Gamze Özmen, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Rica ederim Burak Aksak.
“…Dizi bitmesine rağmen hala sevgisini bizden esirgemeyen, benim bile unuttuğum sahneleri bana hatırlatacak kadar dizinin takipçisi olan Leyla ile Mecnun seyircisine teşekkür ederim…”
Böyle demiş Başlarken kısmında Burak Aksak. Ben de ilk kısmını üzerime alındığımdan cevap hakkı doğdu.
Kitabı ilk aldığımda yarısından fazlasını okudum. Sonra da hemen bitmesini istemediğim için uzaktan bakıştık kendisiyle. Tabi bu bakışma birkaç saat sürdü çünkü iş çıkışı yine kaldığım yerden devam ettim. Yolda yürürken, merdivenlerden inerken, karşıdan karşıya geçerken bile bırakamadım elimden. Bütün bunlara rağmen eve de salimen varabildim.
İlk baskının günahı olmaz derim hep ama bir eksiklik var dayanamayacağım belirtmezsem. Lütfen değerli yayınevi çalışanları gelecek baskılarda kapağa aşağıda yazdığım uyarı yazısını kocaman puntolarla ekleyebilir misiniz?
DİKKAT! BU KİTABI TOPLU TAŞIMADA, ÖZELLİKLE AT KAFASI YAŞAMAYAN VE AT KAFASI YAŞAYANLARI ANLAMAYAN İNSANLARIN ARASINDA İKEN OKUMAYINIZ.
Ben çektim, gelecekte okuyacaklar çekmesin. Evdekiler ve iştekiler alışmış artık okurken gülme krizi geçirmeme, ' fiççiçu,fiççiçu, fiççiçu...' şeklinde ortalıkta dolaşmama fazla aldırmıyorlar. Fakat metrodakiler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Kitaba başlarken daha önce diziyi izlediğim için şimdi kitaptan aynı tadı alamazsam korkusuna kapılmadım değil. Neyse ki Burakcım Aksak yine kalemini konuşturmuş. Hem katıla katıla gülüp hem de hüngür hüngür ağladım mı? Evet. Kitap hem dizi ile birlikte hem de diziden ayrı mı? Evet.
Kitabı okurken eski bir dostla tekrar buluşmuş gibi oldum, diyemeyeceğim çünkü Leyla ile Mecnun'u hayatımdaki eskiler dosyasına koymadım hiç. Diziyi izlediğimden ve müptelası olduğum zamandan itibaren at kafasında yaşıyorum hayatı. En sevdiğim dizi nedir sorusuna vereceğim ilk cevap Leyla ile Mecnun. Böyle dizi kelimesini kullandım ama LİM benim için sadece bir dizi değil. Mecnun karakteri ile o kadar benziyoruz ki bir ara 'Acaba Burak Aksak beni mi anlatıyor, ben ne ara tanıştım ki beni anlatsın' tarzı sorularla beynimi yakıp paralel evren ve silinmiş hafızalar gibi çoook mantıklı(!) teoriler üretmişken Mecnun’un matematiğinin sıfırın altında bir seviyede olduğu benim de matematik sevdalısı bir insan olduğum aklıma geldi de gerçekliğe dönebildim çok şükür.
Dizinin müptelası olanların kendini kolayca bulabileceği, diğerlerinin 'üff ne var bu kadar abartacak' diyeceği bir kaç örnek vermek istiyorum: Ben bir zamanlar 'İstanbul Hanımefendisi Türkçesi' ile konuşurdum LİM den sonra soru eklerini cümlenin ortasına veya kelimenin tam göbeğine yerleştirmeye başladım. İnsanlarla konuşurken anlamadığım yerlerde 'Neağmiş' 'Nasııılll' demekten kendimi alamıyorum. Kendimi savunma amaçlı kurduğum ilk cümle: Aşkolsun ben öyle bir insan mıyım? Dizinin çekildiği yere gitmeye kalbim dayanmaz ama denizde isem karaya doğru, karada isem denize doğru mutlaka el sallarım. Etrafımda deli olduğumu düşünerek bana bakanları da umursamam. Babama 'İsmail Abiii' diye seslenip, bana seslenenlere 'hooopp' cevabını veriyorum. Para saymak benim için işkence çünkü hep 'yüs,yüs,yüs... ' diye sayıyorum ve saydığım para miktarı kafamdan silinip gidiyor. (Bir diğer sebep saydıklarımın hepsinin 100 lük banknot olmaması) Bunların çoğu istemsizce oluyor, LİM bir virüs gibi sızdı hayatıma ben de çok memnunum durumdan. Hala Bakırköy den beni götürmeye gelmediklerine göre herkes memnun hayatından.
Diziyi hiç izlemeyenler için eklemek isterim ki Burak Aksak ın LİM hikayesi, tanıtımı okuduğunuzda sanki Fuzuli nin efsanesine saygısızlık gibi görünebilir. İlk okuduğumda ben de 'Bu ne yaa dalga mı geçiyorlar koskoca Fuzuli ve Leyla ile Mecnun aşkıyla' diye düşünmüştüm. Ama absürd komedi bir diziye göre aşk o kadar naif, insan ilişkileri o kadar içten işleniyor ki, yaşadıkları absürt,sıradışı, olağanüstü, gerçekdışı olaylara rağmen karakterler o kadar bizden ve bizim gibi ki kendinizi kaptırıyorsunuz. Burak Aksak da bütün bunları kitaba şahane yansıtmış. Naçizane tavsiyem okutun, okutturun. Ben okudum, ben kahkaha atarak okurken arkadaşın da canı çekti. Böyle böyle yayılacak LİM virüsü. Hep zararlı ve kötü şeyler mi yayılacak dünyaya? Biraz da güzellikler hüküm sürsün dünyada.
Unutmadan son söz: O gemi bir gün gelecek!

