• 208 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Şimdi yazacağım bu satırlar hislerimi anlatamayacağım kelimeler içermektedir. Ne olursa olsun yetmeyecektir. Elbetteki büyük bir çoğunluğa göre de abartılı bulunacaktır. Okuyanları sıkmamak adına çok uzun olmayacak ki zaten büyük bir çoğunluk tarafından da okunmayacaktır.

    Yazarı ilk önce şiir kitabı ile tanıyıp şiirlerine hayran kalıp sonra listeme almıştım bu kitabı. Şiirlerinden birini ise alıntı olarak değil ileti olarak paylaşmıştım
    #37190158
    neredeyse iki yıl olacak ve ancak sıra geldi bu kitabını okumaya. Uruguaylı yazar bu kitabında ise 70'ler yılların askeri darbesinin açtığı sonuçları bir ailenin gözüyle ve içine kendini de ekleyerek anlatıyor. Kendisi de sürgün yemiş vatanından uzakta yaşamış darbe yüzünden. Bu durumlar bize elbetteki yabancı olmasa gerek...

    Benim bu kitapta eleştireceğim doğru ya da yanlış bir sürü şey var. Ama bunlar benim umurumda değil. Siyaset politika devrim dava uğruna birilerini öldürmek vs. hiçbirisi beni ilgilendirmiyor. Benim için yazarın tek tek karakterlere bürünüp iç sesleri ile konuşması, bilinçaltına yolculuk ve bu karakterlerin konuşmaları ile uyumudur önemli olan. Küçük bir çocuğun acemice kendini çevresini anlatması, hapishanedeki adamın umutlarına sarılması, çaresiz kadının kendince haklı bence yanlış ihaneti, duygusal boşlukları ve hazsal eksiklikleri, bir babanın çocuğuna olan mesafesi, bir arkadaşın en yakın arkadaşına yaptığı yanlışlar... Bunların hepsi içsesleri ve ara ara diyalogları ile beni büyüledi.

    Hepimizin bu hayattan beklentileri çizdiği yol savunduğu fikirler var. Hepimiz aynıyız ne kadar farklı olsa da çizdiğimiz yollar. Önemli olan bunun doğruluğuna olan inancımız aslında. Bir şeye körü körüne inanmak mıdır onun uğruna her şeyi feda edebilmek midir, yoksa şüphe ile yaşamak mıdır? Bir çoğumuz şüphe deriz şimdi çünkü bir şeylerin farkındalığını sahip olduğumuza inanırız. Ancak kalıcı bir devrim için gerekli olan inanıp da sonuna kadar gitmek değil midir? Aslında buradaki ana karakter suçlandığı şeyden dolayı suçsuz olsa bile başka şeylerden dolayı vicdan azabı çekmektedir. Ama düşüncesinden ödün vermemiştir. Belki de umutlarının yıkıldığını görünce her şey tepetaklak olacaktır. Bunu elbette birçok kitapta alıştığımız gibi göremedik. Çünkü hani izlediğimiz dizinin ya da filmin en güzel yerinde bittiğinde dediğimiz "yaaa en güzel yerinde bitti amaaaa!" nidası gibi "off burada mı bitecektin be kitap!" nidasında bulunuyoruz. Kimler mi bulunuyor? Ben ve içseslerim.:) Yine hayalgücümüzle kitabı sonlandırıyoruz. Neyseki hayallerimiz var! Neyseki sonsuz kitaplar var!

