• 77 syf.
    ·4 günde·8/10
    ~ ~ Spoiler İçerir ~ ~ ~ ~
    ~ ~ ~ Spoiler bitiş kısmındadır~ ~

    İpucları verirken, bunu en sona farklı bir alan açarak yapmak istiyorum. Bunun tek sebebi de spoiler vermeyi sevmediğimden kaynaklandığını bilmenizi isterim...

    Satranç!
    Tamamen bütün beğninizin farklı bir boyuta geçmesinden söz ediyoruz ki, bu oyunun adı Satranç!

    Savunmadan hücüma kadar en ufak bir hatada, koca bir orduyu silip süpürülmesinden bahsediyoruz ki, Kralların oynadığı diye tabir ettiğimiz zeka oyununun millattan öncesine bakılırsa... oradan Çin, Mezopotamya, Hindistan Avrupa... giderek dünyaya yayılması gayet normal olsa gerek (zeka geliştirici ve beceri oyunu).

    Tabii ki bir oyun değil sadece, bunun dahasını da Zweig, gelistirip önümüze kadar koymuş!

    Derken; Zweig'in size "satranç" öğretmeye niyetlenmiş olduğunu zannetmeyin... size santrançta psikodinamik bir yaklaşımla aklınız ile oynayabilecek yapıda bir yazıdızisi ile karşı karşıya birakacağından emin olabilirsiniz.

    Kimin nerede ne yapmak istediğini (karakterlerin nerede durduğundan söz ediyorum) kestiremediğiniz anlar oluyor saufa sayfa, hatta satırlarda, zekanızı ters duz edebiliyor, -ki ben kitabın sonuna gelene kadar, ne okuduğumu bile anlayamadım diyebilirim: tam anlatılana adapte olurken, olmadık yerden bir konuya dokunuyor, ve sonunda başladığınız noktaya geri dönüyorsunuz.

    Sıkılmadığım bu güzel esere, biraz daha çok zaman ayırıp, tamamen kitaba hakim olmak isterdim, lakin bazen her an istediğiniz zaman dilinlerine fırsatınız olmuyor...

    Şimdi biraz kitaba dönerek neler olup bittiğini de, "Stefan Zweig"in dilinden nasıl karmaşaya girdiğini, despont bir edayla sizi altüst edişine seyirci kalın, bende kendi acziyetimle size -yedinci sanat- 'ın "tanıtım filmi (fragman diyoruz çoğu zaman) baş başa bırakayım...

    New York'tan , Buenos Aires'e (Arjantin'in Başkenti) hareket edecek olan bir yük gemisinin seyrinde, olacaklardan habersiz olan Czentovic (cyzıntovic) diye okunuyor. Czentovic; Dünya satranç şampiyonudur. Doğudan batıya, ne kadar satranç şampiyonası var ise, birinden diğerine koşar ki, biz buna uçmak diyelim... ta ki; gemide Dr. B., karşısına çıkana kadar...


    Dr. B. kimdir öncelikle size bu bey'i tanıtmaktan onur duyacağım.
    Gercek mesleğinin, avukatlık olan Dr. B., büyük bir manastırın ve ... hanedanlığının üyelerinin malvarlıklarını yöneten, yönlendiren, haklarını savunan, gizli belgeleri gerek saklayan, gerekse yok edebilme lüksüne sahip, zeki bir avukattır.. Avusturya'nın naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, malvarlığına da el konulmak isteyen Gestapo (Nazi Almanyası ve Alman işgali altındaki Avrupa'nın gizli polis teşkilatı. 1933'te Hermann Göring tarafından Prusya'nın çeşitli güvenlik polisi kuruluşlarının tek bir organizasyonda birleştirilmesiyle kuruldu. -gizli polis-) tarafindan tutuklanır...

    Dr. B., işkence ve soğuk odaların dışında farklı bir işkence uygulaması yaşattırarak entellektüelliğin dışına vurulmuşluğu bir küçük odaya sığdırmıştır yazar. Psikodizayn doğrultusunda, pencerelerin ardında demirparmaklık ve oda içerisinde, bilincaltının onunla oynadığı oyunu dile getirirken, defalarca tekrar ettiği; masa, yatak, pencere, lavabo, duvar kağıdından başka hiç bir şeyin olmadığı bu otel odasında -Otelin ismi Hotel Metropole- yemeği getiren adamın dahi, bir tabagın gecebileceği bir aralığın altından aldığı yemeğin, kimin tarafindan getirildiğini bir kenara koyalım, sanki, bütün bir ömrünü o odada geçirmişçesine, - bir senelik bir odada yaşayarak hiç bir insan sesi duymaksızın- bir hapsoluşun öyküsü dile getiriliyor. Bunu yaparken, öyleki Zweig kendinden de bir şeyleri, ara ara hayatından fark ettirmeden de bırakmış, - dikkatli bakmak yeterli olacaktır.-