Sevgi Farklı bişi:))
Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.

Gençtiler, çok genç…

Birbirleriyle konuşacak Cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.

Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.

Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki

Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,

– “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler…

– “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam

– “hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep…

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,

– “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,

– “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı…

Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten… Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler.

Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.

Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir Gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan.

– “Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama.Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…”

– “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?” diye yanıt verdi adam.“Amerika’da ki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun! burası bizimdir artık…”

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.

Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı. Ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:

– “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…”

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir.Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama.

– “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere…

Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,

– “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı.

– “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya…”

– “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…

Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı…

Kocasının eskiden aynı Hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi.

İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.

Kapıdan çıkarken,

– “Son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın,

– “Defol!” dedi nefretle…

İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı.

Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.

– “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.

-“Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın.

Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

– “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir gün önce öldü.

Geçen yıl Amerika’da ki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi.

Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı.

Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,

“Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem”diyordu…Sırayla okudu;

– “Seni çok sevdim”,– “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”,– “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.”– “Fakat benim için ölmeni istemedim”– “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.”– “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?”

Son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

– “Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…”

Nephren Ka, Cemile'yi inceledi.
 24 May 10:51 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

KIN NAMUSUNU KURTARALIM MI?

yeter yeter söyleme
söyleme artık
kelimeler kanatır yarayı
gözlerin anlatıyor
mutlu aşk yoktur

sus söyleme
her şey ortada artık

“ Mutlu aşk yoktur.” diyen Louis Aragon bu eser için “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” demiştir.
Aragon Selvi Boylum Al Yazmalım’ı da okumalıydı.
Sahi neydi sevgi?
Sevgi emekti...
Böyle diyerek kalbini dinlemeyen ve kendisi için pek çok fedakârlığı göze alan adamı seçen Aysel, aşkına sırtını istemeye istemeye döner.
Oysa CEMİLE aşkına kavuşmak için ne gerekiyorsa yapar. Kim ne der köy yerinde diye düşünmez, yakalanırsa öldürüleceğini bile bile aşkına sahip çıkar.
Nedir ki aşk? Kimsenin tanımlayamadığı, kelimelerin kifayetsiz kaldığı ama acıtan, inciten, ağlatan, kanatan bir şey. “Şey” işte...

Aşık Veysel “Seversin alırsın karın olur, seversin alamazsın karasevdan olur.” derken aşkın formülünü de vermiş bir bakıma.

