• Musiki Muallim Mektebi'nde bir ders uygulaması olarak, bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Yasasına göre seçim denemesi yaptırdım.
    Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar, oy kutuları hazırladılar. Yapılan oylamada belediye başkanı olarak bir kız arkadaşlarını seçtiler.
    Bunun üzerine bir erkek öğrencim (üçüncü sınıftan 173 numaralı Selahattin) itirazıyla karşılaştım. Diyordu ki: "Var olan yasaların bize öğretiğine göre kadınların oy kullanma hakkı olmadığı gibi, seçilemez de."
    Öğrenci, itirazında haklı idi ama, ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun gördüm ve "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere gerekli olacaktır. Kadınlarımız da yakında oy hakkı kazanacaktır," dedim.
    Fakat bu sözlerimin, erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı.
    İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.
  • 1761 yılında Prens Anton Esterhazy’nin sarayına orkestra yöneticisi olarak atanan Haydn, otuz yıldan fazla ailenin hizmetinde müzik hayatına devam eder. Görevi, ailenin istekleri doğrultusunda müzik bestelemektir. Aslında yaşadığı bir nevi kölelik hayatıdır. Zira ünü dünyaya yayılıp çok sayıda davet almasına rağmen Viyana dışına bile çıkmasına müsade edilmemektedir.

    1700'lerin sonundaki çetin geçen bir kış mevsiminde canına tak eder. Sadece kendisi için değil, izinlerini kullanmadıklarından yorgunluktan bitap düşmüş orkestra müzisyenleri adına da Prens Nikalaus Esterhazy'e iyi bir ders vermeye karar verir. Elbette bunu müzik yolu ile ve kendine yakışır şekilde yapacaktır.

    Prensin davetlileri için düzenlediği bir gecedir. Davetliler Haydn'in müzik şöleni dinlemek için heyecanlı ve hevesli, prens ise dünyaya nam salan büyük şefi vasıtasıyla gururludur. Haydn'in yeni bestesi olan 45 numaralı senfonisi ile başlanacaktır.

    Orkestra ve şef Haydn yerini alır, müzik başlar. Prens ve davetliler pür dikkattir. Eser yüksek ritimde icra edilmeye başlanır, ancak icra sürerken her bölümde iki yada üç müzisyen her biri baş ucunda bulunan mumu söndürerek bitap görüntüde sahneyi terk etmeye başlar. Ritim gitgide düşen bir seyirdedir. Prens bir bir sönen mumların ve sahneden ayrılan müzisyenleri şaşkınlıkla izlemektedir. Gidişat sahnede Şef haydn ve bir kemancı kalıncaya kadar devam eder.

    45 numaralı senfonisi ile Haydn; müzisyen arkadaşlarının yorulduklarını ve kış mevsiminde şehirdeki ailelerinin yanına dönmek istediklerini Prens Esterházy’e hikaye eder. Prens, misafirlerinin gözü önünde mesajı alır ve onlara izin verir.