    Bu yarı devrimsel kitabın incelemesi de kırık bir şekilde sonlanıyor. Umarım abartmıyorumdur. :)
  • 288 syf.
    ·8/10
    İlk kişisel gelişim kitabımdı. Bilinçaltına yolculuk yapmak isteyenlerin ilk okuyacağı kitap. Hatta okurken kendinize hemen "ototelkin" yapmaya başlıyorsunuz. Mutlaka okunmalı.
  • 92 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Klein ve Wagner, Herman Hesse’nin, Kamuran Şipal çevirisi ile Türkçeye kazandırılan son kitabı. Alman Edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Hesse, Klein ve Wagner’da; Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung’ın “Persona” teorisi ışığında bir bilinçaltı portresi çiziyor. Kitap, yapısı bakımından Joyce’un Ulysses’ini; dili bakımından ise Kafka’nın Dönüşüm’ünü hatırlatıyor.
    Saygın bir banka memuru, sadık bir koca ve aile babası olan Friedrich Klein, çalıştığı bankada evrakta sahtecilik yaparak bir miktar parayı zimmetine geçirir; sahte pasaport, bir tabanca ve çanta dolusu para ile güneye, gösterişsiz bir saygınlığa ve kabuslarla dolu bir yolculuğa çıkar.
    Özgürlüğüne kavuşmak için çıktığı bu yolculukta kafasını kurcalayan, anlam veremediği bir sürü düşünce vardır. Uykusuz, bir o kadar da yorgun olan Klein, kısa süreli uykularından gerilim dolu kabuslarla uyanır. Bir yandan da küçük küçük parçacıkları devşirip bir araya getirerek bir porselen kutudaki kırık yeri onarır gibi, bu son günlerde olup bitenlere ilişkin anıları güçlükle bir araya getirmeye çalışır.
    Klein sürekli, cinnet geçirdiği bir sırada ailesini katleden ilkokul öğretmeni Wagner’i düşünür. Kendisini Wagner ile bağdaştırır, bu düşünceyi bilinçaltından atamaz. Kuşku ve korku içindedir, suçluluk duygusu peşini bırakmaz. Öyle ki, artık onun için anlam taşıyan tek kelimenin ‘ölüm’ olduğunu düşünür. Yaşadığı acılardan dolayı duyduğu “ölüm arzusu”, kendi içinde bir iç çatışmaya dönüşür.
    Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından İtalya’da bir kente gelen Klein, yolculuk sırasında sürekli ismini duyduğu otellerden birine yerleşir. Bir süre sonra Teresina adında genç, güzel ve çekici bir dansçı kadınla karşılaşır. Bu karşılaşmanın ardından Klein’ın bilinçaltındaki kavramlar şekil değiştirmeye başlar. Klein tüm bunların sonucunda içsel bir yolculuğa çıkar ve bilinçaltında yatan ölüm arzusunu, intihar ederek gerçekleştirir.

    Klein ve WagnerSARSICI BİR PSİKOLOJİK ANLATI

    Klein ve Wagner’i analiz edebilmemiz için C.G. Jung’ın “Persona”, ya da Türkçe karşılığıyla “Maske” teorisine ihtiyacımız var. Persona’yı kısaca; “Sosyalleşme, kültürleşme ve deneyim sayesinde bilinçli olarak oluşturulmuş kişilik” şeklinde tanımlayabiliriz. Latincede hem “Kişilik”, hem de de “Romalı oyuncular tarafından giyilen maske” anlamı taşıyan Persona, tiyatrodan da bilindiği üzere, kişinin kendi doğasını gizlemektir.
    Jung’ın bu teorisine göre; Dışarıya bakan rüya görür ve hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır ve kendini keşfeder. Hemann Hesse de bu kitabında, dönemi için henüz yeni olan psikoloji bilgileriyle desteklediği bilimsel bir teknik kullanmayı denemiştir.
    Okurun gözünde başta basit bir polisiye öyküsü canlandıran Klein ve Wagner, bir süre sonra bu algıyı tamamen yıkmayı başarıyor. Hatta, James Joyce’un Ulysses eserini andıran bir çağdaş psikodrama dönüşüyor. Klein karakterinin söz konusu psikolojik durumu ve yazarın bunu dile getiriş biçimi ise Kafka’nın Dönüşüm kitabındaki Gregor Samsa’yı hatırlatıyor.
    Dolaylı anlatımdan kaçmayan Hermann Hesse, uzun uzadıya karakter ve yer tasvirlerine başvuruyor. Yazar, bu anlatısında da (Bozkırkurdu romanında olduğu gibi) dil akışını ve ritmini karakterlerin hislerine göre ayarlıyor.
    Kitap, Klein karakterinin iç çatışmasını ve bilinçaltına yerleşen bir cinayeti konu alıyor. Kitabın yazarı Hermen Hesse’nin bir dönem yaşadığı bunalımı (ailevi sorunlar) göz önüne alırsak, Klein karakterinin altında yazarın kendi yaşamına ilişkin göndermelerin olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Kitapta, “Tiyatro-Oyun-Maske” üçgeninde, rüyalar ile gerçekleri karıştıran Klein’ın, varlık ile yokluk arasındaki algı karmaşası sık sık karşımıza çıkıyor.
    Kitabın merkezinde yer alan Friedrich Klein, karısını ve çocuklarını öldürmüştür. Wagner karakteri ise anti-kahraman bir figürdür. Klein, gerçekleştirdiği bu canice olaydan Wagner ismini kullanarak kaçıp kurtulmak ister. Bilinçaltını alt üst eden, uykularını kaçıran bu cinayeti aklından çıkaramamasının sebebi ise çocuklarıdır. Onları bir daha göremeyecek olması Klein’ı depresif bir hale sokar. Geçmişin yükünden ve gelecek kaygısından kendini kurtaramayan Klein, tüm bunların onu esir almasına engel olamaz ve yaşamına son verir.

