• Cemile
    Cemile,neresinden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum.Kocaman yazar Cengiz Aytmatov'u eleştirmek bana mı kaldı diyorum ama düşüncelerimi yazmadan da yapamayacağım.en başta söylemek isterim yazarın dili kullanış biçimi ,anlatımına diyecek söz yok fakat eleştirim kitabın konusuna olacak.Kitapla ilgili en büyük söylem bu güne kadar yazılmış en güzel aşk hikayesi olduğu,daha güzel aşk hikayeleri okumuştum ayrıca bir insanın ülkesi için savaşan bir kocasını aldatıp başka adamla kaçmasını konu alan bu hikayeyi toprak ana'yı yazan bir yazara yakıştıramadım.Dahası bu hikayeyi büyük bir aşk hikayesi olarak gören insanlarımızı anlayamıyorum,sanırım bunu anlayamamak benim cehaletim...Çünkü biz büyük değerlere sahip milletiz yaşadıklarımızdan,,
    yazdıklarımız dan sorumlu olduğumuzu düşünüyorum.Bu tarz olaylar hiç yaşanmıyor değil elbette benim karşı çıktığım,yazılı ve görsel basında bu tür olayların alkışlanarak bize sunulması ve asimile edilmeye çalışılması.Hiç mi böyle kitaplar okumadım,okudum elbette yabancı bir sürü yazarın kitabını okudum fakat biliyorum ki bizim kültürümüzden uzaklar,onlara yakışan fakat bize ve kültürümüze yakışmayan konular.Bu kadar basit bir konuyla yazılmış kitabın çok abartılmasına karşıyım.Bu konu uzar gider hatam varsa affola bunlar benim görüşlerim.Bu kitabı okuyarak zaman kaybetmeyin derim.iyi okumalar...
    Cengiz Aytmatov
    Cemile
    Çeviri: Şerif Hulusi
    Yaba yayınları
  • Üstü Kalsın
    Bir kadını ortadan ikiye böl, yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili yarısı aşk. Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu! Yarısı rivayettir, yarası gece...
    Seviyorum şiirleri ve aşığım her birine...
    O sebeptendir,şiir kitaplarının yeri hep ayrıdır gönlümün derinliklerinde.O yüzden çantamda iki kitap taşırım,biri okumakta olduğum kitap diğeri nefes alamadığımda bana nefes olabilecek şiir kitabı... Öyle ki,hayat hiç birimiz için kolay değil,işte böyle anlarda çıkış noktam,yol gösterenimdir şiirler.Bazen hayal ediyorum şiir kitaplarının küçücük ceplere gireninden üretseler,hep elimin altında olsalar...Bu aralar çantamdan çıkaramadığım Cemal Süreya...
    Sizede tavsiye ederim,ilaç kadar etkili olduğunu göreceksiniz. Sevgiyle kalın... Keyifli okumalar...
    En çok sevdiğim şiirini paylaşmak isterim.

    SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    Siz hiç hamama gittiniz mi?
    Ben gittim lambanın biri söndü
    Gözümün biri söndü kör oldum
    Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
    Şöylelemesine maviydi kör oldum
    Taşlara gelince hamam taşlarına
    Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
    Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
    Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
    Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
    Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
    Cemal Süreya
    Üstü Kalsın
    Yapı kredi yayınları
  • “Elimde hiçbir kapıya uymaz anahtarlar, şimdi size aşka, hayata ve ölüme dair yerli yersiz cümleler söyleyeceğim.”

    Koca kitabın hülasası, içeriğinde ne taşıdığı bu veciz cümleyle tam olarak anlatılmış aslında. Bu iyi bir niyet aktarımı. Ben yine de biraz bahsetmek istiyorum kitaptan. 450 sayfa boyunca beni biriktirdi sonuçta, hem de ben onu bitirmemeye çalışırken.

    Nazan Bekiroğlu, bilen bilir ama bilmeyen için şöyle söylemek gerek; özge dili, lirik anlatımı ve hassas bir kalbi olan kendi deyimiyle Nakkaş (hem de usta bir Nakkaş), Türk edebiyatı içinse büyük bir talihtir. Onun o sizi çok başka yerlere çağıran lirik cümlelerini başka dile çevirdiğinizde aynı tat olmayacaktır. Bu da bizim lezzet dolu bir ayrıcalığa sahip olduğumuzun kanıtı.