Günümüzün klavye başında, sanal ortamlarda aniden başlayan ve aniden soluveren aşklarına inat Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, Cemile ile Daniyar gibi cesur aşklar “aşka umut veriyor” iyi ki de , aşkın namusunu kurtarıyorlar.

Herkes bir şey diyor “aşk” için zaten:

Aşk tek kişiliktir;ikinci kişiye bilet yoktur.” Yılmaz Odabaşı

“Aşk üç kişiliktir baba,
cinayet içinse yüzlerce kişi gerekir.”
Altay Öktem

“Aşk kişiliksizliktir sevgili 
Tek kişilik aşk zaten bir başına yaşanır...
İki kişi âşık olunca bir sayılır...
Üç kişilik aşklarda 
Biri vardır biri yoktur ...
Aşkta zaten hep bir kişi eksik sayılır .”
Turgay Çokeren

“Aşk dört kişiliktir; bendeki ben, sendeki sen, bendeki sen, sendeki ben.”
Nev
( Sizin tanımlarınızı yorumlarda görmek isterim.)

Bir aşkın nesnesi değil öznesi olmak isterim...
İçinde umudu, hayalleri olan...
Umut yoksa baştan yeniksin kalbine o tek kurşun isabet etmiş çoktan..

Ah Cemile!
Konuyu nerelere getirdin!

Son Söz: Bu şarkı aşkı hatırlattı bana...

https://youtu.be/en8C3MJaRXI

Gökhan Aktaş, Hafız Divanı'ı inceledi.
24 May 00:19 · Kitabı okudu · 21 günde · Puan vermedi

Hafız'ın divanı; tasavvufta tekke, mey, rind, aşk, şarap, sarhoşluk, pir-i mügan gibi rumuzların kullanıldığı kalenderi muhabbet kültürüne aittir. Şirazi'nin ifade ettiği şekil üzerinde Fars edebi ve toplumsal kültürünün de bir miktar etkisi vardır.

Şirazi'yi meşhur eseri Bostan ve Gülistan'dan tanırız. Bu iki eser bazı otoritelerce farsça yazılabilecek en üstün belagat'a sahip kitap olarak değerlendirilmektedir. Divan'da gene aynı edebi ve zengin üslupla yazılmış olmasına rağmen, Bostan ve Gülistanda ki gibi kıssalar şeklinde değil de, beyit ve mesnevi şeklindedir. Bu eser, doğu ve batı edebiyatını da derinden etkilemiştir. Bilhassa Goethe'nin doğu batı divanında Hafız ismi ile atıf yapılan kişi Hafız Şirazi'nin ta kendisidir. Eser de bu eserdir.

Şirazi'nin eserinde ifade ettiği felsefe genel olarak, aşk şarabı ve sarhoşluk üzerine yazılmış güzellik tasvirlerini içerse de, Hafız'ın güzellik anlayışını burada okuyucu için açmayı gerekli görüyorum:
Şirazi'nin kendi döneminde yaygın olan ilahi güzellik anlayışında tecelliyat ön plandadır. Bu tecelliyat Mürşidlerde görülmekle birlikte -ki Şirazi eserinde, Mürşidleri pir-i mügan mahlası ile ifade etmiştir- en saf temiz şekli ile tecelliyata atıf yaptığı başka bir konu da vardır. Bu saf ve mükemmel tecelliyat mürşidler dışında bir de ergenliğe henüz girmemiş erkek çocuklarında da görülmektedir Hafız'a göre!
Hatta Bostan ve Gülistan'daki aşk hikayelerine dikkatlice bakarsanız, aşık ve maşuk olarak ilişkileri anlatılan çiftlerin ikisi de erkektir. Bu açıdan Bostan ve Gülistanın eşcinselliği ifade eden ilk eserlerden birisi -doğu edebiyatında ilki- olduğunu da sanırım çoğu okuyucu farketmemiştir.