    https://youtu.be/guFtLJjRuz4
  • Cumhurbaşkanlarının en yakın koruması yaverleridir. Gölge misali arkasında adım adım kendisini takip eder. Her nereye giderse yanındadır. En özel askerlerden seçilir. Üniforması bile özeldir. Üniformasının omzunda yaver kordonu vardır. Yaver kordonu; katlanarak omuzdan aşağı yerleştirilmiş uzun, kalın ve beyaz bir iptir. Anne ile bebek arasındaki bağı temsilen kordon ismini almıştır. Peki yaver bu ipi ne için omzunda taşır? Olurda bir gün korumakla görevli olduğu Cumhurbaşkanını veya komutanını koruyamaz veya ona ihanet ederse bu iple kendini asması için taşır.
    Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hastadır. Atamızın yaveri Salih Bozok bir gün oğlu Muzaffer’i yanına çağırır ve ona ‘’Eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma son vereceğim, annen ve ablaların sana emanet’’ der.10 Kasım günü atamızın ölümünden sonra Smith Wesson marka, sedef kabzalı, 228411 seri numaralı silahla intihar eder. Sadakat, bağlılık ve ölümüne tutkunun böylesi…
    15 Temmuz darbe girişiminden sonra yapılan soruşturmalarda Cumhurbaşkanını korumakla görevli yaver ve beş yedek yaverin tamamının Fetö’cü olduğu ortaya çıktı. Nereden nereye… Atasının ölümüne dayanamayıp intihar eden Salih Bozok’tan, korumakla görevli olduğu Cumhurbaşkanına ihanet eden hainliğe…
    Eğer ki bir asker Mustafa Kemal çizgisinde yetişmiş ise bu vatana canını seve seve verir. Fakat yobaz molla zihniyetiyle yetiştirilmiş ise gözünü kırpmadan vatanına da komutanına da ihanet eder.
    Biz ne zaman Mustafa Kemal çizgisinden ayrıldık o vakit başımıza gelmeyen kalmadı. Artık ders çıkaralım. Yoksa elin Amerikan köpeği hepimize haç çıkarttıracak.
    13.02.2018 Bekir YILDIZ
  • İki Ekmek Bir Süt

    Yedi numaralı dairedeki adam, işaret parmağıyla beni gösterip oğluna, dedi ki bir gün kızgınlıkla, “sen kapıcı çocuğuyla mı oynuyorsun?” “Evet” demesini beklerdim arkadaşımın; “yok” dedi, “bir kişi eksik kalmıştık maçta, bunu aldık işte!”

    Hep gülümseyen ben, bakakaldım öylece. Tek göz odalı bir kapıcı dairesinde yaşıyorum annem, babam ve iki kardeşimle. Ağlayacak bir odamın olmasını istedim o anda, yoktu. Koştum; nefes nefese kalana kadar, dilim damağım kuruyana kadar koştum ve bir Çingene mahallesine vardım. Koşarken tutamıyordum gözyaşlarımı zaten ; o mahallede boşala boşala ağladım. Çingeneler sardı dört yanımı; genci, yaşlısı, çocuğu… Dediler ki, “ne ağlarsın be ya, dök içini bize.” Döktüm içimi. “İki kız kardeşim var; beni üzgün görmesinler diye gülümsüyorum her zaman” dedim. “Helal olsun sana “ dediler. “Ama kapıcı çocuğuyum diye, apartmanda, mahallede ve okulda dışlanıyorum” dedim ve mahallede yaşadığım olayı anlattım. “Sende var bir Çingenelik” dedi yaşlı bir adam. “Çingene değilim” dedim. “Bizim gibi feleğin çemberinden geçiyorsun daha çocukken” dedi bir abi. “Sen de bizdensin” dedi bir kadın ve “gel, bizim maçlarımızda oyna” dedi akranım çocuklar.

    Bir zaman sonra, babam dedi ki, “sen Çingene çocuklarla top mu oynuyorsun?” “Evet” dedim, “hatta lakabım gol kralı!” Öyle bir tokat attı ki bana, düştüm. “Bir daha onların mahallesine gidersen gebertirim seni!” dedi.

    Öğretmenler Günü`nde elini öptüm öğretmenimin ve bağırdı bana öğretmenim; ”yine ellerin ıslak!” “Kapıcı çocuğu işte!“ dedi arkadaşlarım alaycı bir ses tonuyla, “ne bilsin elleri ıslakken kimseye dokunmaması gerektiğini!” Ben bazen dalgın oluyorum, hepsi bu… Belki öğretmenim de dalgınlıkla bağırıyordur bana ve arkadaşlarımın oyunlarda benimle eşleşmek istememelerinin sebebi de dalgınlıktır, ne dersiniz?