    Friedrich Klein bir yandan ahlaki değerlere önem veren biri olarak karşımıza çıkarken, bir yandan da kendi içinde kaybolup giden, evrensel yaşam kurallarına saygı duymayan, hedeflerden yoksun biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun nedeni de bilinçaltında iki farklı karakteri barındırıyor olması.
    Öğretmen Wagner figürü, Hesse’nin yaşadığı dönemde Alman medyasında geniş yankı uyandırmış cinnet olaylarına bir göndermedir. Besteci Richard Wagner’ı da göz önüne alırsak, kitapta yer alan zıt karakterlerin son derce ustaca kullanıldığını görebiliriz. Wagner bir katildi; cani bir şekilde ailesini öldüren, ahlaki değerlerden uzak biriydi. Ama öte yandan Wagner bir sanatçıydı; besteciydi, dahiydi, baştan çıkarıcıydı, yaşama sevincine ve duygusal hazlara sahip biriydi.
    Bir bölümde Goethe ve Schopenhauer’in alıntılarına yer veren Hesse, genel olarak varoluş, zaman, yaşam ve ölüm gibi kavramların üzerinde duruyor. Özellikle son bölümde, Klein intiharın eşiğine geldiğinde, kitapta felsefi bir hava esiyor. Yazar, son bölümde hayatın anlamı, zamanın önemi, toplum ve birey yönünden ahlak kavramı, korku ve ölüm gibi konuları sorguluyor.
    Klein ve Wagner, Kafka’nın; “Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı” sözünün hakkını veren ender kitaplardan biridir.
  • Başka bazı kimselerse, gelişim kaydetmek için kendileri üzerinde bir çalışma yapmaları gerektiğini idrak etmez. Bu, 'âşığı' olmadığından muzdarip ve de bilinçaltına ittiği şeyin üstesinden gelmek için hiçbir şey yapmayan ergenin durumudur.
  • 280 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Ve
    Ateş
    Bizi
    Tüketiyor

    Murat Gülsoy

    Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. müthiş başladı, ilgiyle okudum.Başka hikayelerin arasında kendi hikayesini arayan birinin öyküsü olarak özetlenebilir bu kitap.
    Bilinçten bilinçaltına giden bir yolculuk.
    başarılı bir roman. Başarılı bir kurgu,başarılı bir olay örgüsü var en çok karanlık temas ve kokinalı kadın kısımlarını beğendim.

    "yazmak öncelikle benim için bir düşünme biçimi. kendi üzerimde bir çalışma yürütüyorum sanki. asla bitmeyecek bir öz araştırma. ancak ikinci bir özelliği daha var yazmanın: tasarlamak, bir yapı kurmak, bir dünya yaratmak, bir mekân açmak… öncelikle o açılan mekân içinde ben geziniyorum. bu bilinçli görülen bir rüya gibi. ama asıl önemlisi bu dünyada bir süre sonra okurların gezineceklerini bilmek, bunun heyecanıyla o mekânın ayrıntıları üzerinde çalışmak… çünkü bu öyle bir yapı ki, tüm malzemesini kendi iç dünyanızdan elde ediyorsunuz ve onlara şekil veriyorsunuz. örneğin iç dünyanızın karanlık maddesinden bir sokak, bir ev, bir adam, bir kadın yapıyorsunuz, okurlar ve tabii öncelikle kendiniz, o sokakta yürüyen adamı, o evde nefes alan kadını görüyor, onları izliyor ilk başta ama sonra bir an geliyor ki tüm bunların malzemesinin sizin içinizden çıktığını fark ediyorsunuz, fark ediyor okurlar, bu da bir insanın içine dokunmuşsunuz gibi tuhaf bir his yaratıyor. her geçen gün insanın biraz daha derine inmek istediği bir dalışa benziyor çünkü o dip sarhoşluğunu özlüyorsunuz. bir roman yazıyorsam, yazma anları dışındaki her şey o romanın parantezine alınıyor, bu da çok tatmin edici bir duygu. o yüzden yazmayı sürdürüyorum."

    Geceyi güzelleyen bu romanında "deliliği kutsayan bir anlayış"la belki de bilinçaltının açığa çıkması, gerçekle rüyayı ayırt edememe, arayış, kendinde kaybolma gibi olguları başarılı bir şekilde işliyor yazar. Dili yalın, dramaları makul ve olağan dünyada yaşanan şeyler fakat sıradan olduğu da pek söylenemez. Olağanüstülük ilk sayfadan,son sayfaya kadar hissediliyor. Gece okurları tekinsizce çağırıyor.

    "Dışarıdan bakıldığında donuk bir adamım, oysa kafamın içinde düşünceler, hayaller alev alev.. Ne yararı var? Bir mağaranın içinde yanan ateş ne kadar yumuşatabilir ki taşı?"

    Hareket eden, yürüyen, arayan romanları seviyorum. Keyifli okumalar

    Gürbüz Deniz.