Eşcinsellik konusunda herhangi bir yorum yapmak istemiyorum. Fakat ergenlik çağına girmemiş ergen çocuklara güzellik mersiyeleri yazmak benim görüşüme göre sapıklıktır. Midem kaldırmadığı için burada örnekleme yapmak istemiyorum. Kitabın edebi yönü zengin olmakla birlikte, ahlaki yönü maalesef çok çirkindir. Yok o beyitlerde farklı bir mana var diyecek okurlar da olacaktır. Bu okurları da, Şirazinin felsefesini araştırmaya davet ediyorum. Bu detayları bilerek okumanızı ve okutmanızı tavsiye eder, kanaatimce +21 hedef kitlesine uygun bulduğumu belirtmek isterim.

O Temiz Aşklar ve Temiz İnsanlar Nerede
Karşı pencerede, her karşılaşmamızda bana tatlı tatlı gülümseyerek nasılsın fıstık diyen bir adam vardı. Ona aşık olmuştum. Sanırım o da bana aşıktı. Yoksa neden bana her gün gülümsesin ki. Tek sorunumuz onun 35, benimse 5 yaşında olmamdı. Ama aşkın yaşı yoktu. O yaşta kara sevdanın pençesine düşmüştüm. Hep onun yanına gitmek için ağlar ve saatlerce susmazdım. Gece gün pencerede onu bekler, onu görmediğim günler ve ışığının yanmadığı gecelerde deli olurdum. Varlığı perdeler arkasından gözüken bir ışık olsa bile o ışık hep yansın isterdim. Bilirdim oradaydı ve bana çok yakındı. Onun ışığı yanıyorsa ben rahatça uykuya dalar yok eğer yanmıyorsa ikidebir kalkıp ışığı kontrol eder uyuyamazdım. Neredeydi neden yoktu ki

Uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey yine o olurdu. Gelip bizim evde yaşasa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Hiç kimseye dokundurtmak istemediğim pilli konuşan bebeğimle sadece o isterse oynayabilirdi. Tüm oyuncaklarımı her şeyimi verebilirdim ona. Pencereden uzaktan uzağa seyretmektense yanımda olur bana hep gülümser tatlı tatlı konuşur diye düşünürdüm.

Nasıl bir aşk acısı çektim ve bunu nasıl yansıttım bilmiyorum ama ailemin ricasıyla haftanın belli saatlerinde bana seslenip evine davet etmeye başladı ve ben merdivenleri uçarak inip onun yanına gitmeye başladım.

İsmi Utku idi ve doktordu. Ben her gün ona resimler çizerdim. Büyük bir hediye gibi ona götürürdüm ve o çok beğendiğini söyleyip duvarına yapıştırırdı. Zaman geçtikçe resimler çoğalmıştı. Duvarın rengi bile gözükmüyordu benim çizdiğim resimlerden. Abidik gubidik şeyler çizmiş olsam da Utku herbirini bir sanat eseri gibi görüyor çok beğendiğini söylüyordu. Çünkü bana aşıktı 😜

Benimle oyunlar oynar, bana gitar çalar, şarkı söylerdi. Bir rica sonucu küçük bir çocuğu oyalardı işte bense bunu büyük aşk sanırdım. Onun yanında zaman hiç geçmesin isterdim. Beraber bulaşıkları yıkar, tost yapar yerdik. Bana minik bir davul almıştı. Artık gitar çalarken ona eşlik edebiliyordum. Onunla, beş sene önce başlayan hayatımın en eğlenceli saatlerini geçiriyordum. Sonrasında ise "Şimdi sen evine git ben seni yine çağırırım" diyerek beni kibarca kovardı ve tekrar çağırışına kadar onun özlemiyle yanıp tutuşurdum.

Ve çok kalın kitapları vardı. Hayran hayran seyrederdim kitaplarını. İnsan birine aşık oluyorsa ona ait her şeye aşık oluyormuş bunu anlamıştım. Kitaplara olan aşkım, Utku ile başlamıştı. Kitaplar sanırım tıp kitaplarıydı. Okuma yazma bilmediğimden ara sıra kitapların resimlerine bakardık. Resimlerden ve anlattıklarından hiçbir şey anlamasam da onun anlatması hoşuma giderdi. Şimdi nerede çok kalın bir kitap görsem aklıma ilk düşen Utku olur ve gülümserim.