    Denize, Buhurumeryeme, Nergise, çiçeğe yani, doğaya, hatıra taşıyan güzel kokuya ve aşka âşık bu zarif kadın, naif ibrişimiyle sizi gönlünüzden yakalıyor. Temas ettiği yerler, gönül dilini konuşanların, ancak aynı hâle mazhar olmuş, aynı yolu yürekli bir serdengeçti olarak gitmiş ve hikmetten nasibini alarak gönül bilgesi olarak dile getireceği şeyler. Hani vardır ya Halil Cibran’nın Ermiş’i işte yer yer o sesi duyarsınız. Mimoza Sürgünü’nde kendisi için: “Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. Eğer öyle değilse ya ben hayal görmüşümdür ya bana hülya anlatmışlardı.” demişti Nakkaş. Çünkü doğası dışına çıkan şeylerin acı verdiğini ve bu acının da ancak estetize edilerek yaradılıştaki o doğal güzelliğine döndürülebileceğine inanıyor. Bu kitabı da, 20 senelik yazarlık ömründeki aşka, hayata ve ölüme dair eserlerinde yayınlanmış lirik deyişleri ve bir kenarda kalmış ama yayınlanmamış yani kitaba kadar henüz söylenmemiş estetik deyişlerinden teşekkül ediyor.

    Parçaya dair örnek sunmak bütünü tam olarak anlatamaz belki ama fikir verebilir. Onun için eserin içeriğine dair de bir şeyler yazmak istiyorum.

    Bir yazar var ki karşımızda kendine Nakkaş, Yazıcı isimlerini seçen. “Daha yüksek hakikate temas etmek için bunca hikâyeyi ben uydurdum” diyen ve “kaybolmamak için, varlığımdan en fazla şüphe ettiğimde var olmak için yazı, içim içime sığmadığında yazı” diyerek yazıyı bir çıldırmama tahliyesi olarak gören, ancak yazı aracılığıyla halleşebilen... İçinde bir can yangını taşıyan ve “sizin gördüğünüz dumanı, ateşi bendedir” diyerek kelimelerin kifayetsizliğini gösteren... Hayatın sahiciliğine takılıp, sertliğine maruz kalarak yaşama beceriksizliğini yazının emniyetinde sükûna erdiren bir ruh.

    “Kelâmın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da öte ah var.”

    Nakkaş, dile dökemediğin şeyin acısının katlanılmaz olduğunu söyler sana. Çünkü isimlendirmek, o şeyin varlığını beyan etmektir. Çünkü isimlendirmek, acıya bir anlamda sınırlar çizerek, onu daha evvel tecrübe edilmiş bir alana hapsetmektir. Bu yüzden kelimelerle yolunu bulmak, yazmayla kendini sağaltmaya da eştir ona göre. Köhne diliyle dünyada kendini ifadeye çalışan insan ancak aşkı yaşadığında yepyeni bir dil sahibi kılınabilir. Bu dilin kahramanları Yusuf-Mecnun-Âdem ise de Nakkaş bizzat bu çetrefil, büyülü dili bize duyurur.

    “Ömrü boyunca hayatı, varlığı, oluşu bir imaj sağanağının arasından seyreden biri sonunda düz cümlelerle konuşmak istiyorsa o artık şiirle birlikte aşkı da kaybetmiş demektir.”

    Ben aşkın kelamını en çok Nakkaş’tan dinlemeyi seviyorum. Çünkü güzelliğin insanın doğasından geldiğini ve o doğayı fark edip, ezel tanışının farkına vardığında insanın gerek dilsel gerekse manasal anlamda hayatı çok farklı bir boyutta yaşayabildiğine, beni O inandırdı. Anlattığı masal, hikâye ya da deyişle önce o dilin lezzetine varıp, sonrasında o hali duyumsamak farklı bir hakikate ermek demekti çünkü.

    “Elif karanlıkta oturuyordu. Bir Be bulsa, açılacaktı yolu. Ama sırdı Be. Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu. Sır ortaya çıkınca Elif soracaktı, neye geldin? Seni açıklamak için, diyecekti Be… Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı… Müstesna bir yazgıyla ödüllendirildiğine inanmaktan gelir aşkın büyüsü. Seçilmişlik vehmi.”

    Bu müstesna hali tehlikeli kılansa akılla oynamaktı. Bir denge üzerinde durmak… Oysa Nakkaş, akılla dengede tutulan aşkın münisleştiğini ve munisleşenin artık aşk olamayacağını söyler bize. Çünkü mecnunluğudur, Mecnun’u Mecnun kılan. Ancak aklıyla sorgulayarak vehim ve şüphe doğurduysa âşık, orada hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Teslimiyetin kaybolduğu yerde tereddüt var olacaktır. Hiçbir duygu aşkla aşık atamaz, nefretten başka.