    Daha sonra, bu otel odasında ki zindanını, bir kitabı çalmak! Evet; bir kitabı çalarak kendini o teni sıcak, gölgesi soğuk olan odada ısıtabilmek için, bir kitaba, içeriğinin ne olduğunu bilmediği kitabı, bir paltonun cebinden, iki saat sorgu odasının kapısında beklemesinin vermiş olduğu, ödül olarak değerdirmiş ve, paltodan yanındaki görevliye sezdirmeden önce eline, ardından yaslandığı duvardan belli etmeden, pantolonunun arkaşında kaymaması için mücadelesini, otel odasına kadar bir atın üzerinde düşmemek için savaş veren aceme askerin mücadelesi ile odanasına vardığında rahat bir nefes alan adamdır Dr. B.. Elbette otel odasına kadar bir düşürme tehlikesinde geçirmeseydi olamazdı, bunu da oraya büyük bir ustalıkla yerleştirmeyi unutmamıştı "Stefan"...


    Kendisine masa örtüsünden şans o ki kare desenli olması büyük bir şans olsa gerek, arada böyle şanslar bizim de karşımıza çıkmıştır. Bu sefer de şans Dr. B.'yi bulmuştur. -Tabii şunu da unutmadan eklemeliyim ki, yüzünü göremediği Kitabın kapağını, ve ardında ki sayfalarının, bir santranç kitabı olduğunu görünce, bu şansın onun için ne kadar gerçekte şans olduğunu bir iki paragraf sonrasında ulaşacağımızı düşünüyorum...

    Kitabın bor yaprağını yırtarak, bir yapraktan; Şah, vezir, at, fil, piyon... yaparak kendisine, kitap üzerinde bir satranç hayranlığı hatta...

    Evet hatta artık bir hastalık haline gelecek derecede onunla zaman geçirmeye koyulmuştur.. sebebi ise, ilgilebileceği, ikinci bir ne bir nesne, ne bir insan, ne de bir hayal dünyadına dalabileceği, farklı bir olguya sahip olamaması...

    Bir otel odasının vermiş olduğu piskolojik baskıyı, şu satırlar daha iyi anlatabilir diye düşünüyorum
    《Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıları içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla beraber bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o ayrılık vardı, hep o değişmeyen aynılık vardı. 》

    Aynılık! Ne ağır bir hayat: defalarca dejawu, her gün aynı bir gün, yarın haftaya, bir ay sonra bu gün bu an.. insan yok, hayat yok, renk.. koku... kalem.. ne de bir ķağıt.. ta ki; o kitabı çalana kadar.. en masum hırsızlık... ne kadar masum olabilir ki bir hırsızlık demeye gelmez: hayat nelere kadir...

    Bu paragrafı da paylaşmaktan mutluluk duyacağım; bu da o psikolojik baskının en ner anlaşılabilecek ikinci bölümüdür. Eğer bu bölümü paylaşmazsam, bu inceleme eksik kalacaktır benim için.
    《İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.》

    Satranç oyununun artık kendi tabiri bu "satranç zehirlenmesi" olana kadar o oda da o ķağıt parçaları ile altı ay geçirdi... sonunda uykusuz kalmalardan, yere yığılıp kalacak ve bir hastane de gözlerini açana kadar..
    İşte "satranç"kitabından sonra ikinci şans, hastane de ki doktorun, aile dostu olarak çıkmasıyla kurtuldu hayatı. Hastane doktoru - -Bay-B.. diyelim buradan karışıklık olmasın- ("satranç" değil oynamak, yanında bile bulunmayı yasaklar) Ve öyle bir şey oldu ki, Dr B., hastaneden taburcu olduktan sonra


    Yük gemisinde seyahat ederken, sigara odasinda Dr. B.'nin dikkatini bir şey çeker, satranç düellosu, ve oralı olmadan kafasını çevirip, yoluna devam eder.. ama o şah, fil, vezir.. Dr B.'yi çeker.. derinden derine...


    ~ ~ ~ Bu bölümü Spoiler sevmeyen, ben gibiler okumaya bilirler ~ ~ ~



    Yalnızca bir parti olacaktı, Rakipler den birisi Czentovic ve Dr B... , satranç meraklıları büyük bir heyecan, ve gerginlik içerisinde, etrafta..

    Czentovic ile bir düelloya girişirler, Dr B.
    Hamleler ilerledikçe terleyen Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hamle sırası ona geldiginde, piskolojik baskı uygulamak içinmidir..! Hamlesinin süresini defalarca uzatmaktan geri durmadı.. at'ı vezirin önüne sürerek, aheste bir hal ve rahatlık ile Czentovic: "Evet... bu iş tamamdır!" sözcüğünü ağzından böbürlenerek çıkartmış, o bilmişliğin ve şampiyonluğun zafer sarhoşluğunu: Dr. B. nin son hamlesi, Czentovic'in yenilgiyi, hamlesi kalmadığı, mat olmamak içinde, bütün taşları, tahtanın dışına taşıdı...