    Babam, kanser olduğunu söyledi bir süre önce ve dedi ki,“git Çingene mahallesine; ama bana da yardım et.” Ağlayacak bir odam yoktu ve Çingene mahallesine doğru koştum. “Ooo, gol kralı, neredeydin bunca zamandır?” diye sordu arkadaşlarım. Söyledim babamın hastalığını. Dediler ki, “geçmiş olsuna gelelim”. Diyemedim, “babam sizi sevmiyor.” Hep beraber bizim mahalleye döndük, apartmana girdik, -en az on beş kişiyiz-, çaldım kapıyı. Kalbim küt küt atıyor böyle. Annem açtı. “Babam için geldiler” dedim sesim titreyerek. Gülümsedi annem. Buyur etti misafirleri. Babamın elini öptü Çingene arkadaşlarım. Yetişkinler de vardı içlerinde; amcalar, teyzeler… Babam başladı ağlamaya; dedi ki, “apartmandan hiç kimse gelmez bana.” “A be, biz elinin körü müyüz!” dedi bir teyze gülümseyerek. “Yok” dedi babam, “baş tacısınız…”

    Kardeşleri ilkokula, annesi temizliğe, babası kemoterapiye giden bir çocuğum ben. Liseye gelmeden daha, büyüdüm, evet. Sabahları, alışverişini yapıp apartmanın, kardeşlerimin ödevlerini kontrol ettikten sonra okulun yolunu tutuyorum. Okul çıkışı çöplerini topluyorum dairelerin, annem temizliğe gitmişse, aş pişiriyorum piknik tüpünde ve ders çalışırken uyuyakalıyorum...

    Çingene arkadaşlarım geliyor bazen aileleriyle bir. Apartmandakiler diyor, “kapıcı kanser olmasa sokmazdık bunları apartmana”. Babam dedi ki bana, “Çingeneler de biz gibi çekmişler, hem de daha çocukken…“ Babamın durumu kötüledi iyice ve daha vicdanlı artık…

    Üç numaralı daireye bir kilo kivi alıyorum haftada iki kez, dört numaralı daire beni kasaba yolluyor haftada bir kez. Sekiz numaralı daireye annem temizliğe gidiyor, iki numaralı daire kötü koktuğumu iddia ediyor. Dokuz numaralı daireye şiveli konuşmam yasak,-Karslıyız biz ve insanca konuşuyorum ben!-, beş numaralı daire, “baban iyileşmedi mi daha?” diye soruyor, On numaralı daireye küsüm; aldırdığı kolilerce yumurtadan biri kırık çıksa beni azarlıyor. Altı numaralı daire, “becerebilirsen tıkalı lavaboyu aç!” diyor ve yedi numaralı daire zaten beni sevmiyor... Bir numaralı daire kaldı geriye, kapıcı dairesi; tek göz odalı evimizden, Çingene dostlarımızın vefası eksik olmuyor…

    Evimize iki ekmek bir süt alıyorum her gün; babamın gözleri doluyor…

    Ergür Altan
  • Türk'ün ve Türkçülüğün Şövalyesi Ruh Adam
    Hüseyin Nihal Atsız 🇹🇷


    12 Ocak, Atsız'ın 113. doğum günü. Hep ölüm gününde hatırlanır, anılır, dualar okunurdu. Bense onu doğum gününde hatırlamayı tercih edenlerdenim. Bu sayede tekrar yad etmiş olalım BÜYÜK TÜRKÇÜYÜ.
    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.

    Hüseyin Nihâl Atsız, 12 Ocak 1905'te İstanbul'da doğdu.
    İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul Sultanilerinde (İstanbul Lisesi) yaptı. Buradan mezun olunca Askerî Tıbbiye ye yazıldı.

    Atsız, yükseköğrenim çağına gelip Askerî Tıbbiye'ye kaydolduğu çağlarda Türkçülük fikrinin etkisi altına girmeye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine karşı öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'a selam vermediği gerekçesi ile 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır.
    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

    Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Erkek Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.
    1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesi'nin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağrılmış, Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

    Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı 'Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri' adlı makalenin Türkiyat Mecmuası'nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası Mehmet Fuad Köprülü'nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır ('Divân-ı Türkî-i Basit, Gramer ve Lügati', 1930, 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi, no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur.
    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.

    Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şâik Gökyay, Pertev Nâilî Boratav, Nihad Sâmi Banarlı gibi isimler yer alıyordu.
    Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü, Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak, Yüksek Muallim Mektebi'ni öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931'de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır.
    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

    Atsız, yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak 1935 yılında ayrılmıştır.
    Atsız, 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua'yı çıkarmaya başladı. Mehmet Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış, âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.
    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.

    Atsız, kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını "H. Nihâl" imzasıyla, hikâyelerini de "Y.D." imzasıyla, bu dergide yayınlamaya başlamıştır.
    1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı eleştiriler üzerine Atsız, içerisinde ikinci eşi Bedriye Atsız ile Pertev Nâilî Boratav'ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de Reşid Galib'in tepkisini üzerine çekmiştir.
    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.

    19 Eylül 1932'de Reşid Galib, Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Mehmet Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir.
    Reşid Galib, Atsız Mecmua'nın 17. sayısındaki 'Dârülfünûn'un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi' adlı makalesi nedeniyle Edebiyat Fakültesi Dekanı'na baskı yaparak, 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

    Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız, Edebiyat Fakültesinin Dekanını Tokatlıyan Otelindeki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız'a bu hadise için hiçbir şekilde tepki gösterilmemiştir.
    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

    Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız, Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir, Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).
    Atsız, Edirne'de iken Atsız Mecmua'nın devamı mahiyetindeki aylık Türkçü dergi Orhun'u (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934, sayı 1-9) yayımlamıştır. Orhun dergisinde, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarında bulunduğunu iddia ettiği yanlışları ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933'te bakanlık emrine alınmıştır ve Orhun dergisi de 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

    Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

    Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız'ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur Atsız ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra Atsız adlı iki oğlu olmuştur. Atsız, ikinci eşi Bedriye Atsız'dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.
    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

    Atsız, Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.
    Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi'ne geçen Atsız, burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız, 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

    Atsız, Boğaziçi Lisesi'nin Türkçe öğretmeni iken Basın ve Yayın Genel Müdürü Selim Sarper'in de teşvikiyle Orhun dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944, sayı:10 ile 16 arası, 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.
    1944 Irkçılık-Turancılık Davası

    1944 Irkçılık-Turancılık Davası
    II. Dünya Savaşı sürerken Türkiye'de komünist faaliyetlerin arttığını düşünen Atsız, Orhun'un Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında, daha önce 5 Ağustos 1942 tarihli meclis konuşmasında "Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir." diyen devrin Başbakanı Şükrü Saracoğlu'na hitaben bir açık mektup yayımladı.

    Atsız, Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda, Şükrü Saracoğlu'na hitaben ikinci açık mektubunu yayımlayarak Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel'in Marksist faaliyetlerde bulunduklarını ve Millî Eğitim Bakanı'nın "komünistleri kolladığını" ileri sürerek devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'i istifaya çağırdı Bu ikinci açık mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep olarak başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok şehirde, antikomünist gösterilere yol açtı. Bunun üzerine Hasan Âli Yücel, 7 Nisan 1944'te Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verdi.
    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.

    Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatıldı.
    Sabahattin Ali'nin arkadaşı ve Atsız'ın da yakın arkadaşı olan Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Şaik Gökyay'ın arabuluculuğuna rağmen dava açmak zorunda kaldı. Aleyhine dava açılan Atsız, trenle Ankara'ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edildi.

    Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır. Davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali'ye "vatan haini" dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız'ın cezası hâkim tarafından "millî tahrik" gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir. Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.
    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.