Miden ağrırsa hastaneye gel ben seni muayene ederim demisti bir keresinde. Ve o günden sonra ben, onun çağırmadığı günlerde vücudumda nerede olduğu ve ne işe yaradığını bilmediğim midenin çok ağrıdığını bahane edip hastaneye gitmek isterdim.

Ve birgün yine pencereden bakarken gördüğüm manzarayla yıkıldım. Utku'nun büyük ayaklı lambası, karton maket arabası sokaktaydı. Evet taşınıyordu. Sanırım tayini falan çıkmıştı. Hemen koştum ve "Seninle geleceğim." dedim. "Tatlım şimdi ben gideyim eşyaları yerleştireyim sonra gelip seni alacağım." demişti veda ederken.

İçim paramparça olmuştu çünkü o gidiyordu. Sarıldım ağladım bırakmak istemiyordum. O gün giydiği mor gömleğin (veya tişört) omuz kısmını gözyaşlarımla ıslatmıştım. (Sadece gözyaşı değildi ama salya sümük diyerek romantikliği bozmak istemem 😅 )

Zorla çekip aldılar beni aşkımın kollarından. Umutla ve hüzünle arkasından bakakaldım bir süre. Eşyalarını doldurduğu küçük kamyona son kez bana el sallayıp binip gitmişti. Öyle sıkı sarılmışım ki beni çekip alırlarken sert davranmışlardı ve kollarım birkaç gün sızlamıştı.

İlerleyen saatlerde Utku belki vazgeçip geri gelmiştir diyerek evine gittim kapının kolunu indirdim. Her zamanki gibi açıktı. Utku ben geleceğim diye kapıyı yine kilitlememiş diye düşündüm. Ama ev bomboştu. Bütün eşyalar gitmişti. Devamlı üzerinde oturarak dönüp durduğum döner sandalye bile yoktu ortada. Sadece duvarda onun için çizdiğim resimleri bırakmıştı. İkinci bir yıkımdı bu. Ben çok beğeniyor değer veriyor zannediyordum ama o giderken koca evde sadece onları bırakmıştı ve de bir iki poster. Birazcık küsmüş olsam bile senelerce umudumu yitirmedim. Bir gün gelip beni alacaktı.

Ve o gün hiç gelmedi. Ara sıra yine aklıma gelir çocukluk aşkım, umudum ve ilk hayal kırıklığım. Şimdi Utku nerelerde neler yapıyor hiç bilmiyorum. Zaten şu an 60 65 yaşlarında falan olmalı. Facebook üzerinden çok aradım ulaşamadım soy ismini bilmediğimden. Yüzü aklımda yok. Görsem tanımam. Bulsam bile o küçük kız bendim diyemem utanırım çok saçmalıklar yapmıştım o zamanlar. Elbette onunla tanışmak isterim ama bu olayı yazmamın nedeni Utku'yu bulmak değil.

Bugün market çıkışı gördüğüm tatlı bir kız çocuğuna çikolata vermek istedim. Kız neye uğradığını şaşırdı istemem istemem diyerek korkup kaçtı. Yine Utku geldi aklıma. Utku ne kadar iyi birisiydi. Sadece Utku değil tüm büyükler çok iyiydi. Sokakta kim şeker, çikolata verse hiç yok demezdik. Çünkü o zamanlar büyüklerin amacı sadece çocukları sevindirmekti. Şimdilerde kimse, benim ailem gibi çocuğunu fazla tanımadığı, yalnız yaşayan bir adamın evine göndermesi bir yana çocuklara yabancılardan çikolata almayı bile yasak etmişler. Ben küçükken insanlar çok iyiydi bunu anladım.

