalama"sında belirttiği çerçeve içinde:
-"Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin!
Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!"
Büyükbabam ile büyükannemin iki kızları ve bir oğulları olduğunu belirtmiştim. Çocuklara Corinne, Henry ve Edith adları verilmişti. 1883 yılında dünyaya gelen ilk çocuk Corinne, yıllardır evlat özlemi çeken aileyi büyük sevince boğar. Bu tarihlerde Tergiman ailesinin üç oğlu, aileleriyle birlikte Harbiye Afet Sokak'ta üç katlı bir evde oturmaktadır.
Corinne daha çocukluk döneminde güzel sanatlara ve müziğe olan yeteneğini belli eder ve ailesi küçük kıza piyano dersleri aldırmaya başlar. Kızlarını sürekli destekleyen babası, genç kızı eğitim için Fransa'ya gönderir. Paris Konservatuvarı'nın piyano ve şan bölümlerini başarıyla tamamlayan Corinne, mezuniyet sonrası İstanbul'a döner.
Ailenin 1888 yılında Henry adını verdikleri bir oğulları olur. Üstüne titrenen bu erkek evlat ne yazık ki genç yaşta difteriye yakalanarak yaşama veda eder ve aileyi büyük bir mateme sürükler.
Corinne'nin Paris'teki eğitimi sırasında bu defa da bir kız kardeşi dünyaya gelir. Edith adı verilen, kardeşlerine hiç benzemeyen kara gözlü, kara kaşlı, hep gülen bu bebek, Henry'nin ölümünden sonra ailenin nazar boncuğu gibi büyütülür. Edith de Corinne gibi güzel sanatlar, müzik ve yabancı diller konusundaki yeteneğini kısa sürede belli edecektir. Beş dil öğrenen Edith, okumaya olan düşkünlüğüyle kütüphanesini değişik dillerden oluşan kitaplarla doldurur. Çocukluğumda annemin bu özelliğiyle övündüğünü hep anımsarım. Güzelliği, zarafeti ve şıklığıyla her zaman dikkatleri üzerine çeken anneme benzemek için sık sık onun ayakkabılarını giyerek ayna karşısına geçer, yabancı dil diye uydurduğum sözcüklerden oluşan bir dille konuşur oynardım. Küçük ayaklarıma geçirdiğim o günün modası ince, yüksek topuklu ayakkabılarına verdiğim zararı hiç unutmamışımdır. Corinne gibi Edith de zeki ve kültürlüydü. Her ikisi
1940'lı, 1950'li yıllarda çağdaş insan gazete okuyordu, ama bugün -hele de bizim gibi ülkelerde- gazeteye bakıyor. Gazeteyi, başkalarının apış arası serüvenlerini öğrenmek; günlük falından geleceğine ilişkin ipuçları bulmak; bulmaca çözerek bilgi ve kültür düzeyini sınamak ve geliştirmek; futbolcuların cinsel yaşamlarıyla gol yüzdeleri arasındaki ilişkiyi görmek; devlet büyüklerinin vecizelerinden, ülkesinin büyük başarıları hakkında derin bilgiler edinmek; bu arada da 'iki başlı Samsun kirası' yaklaşımıyla, her gün biraz daha yoksullaşan evinin tencere-çarşaf eksiğini tamamlamak için alıyor. Akıl almaz bir hızla gelişen bilimsel bulguların teknolojik araç gereç olarak günlük yaşamına girmesiyle büyük bir parçalanmaya uğramıştır günümüz insanı. Büyük ölçüde makineleşme ve en küçük ayrıntıda bile uzmanlaşma, çoğumuzun anlamını ve işleyişini kavrayamadığı büyük ve karmaşık bir sürecin küçük ve güçsüz parçaları yapmıştır bizi. Öyle bir sürece girmiştir ki çağdaş yaşam, insan çalıştıkça daha çok parçalanır olmuştur. Hem düşünce düzeyinde, hem de günlük pratik içinde bütünle olan bağı iyice kopmuştur. Bu olağanüstü ayrıntıya indirgenmiş işbölümü insanın görünürde işini kolaylaştırırken, onun önemini ve değerini azaltmış, ufkunu daraltmıştır. Çalışma yaşamı ne kadar iyi düzenlenmişse insandan beklenen yaratıcılık, katkı ve ustalık da o denli azaltmıştır. Bu da çağdaş insanın kendisine yabancılaşmasını o ölçüde derinleştirmiştir. Yalnızca nesnelerin değerli olduğu yabancılaşmış bir dünyada, insan da nesneler arasında bir nesne olmuş, ne yazık ki nesnelerin en ucuzu ve güçsüzü konumuna düşmüştür.