    “O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk, orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegâne duyguydu ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi.”

    Aşkın hâllerini zarif bir biçimde anlatan Nakkaş bize insanlık hâlleri üzerine de önemli ipuçları verir. Der ki: “Kötülükle sınanmayan iyilik makbul meta değil. İnsanı insan yapan, kötü olmaya gücü yettiği hâlde iyi olmayı seçebilmesi.” İyilikle ilgili olarak da “hatırlayacağın iyiliği yapma” diyerek ince bir telkin de bulunur. İnsan unutan bir canlı hele de insaniyetinden sıyrılmışsa nankör. Onun için der Nakkaş “Kalbine dokunmalı insanların. Yoksa bir kalpleri olduğunu kolayca unutuveriyorlar.”

    İçinden yenilenmeyenin, dışından çabuk eskiyeceğini ve insana, kalp yönünün tayininde en büyük rehberin vicdan olduğunu, onu kaybedenin tam da kaybettiği yerde bulabileceğini çünkü vicdanın hatırlanabilir bir gerçek olduğunu biz yine Nakkaş’tan duyarız. Acı çekmenin ruhun fiyakası olduğunu bilirdik de acının da bir estetiği varmış; “İnsan, acısını salt kendi adına çekiyorsa bu bencil bir acıdır. Kendi acımızda başkasının acısını da tecrübe edebilirsek, o zaman çoğalır, tamamlanırız. Bu da kendi acımızda evrenin acısını tecrübe etmek demektir.”

    Hayata dair sözlerini söyleyen Nakkaş’ın annelere dair de diyecekleri olacaktır elbet. Annelerin hepsini birbirine benzeyen ayrı bir ırk olarak görür ve güçsüzlükteki büyük güce dikkat çeker. “Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?”

    Bu kadar etrafında dolanıp, noktanın kendine temas etmeden olmaz tabii. “Hayat ne biliyor musun? Delinmiş sandalına su dolarken senin daha yüksek bir hızda onu boşaltmaya çabalaman.” Sözü daha fazla yormadan şunu söyleyebilirim. Ben okurken, bu kesif mana ikliminde Nakkaş’la birlikte enginde yol aldım. Yıllar evvel okuduğum Halil Cibran’ın Ermiş’ini okurken de benzer hikmetli bir yolculuğa çıkmıştım. Yol farklı olsa da ben yine o soyut yolun somut yolcusuydum. Kitapla alakalı elbette ki değinmediğim çok şey var, zaten hepsine değinmek de mümkün değil. Birçok konuda kavramsal manada deyiş ve sorgulama imkânı var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eserin oluşturulma biçiminden dolayı da Nazan Hoca’nın “Best of” çalışması olduğunu söylemek mümkün. Bitirirken Nakkaş’ın şikâyetten hikâyet ettiği bölümde söylediği, zaman zaman kalbe gelen o deyişle bitirmek isterim:

    “Ya Rabbi! Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim. Bilirsin, öyle, senin adını unutmuşlardan değilim. Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i rahmanınla, esirge ve bağışla; ama bu dünya bana zor geldi.”
  • "Doksanını bulmuş çok yaşlı bir gazete köşe yazarının ağzından müthiş bir aşk serüveni" diyor tanıtım yazısı ama ben hiç mi hiç katılmıyorum. Öncelikle yazarimiz dünyaca ünlü, Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmüş, başarılı ve cok sevdigim, yüzyıllık yalnizlik gibi bir kitapla beni kendisine hayran biraktiran bir yazar. Hepsine saygım tabiki sonsuz. Ama bu kitap olmamış kanisindayim hem de hiç olmamış. 90 yasinda bir adami, genç kız bile demiyorum 14 yaşında bir kiz çocuğuna istismari bence kesinlikle. Zira kitap 90 yaşındaki karakterin yaşamına zıt olarak kadını her fırsatta aşağılamış, bakireliği yüceltmiş. bunuda ayri tartismak isterim. okuyun tavsiyelerinde bulunmak isterdim ama görüyorum ki okumamak bir şey kaybettirmez. tıpkı okumak bir şey kazandirmadigi gibi. tabiki okuyanların/begenenlerin benim fikrime katilmalarini beklemiyorum tamamen benim şahsi kanaatim bu yönde.
  • Gençsin ve çocuk sahibi olmak, evlenmek istiyorsun.
    Ben de soruyorum sana : Bir çocuk istemeye layık bir insan mısın?