Yine dayanamadım. Utku isminde 60 yaş üstü doktor bir tanıdığı olan var mı 😄😆

Kaktüs Kitap Evi, Seninle'yi inceledi.
21 May 23:39 · Kitabı okudu · 5 günde · 4/10 puan

Selam millet! Nasılsınız? Ben biraz yorgunum ama idare ediyorum.
Uzun zamandır bir kitapta ağlamadığımı ve artık ağlamak istediğimi hikayelerimi takip edenler bilir. Tam da yine böyle 'Ağlamak istiyorum!' diyerek dolandığım bir gün artık bu kitabı okuma vaktinin geldiğini düşündüm ve kitaba başladım. Gerçekten kitaptan çok fazla beklentiye girmişim.  İlk önce şunu söylemeliyim ki, ağlamadım.
Kitapta severek okuduğum tek kısım Nell'i Kyle ile yaşadığı o kısacık süreç oldu diyebilirim. Arkadaşlar spoiler vermiyorum. Kyle'ın öldüğü bilgisi tanıtım bülteninde de mevcut. Kitapta en çok içime oturan işte burası oldu. Kyle'ın ölüm anı. Gerçekten Nell için berbat bir durumdu. Kitabı okurken buralarda acı çektim diyebilirim. Ancak sadece bu kadar.
Kyle'ın ölümünden sonra karakterimizin Colton ile karşılaşması ve onunla olan/olmaya çalışan ilişkisi bana biraz anlamsız geldi. Özellikle kızımızın sürekli gel-gitler yaşaması beni çileden çıkardı. Zaten Colton'un olduğu süreç boyunca Nell'i sevmedim. Sadece Colton'un geçmişine dair bir mesele beni üzdü o kadar. Ama o detay da yazarın o anda aklına gelipte eklediği bir kısım gibi geldi bana. Detaya ısınamadım. Yazarın konuyu sağlam bir şekilde işlediğini düşünmüyorum. Kitabı yazmaya başlamış ve yol nereye götürürse oraya gitmiş sanki.
Kısacası çok büyük beklenti ile başladığım bu kitaptan beklentimi karşılamadığı için biraz içim buruk ayrıldım.
Ayrıca kesinlikle bahsetmem gereken şöyle bir konu var: kitapta ikili yakınlaşmalar çok fazla. Eğer bir aşk kitabı okuyorsam içerisinde bolca aşk okumak isterim, cinsellik değil. Bu yüzden de bu sahneler beni olaydan ayırdı. Ayrıca bu tarz sahneleri okumak istemeyenlere ve henüz cinse kimliğini tam anlamıyla kazanmamış olan küçük yaştaki arkadaşlarımıza pek önermiyorum. Diğer arkadaşlarıma da eğer istediğiniz bu yakınlaşmaları okumak ise öneririm sadece.
Sağlıcakla kalın!

Arsubnat, bir alıntı ekledi.
20 May 04:52

aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
ben bir divan şairi değilim ki sevgilim
sana bercesteler düzeyim
yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.

Yol, Birhan KeskinYol, Birhan Keskin

Lâ tahzen! (Üzülme!)

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
O halde ne diye üzülürsün ey can?
Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

“Derdim var” diyorsun;
Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki;
Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf'u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider.
Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir.
Gemi nerede ise su oradadır.
Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah'ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma...

Lâ tahzen! (Üzülme!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
"Aşık" olmayana anlatsan da "Ben" "Sen" anlamaz.
Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
Yanmaz, yanamaz…

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
Olmazsa Bin Hayır Ara...

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
- Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
Ama sen bunun farkında bile değilsin.
Derdin ne olursa olsun korkma!
Yeter ki umudun ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken;
Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH'ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi...
Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
Dilersen hiç konuşma...
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler...
Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil...

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

...................

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk"ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...

Ne istersem ben Mevlâ'dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
Allah'tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !...
Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil...!

Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî

DUA, bir alıntı ekledi.
 18 May 00:55 · İnceledi · 10/10 puan

Gülşiir
Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
İçinde onca insan, içinde dünya...
Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
Haklı olan kim bu kargaşada?
Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
Ortasında nasıl barışılabilir?
Anlamak isterim, hangi yasa
Bir beşikle bir darağacını
Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

Sorular sormak için geldim şu dünyaya
Yaşım acıların yaşıdır
Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
Ya da sabah yellerinden bir taçla
Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
Bu söylencenin bir yerinde durakladım
Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
Yitirdim çünkü onları da..
İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
Ne de geleceğime dair bir tasa.
Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
Bir adam, bir sokak, bir ev
Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

Soruların vardı senin, ne çok soruların
Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
Bir fısıltı gibi başladı sevgim
Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
Artık sen yadsısan da ne kadar
Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
Anlatsın yollar, yollar, yollar...

