Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
Yedeğimdeki okunaksız
şarapla lekelenmiş, solgun harita
uyduruk bir şey mi bilmiyorum
yoksa sahiden definenin yeri
gösteriliyor mu orada?
Ama boşver.. Nasıl bir ilgi olabilir
kalbe dönmekle define bulmak arasında?
Lakin ben inerken her dönemeçte
bir parçasını ele geçirdiğim
her molada, her zorlanışında nefesimin
her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
nerelerde kıraçlaşır
rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
güneşin şifa diye bilinen ışıkları
nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir...
Öylesine perişan hâldeydim ki bazen her biri, normal bir insanın hayatını mahvedebilecek türden on lanet gelip beni bulmuş gibi hissediyordum.
Sonuç olarak hiçbir fikrim yok. Diğer insanların deneyimlediği dertlerin ne türünü ne derecesini anlayabiliyorum. Belki de karınlarını doyurarak yatıştırdıkları “işlevsel” dertleri esasında acının en uç biçimidir, belki cehennemin en alt katmanlarındaki işkenceler gibi öyle feci bir acıdır ki benim “bir deste lanet”im onun yanında sönük kalır. Bilmiyorum. Ama böyleyse de buna nasıl katlanabiliyorlar? Günlerini nasıl pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden, akıllarını kaçırmadan, hatta politik meseleleri tartışmaya devam ederek geçirebiliyorlar? Her şeyin böyle olması gerektiğine kendilerini asla sorgulamaya kalkmayacak kadar inanmış mükemmel birer egoist olabilirler mi? Öyleyse bu acıya katlanmaları daha kolaydır herhâlde. Acaba insanlar özünde böyle ve onları mutlu eden şey de bu mu? Hiç bilmiyorum... Acaba geceleri rahatça uyuyup sabahları dinlenmiş mi kalkıyorlar? Rüyalarında ne görüyorlar? Yolda yürürken akıllarından ne geçiyor? Para mı? Eminim tek düşündükleri bu değildir. İnsanların yemek için yaşadıklarını söylediklerini duymuştum ama para için yaşadıklarını hiç duymadım. Yine de bazı şartlarda... Hayır, öylesini de anlamıyorum ki... Düşündükçe daha az anlıyor, dehşet verici ve huzursuz edici “yalnızca benim bütünüyle herkesten farklı olduğum” fikrine daha çok kapılıyorum. İnsanlarla konuşabilmek benim için neredeyse imkânsız. Ne diyeceğim veya nasıl söyleyeceğim hakkında hiçbir fikrim yok.
"Ben de bilmiyorum seksi seks için yapmak nasıl bir şey? Yani insanın canı çok istediğinde, eğer yanında sevdiği bir erkek yoksa yalnızca hoşlandığı için yapamaz mı? Kötü bir şey mi bu?"
"sütlü kahve içenle sade kahve içen arasındaki en büyük farkı bilir misiniz?" dediği sırada ben beyaz tişörtündeki resme bakıyordum. "Bilmiyorum" dedim.
"Sade kahve içenler artık evden kopmuş demektir. Daha doğru bir ifadeyle bir eve ihtiyaçları yoktur. Yaşadıkları herhangi bir yeri ev olarak benimseyip mutlu mesut yaşamaya devam ederler. Yıllarca bir otel odasında yaşayabilirler, örneğin. Ama sütlü kahve içenler hep bir ev ararlar. Evlerinden iki gün ayrı kalsalar, hemen bir mutsuza dönüşürler. Yataklarını, ellerini sildikleri havluyu, her gece oturdukları koltuklarını, hatta ne bileyim çorap çekmecelerini bile özlerler. Bunu biliyor muydunuz?" dedi.