    19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlanmışlardır.
    Aralarında Alparslan Türkeş gibi subay, üniversite profesörü, öğretmen, doktor ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu sanıklar, sorguya çekilmişler; Atsız dahil sanıklar, daha sonra tabutluk diye adlandırılan hücrelerde işkence gördüklerini belirtmişlerdir. 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış, 'Irkçılık-Turancılık davası' adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6 yıl 5 ay hapse mahkûm olmuştur.

    Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

    5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Kenan Öner-Hasan Âli Yücel davası adı ile tanınmıştır)[kaynak belirtilmeli], 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.[12][13] Bu dava ile ilgili Hayri Yıldırım tarafından 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası adında bir kitap yazılmıştır.
    Dava Sonrası

    Dava Sonrası
    Nisan 1947'den Temmuz 1949'a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi'nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan "Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir" adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

    Atsız'ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız'ı 25 Temmuz 1949'da Süleymaniye Kütüphânesi'ne "uzman" olarak tayin etmiştir.

    Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950'de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin olmuştur.

    4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi'nde vermiş olduğu "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet gazetesi, Atsız'ın aleyhine haberler yayımlamıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız'ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden "muvakkat" kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi'ndeki görevine tayin edilmiştir.
    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

    31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.
    Atsız, 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği’ nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

    Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Gaziantep'e giderken bir işçinin kendisine "idareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözlerine karşılık, "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür." demiş; Atsız bunun üzerine, Ötüken'in Nisan 1967'de yayınlanan 40, sayısından itibaren "Konuşmalar, I" (Sayı 40), "Konuşmalar, II" (Sayı 41), "Konuşmalar, III" (Sayı 43), "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası" (Sayı 43), "Doğu Mitinglerinde Perde Arkası" (Sayı 47) ve "Satılmışlar-Moskof Uşakları" (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde, Marksistlerin Doğu bölgelerinde gizli çalışmalarda bulunduklarını iddia etmişti. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmış fakat Atsız'a hiçbir suçlamada bulunulmamıştır.

    Ancak bu yazılar üzerine, Ankara sokaklarında Atsız aleyhine hazırlanmış, ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler dağıtılmış[kaynak belirtilmeli] ve aynı günlerde Adalet Partisi Diyarbakır senatörlerinden biri, Senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.
    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.

    Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde, bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart (1971) muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir.
    Uzun duruşmalardan sonra mahkeme, Ötüken'in sahibi Atsız'ı ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek'i on beşer ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1'lik ekseriyetle verilen bu karar, temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1'lik kararda ısrar edince, Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek "Tashih-i karar" isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

    Kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne yatan Atsız'a, Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından "cezaevine konulamayacağı" kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde değiştirilmiştir.

    Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız'ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi'ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiştir.
    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.

    Atsız, kesinleşen 1.5 yıllık cezasını çekmek için hapse girince, üniversite hocaları ve öğrencilerinden oluşan bir grup Cumhurbaşkanı'na başvurup Atsız'ın affını istemiştir.
    Atsız, suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, kendi yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affetmiştir.

    22 Ocak 1974'te Bayrampaşa Cezaevi'nden tahliye edilen Atsız, 1.5 yıllık cezasının 2.5 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

    İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın tarifi ile "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" Atsız, ateşli ve keskin bir üslûba sahip idi.
    Ölümü

    Ölümü
    Atsız, 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş, ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş, gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız yeni bir kriz geçirmiş, 11 Aralık 1975 Perşembe günü vefat etmiştir.

    13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramı'nın ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde Kılınan ikindi namazını müteakip Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.[14]

    Osman Ağa Camii'nde cenaze namazı kılındıktan sonra İmam'ın ''Merhumu nasıl bilirdiniz?'' sorusuna Fethi Gemuhluoğlu yüksek sesle: ''Bu musalla taşı, Atsız kadar gerçek bir er kişiyi az görmüştür, hoca efendi!'' demiştir.
    Siyasi görüşleri