    (Burada bir atasözünü dile getirmek gerekirse: "yenilen pehlivan güreşe doymaz"

    Czentovic:
    Peki ya "bir parti daha?"

    Rövanşın bu bölümünde Czentovic oyunu yine ağıra alır, ama anlaşmaya göre sadece on dakika bekletebilirdi.

    Eminim oyun devam etseydi: Czentovic, hayatı boyunca unutamayacağı bir kabusu, bir ömür boyu taşıuacaktı...

    Ne oldu ne bitti ise bu rövanşta, kitabın son bir kaç sayfasında sizi bekliyor...

    Keyfli okumalar dilerim.. ;)
  • Şimdi "adam olmak için" geldiğim İstanbul'da, Kürtçe'yi de unuttum, körük çekmeyi de. Burada öğrendiğim yarım yamalak ana dilim Ermenice'yle de iki satır 'adam olan' kendimden, üç satır da ustam Haço'dan söz ettim.
  • 368 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Nesil yayınlarından çıkan Semra Eminel’in kaleme aldığı “Kurtulan” gerçek bir hayat hikayesin den esinlenilerek kurgulanmış, özellikle maceraperestlerin hayli sevebileceği değişik diyebileceğimiz türden özgün bir roman.
    Romanımızın karakteri Mrs. Naciye; kendisi uluslararası bir şirketin endüstri ajanı olarak çıkıyor karşımıza, hiç beklemediği bir zamanda kendini bu şirketin önemli bir çalışanı pozisyonunda buluyor, her ne kadar ilk başlar da kendini oldukça hafife alıp sadece yönetici asistanı olarak sınıflandırmış olsa da sonradan durumlar değişir ve o da bu değişime elinde olmasa da uyum sağlıyor.
    Çünkü bu işin onun kendisini keşfetmesini sağlayacağını ve içinde bulunduğu durumun tek kurtarıcısı olduğunu düşünüyor. Başlarda gerçekten de böyle oluyor, istediği lüks bir hayat ve gezginler gibi dünyayı dolaşmak olsa da sonradan bu durum onu hayli sıkıyor ve her fırsatta kendini sorgulamasına sebep oluyor.
    Eğer sizde gidemediğiniz ülkeleri ve onlar hakkında ki bilinmesi gereken detayları merak ediyorsanız çok şanslısınız, zira Mrs. Naciye ile Hindistan, Güney Afrika, Almanya, İskoçya, Dubai gibi bir çok ülkenin bilinmeyen yanlarını ve iş sektörünün nasıl işlediğini size detaylarıyla aktarıyor bu kitap.
    Naciye’nin enteresan kişiliği sayesinde tüm maceralardan geçerken an geliyor kahkaha atıyorsunuz an geliyor onunla birlikte hüzne boğuluyorsunuz. Çünkü Naciye, gerçekte kendini arayan aslında çok duygusal olan bakıldığında ise hayli güçlü bir portre çizen bir Türk kızı.
    Asıl aradığı ise yıllardır aslında varlığını kabul edip inandığı ve yarattığı şahane dünya için kendisine içten içe hayranlık duyduğu ama gönderdiği ya da insanlar için kurallar koyduğuna inandığı dinlerden hiçbirini kabul etmiyor, yani bugünkü tanımıyla kendisine “deist” diye tanımlıyor.
    Tüm bu olayların akışında onunla diyalog halinde aslında, özellikle kendi kendine kaldığında onunla kendince konuşması, onun varlığını ispatlamasını istemesi ve sürekli ondan yardım beklentisi inanmaya ne kadar aç olduğunun bir göstergesi ve her gittiği ülke de bütün tanıdığı insanlara önce tanrıya olan inancını sorup sonra inandığı dini anlatmalarını istemesi kitapta geçen şu sözün altını çizdirtti diyebilirim; ”Ne demişti; Bulanlar, ancak arayanlardır.”
    İlk defa böyle bir şirkette çalışıyor olması ve iş tanımının birden bire değişmesiyle Naciye oldukça hareketli bir dönem geçiriyor, bunun yanında ailesiyle yaşadığı huzursuzluk onu bu işe daha da çok bağlıyor, bir çok insan tanıyor ve çok fazla seyahat ediyor, tüm bunlara bedeni zaman zaman reaksiyon gösterse de Naciye bunun da üstesinden gelmeyi başarıyor. Ama bir müddet sonra işler hiçte umduğu gibi gitmiyor ve gördükleri, yaşadıkları ağır gelmeye başlıyor psikolojisine. İş hayatının bütün entrikalarıyla yüzleşiyor ama aynı zamanda aldığı eğitimler sayesinde hayata olan bakış açısı da değişiyor. Bir çok konuda kendini eğiten, geliştiren Naciye, en son tarih öğrenmek için gittiği İskoçya’da ki eğitimin de tarih öğretmeni David’de şu ana dek aklına takılan cevapsız kalan bütün soruların yanıtlarını buluyor.