    Muzaffer misin, kendi kendine boyun eğdiren misin,
    duygularına hükmeden misin, erdemlerinin efendisi misin?
    Bunu soruyorum sana:
    Yoksa arzularında dile gelen, hayvan ve ihtiyaç mı?

    İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün olsun bir çocuğu özleyen.
    Canlı anıtlar inşa etmelisin zaferine ve özgürleşmene.
    Kendinin üzerine inşa etmelisin.
    Ama önce kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir gönülle.
    Sürdürmekle kalmamalısın neslini, yükseltmelisin de!

    İki kişinin, onu yaratandan daha fazla olan birini yaratma istemine evlilik derim ben.
    Böyle bir istemin sahipleri olarak birbirlerine saygı duymalarına derim ben, evlilik diye.
    Bu olsun evliliğin anlamı ve hakikati.

    Oysa fazlalıkların, lüzumsuzların evlilik dedikleri şey- ah ne demeli ki buna?

    Ah, bu iki kişilik gönül yoksulluğu!
    Ah, bu iki kişilik gönül kirliliği!
    Ah, bu iki kişilik sefil huzur!

    Evlilik diyorlar bunlara; ve cennette kıyıldığını söylüyorlar, nikahlarının.
    Eksik olsun lüzumsuzların cenneti!
    Eksik olsunlar, bu cennet bağıyla birbirine bağlanmış hayvanlar!

    Gülmeyin böyle evliliklere!
    Hangi çocuğun bir gerekçesi olmadı ki, ağlamak için anne-babasının haline?

    Bu adam bir kahraman gibi yürüdü hakikatlerin üzerine ve sonunda küçük, süslü bir yalan geçirdi ancak eline.
    Evliliğim diyor buna.
    Bir meleğin erdemine sahip hizmetçi bir kız arıyordu, bu adam.
    Oysa ansızın hizmetçisi oldu bir kadının.
    Şimdi melek olmak gereği duyuyor bir de !

    Sayısız kısa budalalık- aşk budur sizin gözünüzde; ve evliliğiniz, uzun bir ahmaklık olarak son verir kısa budalalıklara.

    Erkeklerin kadınlara sevgisi ve kadınların erkeklere sevgisi;
    Ah, keşke acı çekenlerle ve gizli kalmış tanrılarla birlikte acı çekmek olsaydı bu!
    Ama çoğu kez iki hayvan birbirini keşfediyor.

    En iyi sevginiz bile sadece tutkulu bir taklitten ve sancılı bir ateşten ibarettir!

    Kendinizin üzerinde seveceksiniz, günün birinde!
    Bu yüzden önce öğrenin sevmeyi

    Üstinsana yönelen ok ve özlem;
    Konuş, kardeşim, evliliği istemenin nedeni bu mudur ?
    Böyle bir istem ve böyle bir evlilik kutsaldır gözümde.
  • Ben kimseyi çok sevemem mesela. Bi kere çok kısmını az ve samimiyetsiz bulurum. Çünkü çok da az gibi eksiklikte var eder kendini.
    Peki ne kadar severim?
    Olduğu kadar severim... Ne birikmişse içimde, o kadar... Birikenimle yetinmeyeni de gönül kapımda bekletmem. İlerlesin isterim, çok seven kapılara doğru.. Bende hiç bir şeyin çok’u yok, olduğu kadarı var. İmalatçısı değilim çünkü, doğal üreticisiyim sevginin.

    Kaldı ki sana duyduğum sevgiyi var eden de ben değilim, sensin... Kumbaraya ne atmışsan sevilmeye dair, aldığın ve alacağın da odur, o kadardır. Kadının bi tebessüm mecidiyesine emekli aylığı bağlanan günler kıtlık yıllarıydı erkeğin ve çok geride kaldı. Aşk da ekmek gibi aslanın ağzında artık, emekle sevmeyene aşkda yok!! Çok.?! Çok hiç yok zaten. Olduğu kadar var.!!

    Diyelim ki sen çok sevdin ama ben bu çok'a karşılık az kaldım. O zaman demek ki yanlış değirmendesin. Benim değirmen taşım, senin buğdayına uygun değil demek ki.!. Ben mesela, kepeği içinde öğütüyorum buğdayı, ayırmıyorum unundan. Hatta kepeği undan daha değerli buluyorum. Acıyı ve hüznü mutluluktan daha insani buluyorum.
    Yani diyeceğim o ki; beni böyle sevdin, sevdin. Sevemedin çuvalın orda.!! Buğdayı olana değirmen mi yok..!!

    * Mehmet Elçi