    Siyasi görüşleri
    Nihal Atsız, çocukluk döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yılına, gençlik döneminde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına tanıklık etmişti. Yaşadığı dönemde yükselişe geçmiş olan Türk milliyetçiliğinin etkisi altına girmiş ve bu fikir akımının sıkı bir savunucusu olmuştur. Atsız, kendisini Türkçü, milliyetçi ve Turancı[16] olarak tanımlamıştır. Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda çokça destekçi bulmuş olan sosyalizm akımına ve İslamcılığa şiddetle karşı çıkmıştır ve bu akımların karşısında bulunmuştur. Yaşamı boyunca sol görüşlü kimseler tarafından kendisine pek çok kez "faşist" olduğu suçlamasında bulunulmuştur fakat Atsız kendisinin bir faşist olmadığını, yalnızca bir Türkçü-Turancı olduğunu yinelemiştir. Türk-İslam sentezini savunan Ülkücülerle ortak çalışmada bulunmamıştır. Öz Türkçülüğün savunucusu olmuştur.

    « Hakkımda türlü türlü sözler söyleyen insanlara ve hakiki fikrimi soranlara şunu söylemek isterim ki ben ne faşistim, ne demokratım. Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk’üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülüktür. »
    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:

    Gençliğine ait bir fotoğrafındaki saçlarını tarayış biçiminden dolayı Adolf Hitler'e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:
    « ...Hamit Şevket bunları biliyor mu? Bilmiyorsa benim Hitlerizme tabi bir adam olduğuma nereden hükmeder? Saçlarım benzermiş... Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler'in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki onbinlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya... Hamit Şevket asla unutmasın ki bu vatana bağlılıkta kendisini benimle bir tutamaz. Çünkü ondan fazla olarak ben bu toprağa ecdadımın kanı ve hatırasıyla bağlıyım. »
    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.

    Atsız, parti fanatizmine karşı çıkmıştır. Ona göre, bir ülkü sahibi olmayan siyasi partiler Türkçülüğe hizmet etmeyeceklerdir çünkü siyasi partilerin varlığı kalıcı değildir. Fanatiği olunabilecek şey, fikirlerdir; partiler değildir. Bunu Türkçülük ve Siyaset adlı makalesine açıklamıştır.
    « Partilerde ülkü yoktur. İktidara geçmek veya orada kalmak için en aşırı tavizlerden çekinmezler. »

    « Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülük’ten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçüler’ce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.
  • BİR İSRAF Kİ

    İsrafı bilmediğimiz yıllardı. Çöpe atılacak olan bir eşya, kırk parçaya bölünene dek kullanılırdı. Yağ tenekelerinden saksıların yapıldığı, annemin evin etrafını her mevsim mis gibi çiçeklerle donattığı, Ankara'nın ayazına karşı pıtır pıtır açan kasımpatılarına hayran olduğum yıllardı. İnsanların kibirden uzak yaşadıkları, bir kıyafetle en az üç çocuğun büyüdüğü, komşuların birbirlerine bir bardak yağı, iki yumurtayı ödünç verdiği yıllardı. Yaz tatilinde soluğu köyde aldığımız, ırgat olup ellerimizdeki eski çoraplarla nohut yolduğumuz, patozun başında genzimizi dolduran saman tozunu yuttuğumuz yıllardı. Onca zahmet sonrasında, evimizin önüne park ettiği traktörün kornasına basarak, kışlık mahsul getirdiğini ilan eden rahmetli dedemi bayram sevinciyle karşıladığımız yıllar. Tam dokuz çocuğu olan dedemin, her çocuğuna on çuval unu, hakla hakla nohut, mercimek, pirinç, buğday bıraktığı yıllardı. Üç ay çalışmanın getirisi koca bir kış yüzümüzü güldürür, karnımızı doyururdu. Her ürün sağlıklı, kaliteli, bir o kadar bereketli ve şifalı idi.