    David o kadar bilgi doludur ki yürüyen bir kütüphane edasıyla merak ettiği bir çok konuda aydınlatır Naciye’yi, benim de bilmediğim bir çok detayı öğrendiğim ve özellikle altını çizdiğim sizinle de paylaşmak istediğim şu satırlar hafızama kazınanlardan.” Bu arada pas geçemeyelim, İngiltere’de II. Henry Dönemi çok önemli, ilk defa sahte para basılıyor ve kalpazanlık ortaya çıkıyor. II. Henry sağ eli bilekten kesme cezasını Müslümanlardan alıp getiriyor, aynı zamanda hırsızlık ve sahtekarlık yapan, başkalarının fikirlerini çalanların da sağ elleri kesiliyor. Bu da Doğu Roma İmparatorluğu’ndan İslamiyet’e geçen bir kanundur.”(syf.326)
    David aynı zaman da bir Müslüman ve bunu içgüdüsel bir şekilde anlayan Naciye David’i bununla ilgili aydınlanmaya ihtiyacı olduğuna inandırıyor ve kuran la ilgili bilgi vermesini rica ediyor kendisinden. Duyduklarını ve öğrendiklerini bir öğrenci gibi kaydeden Naciye İslam’ı İskoçya’da sonradan Müslüman olmuş birinden öğreneceğini hayal bile edemezdi sanırım. Bu diyaloglardan en akılda kalıcı olansa şu paragraftı ve yine altını çizdiklerimdendi.” İslam’da Allah’la kul arasına değil hoca, hiç bir şey giremez. Allah’la insan arasına giren her şey şirk sayılıyor. Mal, evlat bile! Böyle şeylerden kurtulmak için dua var. ”Tüm bunlardan Allah’a sığındım” demen ve duaları okuman yeterli. Unutma, Allah sana şah damarından bile yakın. Etrafında 3 milyon boyutlu bir kamerayla senin en iç hislerine kadar gözlemliyor ve biliyor. Kıyamet günü de bunları sana gösterecek.” (syf.339)
    Nitekim Naciye artık İslam’a ve Müslümanlığa olan bakış açısını tamamen değiştiriyor ve İstanbul’a döndükten sonra da yaşadığı onca olaydan sonra hala daha ona hediye edilen Arapça’ dan çevrilmiş kuranı okumadığını ve artık okumasının zamanı geldiğini idrak ediyor. Okudukça aydınlanıyor ve daha çok inanıyor ki kitabın sonunda ki şu bitiş paragrafı kitabın isminin de nerden geldiğini bize daha iyi özetliyor.” Ey zamanın, ışığın, hızın sahibi Rabbim, bana da böyle bir ilim ver. Bundan önce sözüne tenezzül etmediğim için beni affet, ben sadece bilmiyordum. Ey protonların, nötronların, elektronların yaratıcısı, bundan sonra sana söz, seni yani Kur’an-ı Kerim’i en doğru bir şekilde anlayıp hayatıma uygulayacağım, senin istediğin şekilde kulluk görevimi yerine getireceğim. Ben artık bir kurtulan olmak istiyorum. Affet beni Rabbim.” (syf.366)
    Son olarak aslında hikayesinin yeni başladığını kitabın son sayfasına not düşen yazarımız sanırım devamının geleceği mesajını vermek istemiş okuyucusuna, kendi adıma sevindim bunu okuduğuma çünkü Naciye iflah olmaz bir maceraperest bir ruha sahip ve hikayesi gerçekten de okunmaya değer nitelikte!
    Sizler de ülkeler arasında mekik dokumak ve bilmedikleriniz hakkın da fikir sahibi olmak isterseniz bir göz atmanızı öneririm, zira oldukça hayalperest olan ben çok sevdim bu romanı sizin de seveceğinizi düşünüyorum. Bir dahaki kitap yorumun da görüşmek üzere esen kalın sevgili kitapsever dostlar.. :)
  • 464 syf.
    ·5 günde
    Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan ilk cümlesi en vurucu olan kitaptı. Bir de bitiş paragrafı. Olay örgüsünün bu kadar başarılı kurulmuş olması hayranlık uyandırıcı. Fransız ihtilalini, sınıflaşmayı, açgözlü ve cahil soyluları, koyun halkı öyle güzel tasvirlerle anlatmış ki. Aşk ve fedakarlık öyle güzel ki bu kitapta hatırdan hiç çıkmayacak türden.