Şimdi gece, soluğumu verdim içime
Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
Öylece serptim, seni yazacağım diye
Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
Bize artık yeter de artar bile...

Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
Yüreğimi bir gün yollara atarsam
Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
Suyumun çoğu senden yana akacak
Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
Esintisinde usul usul yürüdüğüm
Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

Sanki bir kız yürürdü yollarda
Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
Yatağımda bedeninden bir oyuk.

Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
Geceyarılarını çoktan geçti
Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
Bir akdeniz kentinde limon koklayan
Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
Çaldı yüzünü bir yaşamlık
Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
Hep direnen bir yanım kalacak
Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
Titreyen bir ışık karanlıklarda
Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
Yaşamımın bir dilimini özetleyen
Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
Donuyor bir gülüş tek bir dizede
Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
Çivileniyor beynimin bir yerlerine
Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
Donup kalır sesim kendi göğünde
Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
Kendi içimde ya da uzak yollarda
Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
Irmakların birleştiği o nokta benim
İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben Gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı, Ahmet ErhanSevda Şiirleri - Zeytin Ağacı, Ahmet Erhan
Tayfun, Uzun Hikaye'yi inceledi.
14 May 22:02 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 8/10 puan

Seninle doğan güldür bu gönül Ah bu gönül şarkıları
Dilimdeki bülbüldür bu gönül Ah bu gönül şarkıları
Dolu sevgi tasında gönül bir gençlik masasında
İkimiz arasında bu gönül Ah bu gönül şarkıları

Yukarıdaki sözler kitabın filmine ait bir soundtrack’ın bir kıtasıdır. Tesadüf o ki filmi kitaptan önce keşfetmişim. Ezbere bildiğim bir senaryo idi. Hep derdim bir daha izlerim bir daha izlerim ama bizim filmlerimiz de iki saatten aşağı değil ki. Öyle sözde kaldı bizim izleme işi. Kitaptan haberim yoktu. Ta ki bir gün “Can Dostum” bana bir okuma listesi hazırlayana kadar.

30 Nisan 2018 Tayfun için okuma listesi. 1- Mustafa Kutlu – “Uzun Hikâye” ve “Ya Tahammül Ya Sefer.” Aynı gün içerisinde satın aldım okumak bu güne nasip oldu. Biraz da okumamamın nedeni bildiğim bir hikâye idi. Keza öyle de devam etti. Artık hem izlediğim hem de okuduğum bir hikâye oldu.

Kitabın konusu Ali Bey ile Münire’nin aşkının anlatılmasıdır. Lakin hikâye öyle ki aşk arasında aşk dağıtıyorlar. Ali’nin aşkı, velinin aşkı, delinin aşkı diye diye diye kitap bitiyor. Geneli acıklı hikâyeler. Lakin yazarın akışı ve konuların ardı ardına birbirini bozmadan sıralanışı okuyucu sıkmıyor adeta onlarla iç içe yaşatıyor bizleri.

Hele ki filmden bir replik var ki sormayın; “Ayakkabılar eskir be Ali'm, her şey eskir. Bak, sen hâlâ sevdiğim adamsın. Sen eskime.” Yok, böyle aşklar artık dedirten cinsten bir replik. Bir de aynı “Can Dost’un” yolladığı kitap arasındaki notuna ilişti gözüm. Deniz Gezmiş’ten bir alıntı yapmış. Der ki; “Aşırı solcudur aşk. Bu yüzden insanların sol yanını hedef alır ve aşk bu kadar solcuyken içinden sağ çıkmak imkânsız…”

Sözün özü “Mustafa Kutlu” kalemi sağlam bir abimiz. “Uzun hikâye ’sini” çok ama çok manalı yazmış ve okunması gereken bir masal olarak bizlere sunmuştur. Okumanızı, sevgiye aşka değer vermenizi canı gönülden isterim….

Bahsettiğim sountrack aşağıdaki video linkinden ulaşabilirsiniz.
https://www.youtube.com/...p;list=RDziUKW1ND2gs

Filmi izlemek isterseniz de
https://www.youtube.com/...L8C3Q5AJg&t=268s

Sevgi ile kalın…