    İlkokul yıllarımda kâğıda kaleme olan muhabbetimden, israf etmezdim hiç artan defterlerimi. Kalan kâğıtları birleştirip, üst tarafından dikerdim. Kendi kendime dergi çıkarırdım. Hiç unutmam. Son kâğıda da kaşe vurur gibi biten bir ip makarasının arkasını mürekkeple boyayıp damgalardım.

    Bulduğum güzel resimleri yapıştırır, şiirler yazardım. Bir de son sayfayı boş bırakırdım "Sizden gelenler" köşesi olarak. Sanırsın Türkiye genelinde bir iş beceriyorum.

    Havam vardı. Dergi çıkartıyordum.

    Hemen her ay çalakalem yazdığım bir yazıyı muhakkak Türkiye çocuk dergisine gönderirdim. Sanırım en büyük lüksümdü o yaşlarda mahalleden sadece PTT için pazar durağına çıkmak. Teyzemlerin Türkiye gazetesine aboneliği, benim işime yarardı. Heyecanla beklerdim cumartesi gününü. Yeğenim Cumhur'la yarışırdık çocuk dergisini önce okumak için. Cumhur farklı bir çocuktu. Okumayı en az benim kadar çok severdi. Benden iki yaş küçüktü. Onların ekonomisi daha elverişli olduğundan aldığı kitaplarda hep gözüm kalırdı. Esirgemezdi hiç. Okuduğu kitapları bana da verirdi. Ahmet Günbay Yıldız'la daha on iki, on üç yaşlarımda o tanıştırdı beni. Kitap için ayıracak bir bütçem olmazdı benim. Olamazdı! Canım babacığım bir memurdu. Dört çocuk okutan bir memur. Ders kitapları bile zorlarken bütçemizi, benim keyfekeder okuyacağım romanlar için alacağım yoktu babamdan. Yıllar geçti. Azımsanmayacak yıllar... Belki yirmi yedi yıl öncesinden bahsediyorum. Babamda bir değişiklik yok. O şu an memur emeklisi.

    Cumhur'la ise iyi bir okur olma konusunda hâlâ aynı frekansta olduğumuzu daha iki gün önce attığı mesajla fark ettim. Birkaç kitap önerisinde bulunup, bir internet adresi atmış ve eklemiş "Abla, bugün kargo bedava, kaçırma" diye.

    Üslup ’da ilk yazımı yayımlamışlar... İşte bu mutluluk yıllar önceki dergi çalışmama, babama, Cumhur'a ve o yıllara götürdü beni.

    Ne güzel şeyler biriktirmişim meğer...

    Yüzümdeki gamzemi güzelleştiriyor geçmiş.

    Geçmiş bende geçip gitmemiş... Yaşadığımız yoksulluğun bile özlemini duyumsuyorum.

    Şimdiyi düşündüğümde ise pek iç açıcı şeyler gelmiyor aklıma... Yüzüm düşüyor. Gamzem küsüyor! Allah rahmetini yağmur gibi yağdırıyor da bir teşekkür eden çıkmıyor.

    Doyumsuz çocuklar... Doyumsuz gençler ümitsizliğe düşürüyor ister istemez! Üç yaşındaki, beş yaşındaki çocuk ne bilsin markayı. Annelerin marka aşkı, bilmem kaç numaralı komşusuyla yarışı, sosyal medyada beğenilme tutkusu bizi toplum olarak bir yerlere sürüklüyor. Markadan bihaber yaşarken çocuklar, ebeveynler farkında olmayıp kibri aşılıyor çocuklara. Çocuk on yedisine geldiğinde ise bilmem ne markadan başka giyinmem dediği ayakkabıyı alırken belki de artık söylenmeye başlıyor anne/baba.

    Bir borusundan lağım bir borusundan süt akıyor sosyal medyanın. İsrafı hayatımızda olağanlaştırıyor. İsraf paramızdan önce ailelerimizdeki muhabbeti tüketiyor! İsraf bizi sadece madden bitirmiyor! İsraf, sel gibi hayatımızı tarumar ediyor.

    Elif DEMİRCİ